Ana sayfa Haberler Dünya

Katar Krizi bağlamında Türkiye’nin Arap politikası…

2003 yılında yayınlama imkanı bulduğum “Çöldeki Osmanlı” isimli kitabım hakkında fazla yorum yapana rastlamadım. Sadece yandaş yazarlardan birisinin, “380 Sayfa Arap Düşmanlığı” başlıklı bir tenkit yazısını okumuştum “Gerçek Hayat” isimli haftalık yayında.

Genç yazar beni tarih bilmemekle, körü körüne Arap düşmanlığı yapmakla ve Suriye ile nasıl can ciğer kuzu sarması olduğumuzu bile göremeyecek kadar gündemden uzak kalmakla, ümmetin birliğini istememekle itham ediyordu yazısında. Suriye, Mısır, Irak, Libya vs. ülkelerle olan ilişkilerimizin bugün geldiği noktadan sonra bu genç adam hâlâ aynı görüşte midir bilmem. Ancak zamanın beni haklı çıkardığını sanırım o da kabul edecektir.

ABD’nin güdümündeki Arap ülkelerinin, küçücük bir körfez ülkesi olan Katar’a karşı yaptırımlara kalkışması üzerine, hükümetimizin Katar’a destek olacağını ve asker göndereceğini açıklaması üzerine epeyce bir görüş alışverişinde bulunduk sosyal medya arkadaşlarımızla.

Bize göre; eğer bu gerçekleşirse, yani hükümet, Lübnan ve Suriye’den sonra Katar’a da asker gönderirse, bu demektir ki; Mehmetçik bundan tam bir asır önce arkasında acıklı hikayeler bırakarak çekildiği Arap çölüne tekrar dönüyor/döndürülüyor!

Medyada, Türkiye’nin, Katar’ın Türkiye’de yapmış olduğu yatırımların karşılığında bu ülkeye asker göndereceğine ilişkin yorumlar ve yazılar var. Eğer böyle ise ünlü spekülatör George Soros’un tespiti doğrulanmış olacaktır. Çünkü bu herif, bizim için “sizin en iyi ihraç malınız askerinizdir” demiştir bir zamanlar. Evet, eğer ülkemizin çıkarları söz konusu ise, Katar’a da, başka ülkelere de asker gönderebiliriz. Ancak bunu, başka ülkeler istedikleri için değil, kendimiz istediğimiz için ve kendi ülkemizin milletlerarası çıkarları için yapmalıyız. Peki, bizim Katar’a asker göndermemizde bir çıkarımız var mıdır? Doğrusu ben bilmiyorum. Peki, Katar’ın kaymağını bize yedirirler mi? Hiç ihtimal vermiyorum! En başta halkı Arap olan Katar buna yanaşmaz. Çünkü Arap, sırtına binmediği deveye ot bile vermez! Katar buna razı olsa bile emperyalist güçler buna izin vermez ki; vermeyecekleri de zaten belli olmuş durumdadır.

Anlıyoruz ki; Trump’ın bütün derdi Katar’a ve Suudi Arabistan’a silah satmakmış. İlk ziyaretini Suudi Arabistan’a yapan ve Amerikan silah lobisinin adamı olan Başkan D.Trump, Suudi Kralı’na 110 milyar dolarlık silah sattıktan sonra aynı şeyi körfezdeki küçük emirliklere de yapmak istedi. Katar razı gelmeyince, hemen bir gözdağı, arkasından Katar’a 12 milyar dolar karşılığında 36 adet F-15 savaş uçağı sattı, ortalık süt liman oldu. ABD şu anda katar açıklarına iki adet savaş gemisi gönderiyor; Katar ile birlikte ortak tatbikat yapacaklarmış! Demek ki; Katar mecburen yanaştı ABD’ye ve Suudi Arabistan liderliğindeki Katar karşıtı Arap koalisyonuna. Şu halde ABD’nin son bir ayda körfez ülkelerine satmış olduğu 122 milyar dolarlık silahın hedefinde kim var? Olsa olsa İran vardır değil mi? İran Dışişleri Bakanı Cevat Zarif’in apar topar Ankara’ya gelmesinin altında yatan sebep de bu mudur acaba? Bilmiyoruz. Onu bilse bilse büyüklerimiz bilir; biz nereden bilelim…

O değil de Türkiye’nin, bölgede iki müttefiki vardı. Bunlardan birisi Suudi Arabistan, birisi de Katar. Suudi Arabistan, Katar’a karşı ABD’nin yanında, Türkiye ise Katar’ın yanında yer aldıklarına göre, Türkiye Suudi Arabistan’la da mı ters düştü yoksa? Mısır da Suudi Arabistan ile birlikte hareket ettiğine göre; Suudi Kralı, Mısır’ın darbeci lideri El-Sisi’yi, bizimkilere tercih mi etmiş oluyor şimdi? E Katar ile ABD 12 milyar dolarlık silah anlaşması yaptıklarına ve ortak tatbikat yapma kararı aldıklarına göre; Türkiye şimdi büsbütün yalnız mı kalmış oldu? Meşhur “Onurlu yalnızlık” politikası yine mi devrede? Peki, böyle bir ortamda biz Katar’a nasıl asker göndereceğiz ve orada nasıl askeri üs kuracağız? Üstelik ABD’nin en büyük askeri üslerinden birisi bu ülkede iken? Yarın öbürgün ikinci bir çuval hadisesi de Katar’da yaşanırsa ne olacak; bunları hiç hesap ediyor muyuz biz?

Zeytindağı’ndan Karaçok Dağına Savrulan Mehmetçik!

 Yukarıda dedik ki; “Türk askerinin, Suriye’den sonra Katar’a da gönderilmesi demek, Mehmetçiğin bundan tam bir asır önce arkasında acı ve acıklı hatıralar bırakarak geldiği Arap çölüne tekrar dönmesi demektir.” 

Falih Rıfkı Atay, bu durumu şöyle dile getirir Zeytindağı isimli ünlü eserinde:

“Yarın, öbür gün, Arap çeteleri ile sarılacaksınız, Peygamberin torunları, Ravza’nın yeşil kubbesine kurşun atacaklar. İstanbul elden gidiyormuş gibi telâşlanarak, size Anadolu’nun bağrından Türk yavruları göndereceğiz. Siz, Peygamber torunlarının ateş ve açlık çemberi içinde, bir hurma kurusu bulamayıp deriniz iskeletinize yapışmış ölürken, Anadolu çocukları iskorpitten(*) çürüyüp düşen ağızlarının yaraları içinde kavrulmuş çekirge çiğnemeye çalışarak(**), Fatma’nın, Ebubekir’in, Ömer’in ve Muhammed’in sandukalarını savunacaklar. Ta, Şam’a kadar üç gün üç gece süren demiryolunun iki tarafını Anadolu Türkleriyle kuşatacağız. Arap kesesine Anadolu altını ve Arap kursağına Anadolu’nun rızkını akıtacağız. Şaka değil, İslâm emperyalizmi yapıyoruz. Arap cenbiyeleriyle(***) bağırsakları deşilerek, etleri çöl güneşinden kavrulmuş olanlar!…”(1)

Hiç kimse kusura bakmasın ve “Hz. Peygamber de Arap’tır” safsatasıyla(2), Arapları aklamaya, paklamaya çalışmasın; okuduğum onca eserden ve yaptığım onca araştırmadan sonra şu kanaate vardım ki; riyakârlık, ikiyüzlülük ve menfaatperestlik Arapların karakterlerinde vardır. Bu sebeple sakın Araba arkanızı dönmeyin; hançerlenirsiniz! Çünkü Arap’ın en çok sevdiği iki şey vardır; para ve güç! Bunlar kimde ise Arap onun yanında yer alır. Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz altını Osmanlı altınına galebe çaldığı için Araplar İngilizlerin yanında yer almış ve Osmanlıyı arkadan vurmuştur.

Daha iki gün öncesine kadar, Katar’ı vurma tehdidi savuran ABD’nin, müttefikimiz olan Katar ile 12 milyar dolarlık silah anlaşması yapıp, Doha’ya iki savaş gemisi gönderiyor olması ve Katar ile ortak tatbikat yapacaklarını açıklamış olması, benim Arapların karakterleri ve seciyeleri hakkındaki kanaatimi daha da pekiştirmiş bulunmaktadır. Özetle; bu adamlara asla güvenilmez, asla ittifak kurulmaz, asla birlikte yola çıkılmaz. Çünkü satarlar! Çünkü Arapların en iyi bildikleri şey alıp satmaktır, yani ticaret. Cahiliye döneminden beri bu, böyledir. Araplarla yiyin için, alıp satın, ancak asla dostluk kurmayın; yürütemezsiniz.

Falih Rıfkı Atay Anlatıyor 

Bugün ısrarla ittifak kurmaya çalıştığımız ve ölen kralları için ulusal yas ilan ederek bayrağımızı yarıya indirdiğimiz Suudiler başta olmak üzere, bölgedeki Arapların karakterlerini ve bize karşı bakış açılarını isterseniz bir de Birinci Cihan Harbi yıllarında Şam’da konuşlu 4. Osmanlı Ordusu’nda yedek subay olarak askerlik yapmakla ve Ordu Kumandanı Cemal Paşa’nın karargahında bulunmakla, uzunca bir süre onların içinde yaşayan ve kendilerini yakından gözlemleyen Falih Rıfkı Atay’dan dinleyelim:

“Arabistan ve Irak çöllerinde yarı bağımsız şeyhlikler ve emirlikler olduğunu bilirsiniz. Bunlar, oturulan toprakla deniz arasındaki boşlukta hüküm süren devlet taslaklarıdır. Şeyh ve emirlere denizden İngiliz altını ve karadan Osmanlı altını gider. Gelir kaynaklarından biri de, gazve denilen dinleştirilmiş baskın ve yağmalardır. Suriye ve Hicaz tabloları arasında bu çadır devletlerden birinin hikâyesini anlatmalıyım:

Bu, bir emirliktir. Emirin ismi Suud’dur. Yukarı Necd’de oturur. Payitahtı Hail’dir. Sultan Hamid zamanından beri İstanbul’da Reşit Paşa isminde bir elçisi bile vardı. Büyük Harp başladığı zaman, hemen hemen yüz yıldan beri bağımsız idiler. İçlerinde 20 yıl, 24 yıl, 27 yıl hüküm sürmüş Emirler sayılabilir. Emirin siyasi vazifesi, İbnussuud’u gücendirmemek, Hicaz şeriflerinden hediye almak, Osmanlı hazinesinden altın çekmektir. Hail, beş, altı bin kişilik bir kasabadır. Etraftaki hurmalıklarda oturan taşralı halkın yekûnu da dört, beş bin kişiyi bulur. Emirliğin hazar kuvveti on yedi yaşından elli yaşına kadar kadınlı, erkekli bin kişidir. İçlerinden altı yüz kadarının eli silâh tutar, ötekiler kahvecilik, seyislik gibi hizmetlere bakarlar.

Sefer kuvveti her zaman değişir: Bedeviler, Hail’e yakın ve toplu mudurlar, yoksa uzakta mıdırlar? Düşman kabileleri yakında mı, uzakta mıdır? Emirin gazvesi menfaatlerine uygun mudur, değil midir? Eğer kuzey ve orta Necd’de gazve yapılacaksa, Emir üç bin kadar silâh bulabilir. Eğer Taif ve Mekke gibi aykırı ve yabancı yerlere gidilecekse, bedevilerin birçoğunu yerlerinden kımıldatmak imkânsızdır. Bedevi, gerideki yurdunu on beş günden fazla boş bırakmak istemez. Baskın, vurgun, yağma, hepsi kısa bir zamanda bitmeli, herkes payını alıp çadırcığına çekilmelidir.(3)

Emirin bayrağı altında toplananlar şunu da soruştururlar: Birtakım aşiretler vardır ki, Haillileri gördükleri zaman kaçarlar, mallarını bırakırlar. O zaman gazve deve, koyun ve çadır toplayıp sürmekten ibaret kolay bir iştir. Eğer hedef sert bir kabile ise bayrağın etrafında kalabalık az olur. Hail’de halk üç sınıftır: Asiller, melezler, köleler! Asil olanlar dışarıya kız verip almazlar, bunlar için sanat sahibi olmak ayıptır. Melezler, ak kadınlarla kölelerden çıkmış olanlardır. Kalaycılık, kasaplık, terlikçilik gibi sanatlar melezlerin elindedir. Köleler alınıp satılan zencilerdir.

Hükümet, kadı dedikleri bir şeyhten ibarettir. Nikâh, miras, katil, hırsızlık gibi, vakalar ona verilecek rüşvetlerle hallolunur. Aşiretlerin bulunduğu çöllerin içine henüz paradan büyük Allah girmemişti! Para uğruna yapılan her şey, Allah uğruna yapılmış gibidir.

Emir, genç ve iyi bir adamdı. Fakat bir yandan büyük anası Fatma’nın, öte yandan Reşit Paşanın telkini altında idi. Fatma, Necid Katerinası diye şöhret bulmuştur. Sevmediği bir adamı parça parça kestirerek köpeklere yediren kadındır.

Hicaz isyanı oluncaya kadar biz bu Emire ve adamlarına uslu dursunlar diye para veriyorduk. İsyan olduktan sonra Hicaz tahtına gelsinler, hattı tutsunlar ve Şerif kuvvetlerini sıksınlar diye altın yolladık. Bütün altınlarımızı birkaç kişi aralarında paylaşıp aylar ayı yola çıkmadılar. Emir partisinin hem İngilizler, hem şerifler, hem de Osmanlılarla hoş geçinmekten, sonunda kim kazanırsa onun hissesinden mahrum kalmamaktan başka tasaları yoktu. Kervan kervan silâhlarımızın ve altınlarımızın çölden getirdiği ses, duadan, vaatten ve mazeretten ibaretti.

Emir ve adamları bir defa Medayin’e uğrar gibi oldular. Yemeklerimizi yiyip yeni altınlarımızı aldıktan sonra, yine dağıldılar. Önümüzdeki vesikalardan yalnız birinde Emirin şahsına verilmiş yedi bin altının kaydını görüyorum. Reşit Paşanın Emire yazdığı bir mektubun şu satırlarını okuyorum: ‘Hükümet bana yeniden para verdi. Fakat bu sefer sizi mutlak hareket ettirmekliğimi istiyor. Ben oraya gelmeden, siz kendinize zekât vermediğini ileri sürerek bir kabilenin üstüne yürüyünüz. Ben sizi seferde bulmuş olayım. Eğer hükümet bana dediği gibi Mekke üzerine gidip de şehre girecek olursa, biz de hemen arkasından yetişiriz. Eğer hareket etmezse, ne yapalım, henüz seferdeyiz, derim. ‘(4)

Biz Emire top da yollamıştık. Kumandanı İkinci Mülâzım Osman Bey’di. Aşiret, Medayin’e doğru yürüyüş gösterdiği zaman, bir vâdide ateşe uğradı: Bizimkiler 1000, karşı taraf 30 kişi kaldılardı. Daha birkaç kişi yaralanınca, hepsi kaçmaya başladılar. Osman Bey’e de:

-Topunu bırak, gel! diyorlardı.

-O benim namusumdur, bırakamam. Ne diye kaçıyorsunuz? diyordu.

Boş yere bağırdı, çağırdı. Karşı taraf üstüne üşüşüp kurşun ve cenbiye (belin yan tarafına asılan ağzı eğri bir tür Arap bıçağı veya kaması) ile Türk çocuğunu parçaladılar. Silâhlar, toplar, altınlar, develer ve erzak, hepsini, hepsini verdik. Ve bütün bu seferden bize yine ve yalnız Türk çocuğunun isimsiz, nişansız, mezarından başka bir şey kalmadı. Türk topuna sarılmış olarak parçalanan Osman, 333 senesi Haziran’ının üçüncü günü ölüp gitmiştir.”(5)

İşte size Arapların karakteristik özellikleri. Biz işte bugün bu insanların torunlarıyla ittifak ve birlik arayışındayız. Şu bir gerçektir ki; Arapların ne geleneklerinde, ne de karakterlerinde hiçbir değişiklik olmamıştır. Değişen şey sadece, devenin yerini Jumbojet türü yolcu uçaklarının, kılıç ve hançerin yerini milyon dolarlık F-15 ve F-16’ların, çadırların yerini ise dünyanın en yüksek gökdelenlerinin ve lüks otellerin almış olmasıdır. Kafa aynı kafa, zihniyet aynı zihniyet, ahlak yine aynı ahlaktır. Din mi? Orasını ne siz sorun, ne ben söyleyeyim! Arapların dini nasıl algıladıkları, uluslararası terör örgütlerinin eylemlerinden de anlaşılmıyor mu? El-Kaide, DAEŞ, El-Şabab, Boko Haram, İhvan, Hizbullah gibi hareketler, hatta Taliban hareketi bile Arapların din yorumlarından beslenen hareketlerdir. Bırakın Osmanlı döneminde yaşananları, Araplara bulaşmanın, onlara yaklaşmanın başımıza neler getirdiğini, son birkaç yıldır yaşananlardan da mı anlayamıyoruz biz? 3 küsur milyon Suriyeli için son birkaç yılda yaptığımız masraf 25-30 milyar doları aşmış, ülkemiz adeta Suriyelilerin istilasına uğramış durumda. Bunun İslam kardeşliği ile uzaktan yakından alakası yoktur; bunlar tamamıyla yanlış dış politikaların ürünüdür efendiler…

__________

* İskorpit: C vitamini eksikliğinden ileri gelen ve dermansızlık, zayıflık ve diş etlerinin iltihabı gibi belirtilerle kendini gösteren hastalık.

** Medine Müdafii Ömer Türkkan Paşa, gıda ve iaşe yetersizliği sebebiyle, askere çekirge toplatarak onları kızartmak ve salata yapmak suretiyle Mehmetçiğe yedirmiştir. Bu sebeple Mehmetçiğin ağzında İskorpit denilen yaralar açılmıştır!

*** Cenbiye: Bir tür eğri Arap bıçağı, hançer. Urban denilen başı bozuk bedevi Araplar, çöllerle yakaladıkları Mehmetçiklere saldırmış ve cenbiyeleriyle onların karınlarını deşmekten geri durmamışlardır.

Irak’ta dinlediğim bir hikayeye göre; bedeviler, Osmanlı askerlerinin midelerinde altın sakladıklarını düşünerek bile onları öldürmekten geri durmamışlardır.

1- Bkz. Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı, MEB Yayını, Ankara, 2001, s.112.

2- Hz. Peygamber’in aslen Arap olmadığı ve onun mensubu bulunduğu Kureyş Kabilesinin, kuzeyden, yani Mezopotomya taraflarından gelerek Mekke’ye yerleştikleri ve sonradan Araplaştıkları bugün Arap müellifleri tarafından da kabul edilen bilimsel bir gerçektir. Arapların asıl ataları olan Kâhtaniler ise güneyden, yani Yemen taraflarından gelerek Hicaz ve Necid bölgelerine yerleşmişlerdir.

3- Falih Rıfkı Atay’ın Araplar hakkındaki bu kanaati, Kur’an’ın tarifiyle de birebir örtüşmektedir. Bkz. Ahzâb Sûresi 33/20.

4- F.R.Atay’ın kitabından, Reşit Paşa’nın kim olduğu pek anlaşılmıyor. Bu isim, muhtemelen o dönemde Hail bölgesinde egemen olan ve Osmanlı hükümeti ile iyi ilişkiler içinde bulunan İbn Reşid olmalıdır. Zira böyle hainane ve ikiyüzlü bir mektup, ancak bir Araba yakışır. Bilmeyenler için söyleyelim; Birinci Cihan Harbi yıllarında Arap yarımadasının batısındaki Hicaz Bölgesi’nde Mekke Emiri sıfatıyla Şerif Hüseyin ve oğulları, Orta bölgesindeki Necid’te şimdiki Suudilerin atası olan İbn-i Suud, Orta Kuzey Bölgesi olan Hail’de İbn-i Reşid, Güney Batısı’nda Yemen sınırına doğru olan Asir Bölgesi’nde Seyid İdris ve Yemen’de de İmam Yahya egemendir. İbn-i Reşid ve İmam Yahya, uzunca bir zaman hilafet merkezi olan İstanbul’a bağlı kalmışlardır. İbn-i Suud sözüm ona tarafsız kalmış, Şerif Hüseyin ve Seyid İdris ise Osmanlı’ya karşı, İngilizlerle işbirliği yaparak ayaklanmışlardır. Ancak görülüyor ki; İbn-i Reşit ve İbn-i Suud da ikili oynamaktadırlar.

5-Falih Rıfkı Atay, age, s. 99-102.

 

 

 

 

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here