Ana sayfa Haberler Dünya

DELİ KIZIN ÇEYİZİ

 

Hüseyin MÜMTAZ

Ortasını bir türlü bulamıyoruz, ya “Deli Kızın Çeyizi” yahut “Delikli Peynir Modeli”.

Bir kere daha ve bilmem kaçıncı defa yine bir “Kıbrıs Haftası”na giriyoruz. Körüklenen ve yaratılmak istenilen havaya bakarsanız neredeyse bir “Üçüncü Harekât”.

Son 24 saat içinde hava her anlamda biraz “bozuldu”.

Önce İstanbul’daki kar fırtınası yüzünden Akıncı ve “heyeti”nin gidişi ertelendi; sonra ve neredeyse eş zamanlı olarak Erdoğan’ın Cenevre’ye gitmeyeceği duyumları “Rumlar tarafından” dillendirildi.

Erdoğan’ın, konuyla doğrudan ilgili BM Genel Sekreteri ve İngiltere başbakanı ile yaptığı telefon görüşmeleri de, (eğer bir son dakika diplomasi manevrası değilse) bu kanıyı güçlendirdi.

Artık bilgiç bilgiç ahkâm kesilecek saatlerde değiliz. Hakem başlama düdüğünü çalmak üzere.

İki ilginç ve orijinal görüşü paylaşalım bu yazıda, kararı siz verin.

İlber Ortaylı;

“Etnik kökeni çok belli olan ve tevsik edilen tek Türk unsur Kıbrıslılar. Buna göre doğrudan doğruya Toros Dağları’ndan indirilme göçebe Türkmenlersiniz, bu çok açık bir şey. Başka hiçbir tarifi yok. Bu etnik kökeniyle iftihar eden insanlar ki edilecek bir gruptur olabilir, olmayabilir. Ama coğrafya ve tarih bizim tayin edebileceğimiz bir platform değildir. Kıbrıs’a yerleştirilen Türkmenler gayet başı dik. Çukurova’ya yerleştirilirken de kavga ediyorlardı. Kendi bildiklerinden şaşmayan, oldukça da Ortodoks İslam anlayışından uzakta, bizim atalarımızın inanç ve yaşayışına yakın… Zaten bugünkü Kıbrıslılar’ın da laik bir toplum olması Voltair okumalarından değil doğrudan doğruya dedelerinin huyunu suyunu devam ettirmelerinden ileri gelir”…

“Bazı şeyleri çok iyi anlamının zamanı gelmiştir. Kıbrıs olmadığı takdirde Türkiye boğulur çünkü stratejik önemi devam eden bir yerdir. İnsanlar burnunuzun dibinde İsrail ile bir arada petrol arıyorlarsa biraz uyanmanızı rica ederim. Bu çok önemli bir şeydir”…

“İnsanlar sizin burnunuzun dibinde, Rusya Suriye’ye yerleşiyorsa biraz uyanmanızı rica ederim. Rusya bir kara devletidir, denizcilik tarihi 3 asrı geçmez. Kendine göre eksikleri var o alanda ama unutmayalım nükleer bir deniz gücüdür. Her halde İngiltere gelip de Doğu Akdeniz’de bir takım yerlere yerleşmiş en başta Kıbrıs’ta üsler almışken Amerika koca donanmasını oralarda gezdirirken, Almanlar bile nereden akıllarına geldiyse oralara yerleşmek istiyorlarsa Rusya’da kendine bir yer arayacak. Hal böyleyken bazı insanların Kıbrıs’a masraf kapısı diye bakması şaşılacak bir şey, enteresan bir şey. Bunu anlamanın hiçbir imkânı yok. Nereyi masraf kapısı olarak görüyorsunuz. Acaba Türkiye’de her hangi bir yere verdiğimiz sübvansiyonlardan daha mı az miktarda Ne kadar aptal yerlere para sarf ettiğimizi biliyor muyuz Dağları taşları istemeyen üniversitelerle donattık. Ödediğimiz cehalet vergisinin miktarı arşı alaya ulaşmış vaziyette. Bir takım yerlere fabrikalar açmışız. Bunlarla, bu iş acaba tartışma konusu yapılabilir mi?

Verdiklerimizi, yaptıklarımızı hesaba katmak zorundayız. Öyle büyük annesinin çeyiz sandığını dağıtan deli kız gibi hareket edemeyiz”.

http://odatv.com/onemli-isimler-bu-konferansta-bulustu-0601171200.html

Vamık Volkan;

“Kıbrıs Türkleri 1963’ten 1974’e kadar adanın sadece yüzde 3’ünü kaplayan kuşatılmış bölgelerde yaşadı. Dışarı çıkma olanakları yoktu… Türk askerinin adaya gelmesiyle Kıbrıs ikiye bölündü. Türkler özgürlüğe kavuştu. Fakat kurdukları devleti Türkiye dışında kimse tanımadı. Sembolik olarak ‘gizli kuşaltılmışlık’ devam etti, hâlâ ediyor.  Türkiye dışında her ülke tarafından on yıllarca ikinci sınıf insanlar olarak algılanan toplum yoktur. Bu dönemde birçok Kıbrıs Türkü zengin oldu. Köşkler yapıldı, üniversiteler, kumarhaneler açıldı. Ama yüzeydeki değişiklikler hâlâ sembolik olarak kuşaltılmış bir bölgede yaşandı… 

Sorunun kaynağı, iki toplumun ayrı büyük grup kimlikleri ve ada dışında bu kimliklere sahip devletlerin bulunuşu. Türkler ve Yunanlar arasındaki 1820’lerde başlayan tarihi ayrılma süreci Kıbrıs’ta büyük trajedilerle devam etti. Onlar da fiziksel olarak ayrıldı. Kıbrıslı Türklerin kendilerini Türkiye’deki Türklerin uzantısı olarak görmeleri ve Rumların kendilerini Yunanlar gibi Elen hissetmeleri doğal şeyler…

30 yıldır Amerika ve Avrupa bir ‘Kıbrıslı’ milleti ortaya çıkarmaya çalışıyor. Büyük paralar harcandı, propagandalar yapıldı. Ne büyük bir hezeyan! Kıbrıslı Rumlar görünüşte ‘Kıbrıslı’ olmayı kabul etti çünkü çoğunluktalar. ‘Kıbrıslı millet’ bir ‘Yunan milleti’ olacaktı. Böyle girişimler ikinci sınıf insan olmaktan bıkan ve kendilerine öz sevgi verecek bir büyük grup kimliği arayan Kıbrıslı Türkleri konfüzyona (karışıklık) soktu. Bazı kişiler kendilerini Kıbrıslı Türk, ötekiler Türk Kıbrıslı, diğerleri Kıbrıslı ve daha başkaları ‘hiçbir şey’ olarak algılamaya başladı. Annan planını kabul etmelerinin psikolojik nedeni bu konfüzyondan kurtulma umuduydu. Plana ‘Evet’ dediler ama istedikleri şeyler olmadı. Kimlik konfüzyonu daha da arttı. Sonunda başına geleni protesto etmek için çoğunluk Eroğlu’nun partisine döndü…

Kendi işlerimizi düzeltmeden çözemeyiz. 1974’teki Kıbrıs Türklerinin ve Türkiye’deki Türklerin coşkun heyecanını hatırlamak için o günkü gazetelere bakınız. 1974’ten sonra bu heyecan kaybolmaya başladı. Kıbrıslı Türkler Türkiyeli Türkler tarafından aşağılandıklarını hissederken Türkiyeli Türkler Kıbrıslı Türkleri yük gibi görmeye başladı.

Kesin bir gerçek var: Kuzey Kıbrıs, Türkiye’siz büyük girişimlerde  bulunamaz. Bu gerçek Kuzey Kıbrıs’ın psikolojik olarak bir ‘Yavru Vatan’ olarak kalmasını zorluyor. Mesele bu ‘Yavru Vatanı’ büyütmek ve özsevgisini genişletmek.

Derinden incelemeden, Türkiye’den gelip yerleşen on binlerce kişiyi düşünmeden Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye’yi sömürdüğünü yazanlar bile var. Kendi kendimize bakmak için bölgeyi iyi bilen, mesela Kuzey Kıbrıs eski Dışişleri Bakanı ve halkın güvendiği sayın Kenan Atakol gibi kişilerden oluşan bir ekip Türkiye’de Kıbrıs işlerine bakacak bir grupla buluşup Kıbrıs Türklerinin özsevgisini artıracak stratejiler geliştirebilirler. Bu stratejiler hükümet sorumlularıyla paylaşılabilinir.

Kuzey Kıbrıs’ta doğayı kirletmek, yollara çöp atmak ‘Gizli kuşatılmışlık’ psikolojisinin sonucu. Burayı fiziksel olarak temizlemek, adaletini geliştirmek, otellerde Kıbrıslı ve Türkiyeli Türkleri beraber çalıştırmak, Türk siyasetçilerinin Kıbrıslı sorumluları aşağılayacak şeyler söylemelerini önlemek için ‘reçeteler’ hazırlanabilir…

(Rumlarla Türkler arasında. HM) Senelerdir aralarında kanlı meseleler çıkmadı. Bu onların birbirlerini kardeş gibi seveceklerini göstermiyor ama Türkiye ve Yunanistan gibi iki halkın yan yana yaşabileceklerine işaret ediyor.

Ben ‘delikli peynirden yapılacak’ bir hudut tavsiye ediyorum.  Gündüzleri deliklerden geçip birbirlerini ziyaret etsinler, bazen beraber çalışsınlar, fakat güneş battıktan sonra kendilerine ait yerlere gitsinler. Bu grup kimliklerini korumak ve öz sevgiyi artırmak için gerekli. ‘Delikli Peynir’ modelinin en iyisi iki resmi devletin barış içinde yan yana yaşaması.

Tek bir devlet için baskılar var. ‘Delikli peynir’ bir federasyon olarak düşünülürse, çeşitli federasyonlar olduklarını unutmayalım. Eşitlik kaybolursa ada Yunan adası olur. Yüz veya iki yüz sene sonra Türkler “Neden kendi kendimizi korumadık?” diye üzüntüyle geri bakar”.

http://www.milliyet.com.tr/delikli-peynir-modeli-siyaset-1196100/

Akıncı ve “heyet”i umarım benden önce Ortaylı ve Volkan’ı okumuşlardır.

Hava muhalefeti aşılıp Cenevre’ye gidilirse; Rumlar masaya bayrak koyarsa/koymazsa; masa şu veya bu şekilde devrilmeden ortada kalırsa; 11’inde haritalar sunulursa; haritalarda Güzelyurt, Karpaz, Kormacit, Maraş Rumların-Monarga, Dillirga Kantonları Türklerin olursa/olmazsa…

Neler olur acaba?

Siz hangi modeli yeğlerdiniz? Deli Kızın Çeyizini mi, Delikli Peyniri mi?

Ama “Deli Kız” kim, delikli peyniri kemiren “fare” kim olacak?

“Heyet” herhalde bu ufak kıyağımı unutmaz. 8 Ocak 2017