Ana sayfa Haberler Dünya

KIBRIS’TA MALLAR, CANLAR VE YONGALAR

IMG-20150920-WA0003

 

KIBRIS’TA MALLAR, CANLAR VE YONGALAR

HÜSEYİN MÜMTAZ

 

Kıbrıs’a bu sefer hiç istemediğim bir mevsimde gittim, “mecburiyetten”.

Dışarısı 40 derece, içerisi klima fırtınası. Dışarıda dolaşamıyorsun, içeride oturamıyorsun.

Geceleri…..nefes alamıyorsun.

Ve ille de Namık Kemal’in “sivrisinekleri ve dedikoduları”..

Ama doğrusu o bizim kırk yılık kahveyi en güzel Kıbrıs’ta “içiyorsun”..

Kıbrıs’ta kahve dört ilâ altı vakit içilir. Dönülür gene içilir. Hayrettir yerliler “çoğunlukla” Türkiye’nin “Mehmet Efendi”sini, “diğerleri” ise tam tersi Kıbrıs’ın “Con”unu içer.

(Ama geçmişte Pile’de Rum kahveciye “Türk kahvesi” yaptıran inatçı ve “herşeye karşı” bir Kıbrıs Türkü dostum geçen hafta “bir büyüğü” ziyarette hürmetinden “Con” içeceğini söyleyememişti de biz de çektiği eziyete bıyık altından gülmüştük).

Girne’de kaldım.

Limanında, limanın arka sokaklarında dolaştım.

Yürüyüş güzergâhını Antik Liman çevresinden kuzeye doğru genişletince…

…İçin acıyor, üzülüyorsun.

Daha dokuz ay önceki “yasemin kokulu tek katlı evli” Girne sokağının yerinde yeller, “bardon” beş katlı apartmanlar esiyor/yükseliyor.

Bahçe kalmıyor, yasemin kalmıyor, ortada Girne kalmıyor..

http://www.turkishnews.com/tr/content/2015/01/26/tek-katli-yasemin-evler/

Girne hızla geçmişini unutuyor.

Girne Belediye Başkanı’na selam olsun..

Ercan’dan Lefkoşa yoluna dönünce bir süre sonra dört tane minare görüyorsunuz.. Kıbrıs’ın “en büyük” camisi olacakmış.. Adı da “Hala Sultan” olacakmış.

Larnaka’da, “Rum”eli’nde bırakılan asıl Hala Sultan’dan ümidin tamamen kesildiği düşünülüyor ki, kuzeye “hâtırası” naklediliyor, “bununla idare edin” deniliyor.

“En büyük” de “ufak” bir yanlış yapılıyor..

Edirne’ye, Selimiye’nin inşa edildiği yıllarda üç giriş varmış; kuzeyden Kırklareli, batıdan Sırpsındığı (Şimdiki Kapıkule istikameti) ve doğudan İstanbul.. 4 minareli Selimiye, üç yolun hangisinden gelirseniz gelin 3 minareli görülürmüş.. (70’li yıllarda bir onarımda külâhlardan birinin onarımı düzgün yapılamayınca şimdi yine 3 minare ama 4 külâh görülüyor.)

Keşke Kıbrıs’ın “en büyük” camisinde de Magosa-Lefkoşa ve Girne-Dağyolu’ndan bakılınca “3 minare” görülebilseydi!..

Girne’de yine yaşlı İngilizler Belediye’nin arkasında, sabahın onunda kanlı domuz bifteğinin üstüne yumurta kırdırıp testi misali bardaklarda bira içiyor, kolesterol filan dinlemiyorlar.

Yine Girne’ye Türkiye gazeteleri bir gün sonra geliyor ama İngiliz gazeteleri “günlük” bulunabiliyor.

Yine yerli/Türkiyeli gazetelere 2.5 Tl. ödüyorsunuz..

Kıbrıs’a yağmur zor yağıyor.

Benim ayrıldığım saatlerde başlamış yağmur ve her tarafı seller basmış, hatlara yıldırım isabet ettiği için de elektrikler kesilmiş.

Yahu bu yıldırım neden Türkiye’de hatlara isabet etmez de her seferinde hep KIBTEK’i bulur?

Sahi “birleşince”, KIBTEK ve KTÖS-KTAMS’ın halihazırdaki “hükümet üstü” egemenlikleri devam edebilecek mi?

Her çorbaya maydanoz yerli “AGEL” üyeleri bunu da bir zahmet açıklayıverseler ya.

Adaya indiğim geçen pazartesi okullar yeni açılmıştı ve bir ilkokulda 17 öğretmen, “müdür tarafından yapılan görevlendirmeyi beğenmedikleri için” okula gitmemişlerdi.

Sendikaya göre grev kararı almamışlardı, sivil itaatsizlik eylemi mevcuttu ve Müdür’ün görev yeri değiştirilmeliydi.

Milli Eğitim Bakanı “çok sert” çıktı, “bakanlar kuruluna danışıp, desteğini aldıktan sonra” Müdürü ve 7 öğretmeni görevden alarak “problemi çözdü”.

Sendikanın istediği zaten o değil miydi?

Görevden “alınan” müdür ve öğretmenler ise yeni tayin edildikleri “100 metre ötedeki” yeni okullarında, yazılı kağıt ellerine ulaşmadığı için göreve gitmediler..

Demokrasi?

Yine ben oradayken “ABD Avrupa ve Avrasya ile ilişkilerden sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı” Victoria Nuland her iki liderle de görüştükten sonra “Kıbrıslı bir süreç olsun” açıklamasını yaptı.

“Herşeye karşı” dostum, “Neden çözümü her iki taraftaki Rumlar istiyor?” deyiverdi.

Türkiye’deki her seçimden önce yeni bir albüm çıkarmayı âdet edinmiş Livaneli bu sefer “ara bölge”de Maria Faranduri ile düet yaptı. “Ne böyle sınır olsun, ne böyle düşmanlıklar” dedi.

Türkiye’deki alt kimliklere/bölgesel farklılıklara pek meraklı Livaneli neden Kıbrıs’ta sınır istemiyor acaba?

“kıprıslırumlar/kıprıslıtürkler” sınıflandırmasına da yeni bir yorum getirildi, “Rumca konuşan Kıbrıslılar/Türkçe konuşan Kıbrıslılar” bileşimi cezvede kaynatılmaya başlandı, Ahmet Tolgay da dedi ki; “Bir Kıbrıslılar ırkı dayatma ütopyasıdır bu.. Güney Kıbrıs’takiler hiçbir zaman Kıbrıslılık ruhuyla hareket etmiyorlar, saf Elen ruhuyla hareket ediyorlar”.

KKTC’deki Maronitler de fırsattan istifade açıklama yaparak “Dört Maronit köyünün müzakereciler tarafından birleşik alan” ilan edilerek “bir birim halinde” Rum idaresine bağlı kalmak istediklerini ifade ettiler.

Ben de tam bu sırada Lefkeli bir İngiliz’in aslında linobambaki olduğunu öğrendim, bir yaşıma daha girdim.

Ya linobambakiler de Maronitler gibi “bir birim halinde Rum’a bağlanmak isterlerse” ne olur diye düşünmeden edemedim.

İç politika mı?

Zor yağan, yağınca da sel olup elektrik kestiren havası gibi Kıbrıs’ın..

Koalisyonun büyük ortağı CTP kıyısından köşesinden “görüşmeler”e müdahil. Zaten onlarda hakim olan kanaat; “Nasıl 1983’de Denktaş, Ulusu-Özal geçiş dönemini fırsat bilip KKTC’yi ilan ettiyse biz de Türkiye’deki çözüm-geçiş-seçim hükümeti boşluğundan yararlanıp malı götürelim düşüncesi”..

Küçük ortak UBP ise işte tam da bu süreçte “kurultay” paranoyasında.

Hükümette 5 Bakanı var, bakan olmayan vekillerin hepsi kurultayda başkan adayı.

İşte bu karmakarışık ortamda eski bir siyasetçi, “Mal-mülk durumuna gelince halkın canı yanmaya başladı” diyor.. “O senin şikâyet ettiğin yeni inşaatların sahiplerinin uykuları kaçıyor. Ben kolay kolay –evet-denileceğini sanmıyorum” diyor.

Beratlı’ya kulak verelim;

“Aslında bu işin başı taaa 1878’e kadar gider… 1913’te İngiliz adadaki vakıfların mütevellileri Kıbrıs dışında oturur, İstanbul’da yaşar; gelip malına bakmaz diyerek; zaman aşımından dolayı mülkiyet haklarını düşürmeye başlayıp, olan vakfı devletleştirdi. Kimse karşı çıkmadı… 30 yıl malına gelmeyince biri, mülkiyet hakkı düşer mi? İngiliz ‘düşer’ dedi… Başka yerde değil… Burada! 1878’de aldığı yetkiyi kullandı…   40 yıldır gelmeyene ne olacak? Hiç! ‘Koymadık gelsinler’ demeyin! Çünkü İngiliz da bizim vakıf mütevellilerini koymadıydı.

1913’te bu memleketin yasal hükümeti kim? Osmanlı… İngiliz de facto yönetim… De facto yönetimin tapusu geçer mi? İngiliz de Rum dostlarımız da söz konusu 1913 olunca ‘geçer’ deyip, o yasa dışı yönetimin verdiği tapulara ‘uluslararası hukuk’ diyorlar. Bugün de yasal yönetimi diyelim ki KC Hükümeti, ama KKTC de de facto yönetim değil mi? Peki şimdi bunun verdiği tapu neden ‘yasal’ değil? Madem de facto yönetimler tapu verebiliyor?”

Ahmet Okan’la bitirelim;

“Bayram yeri alınıp başka yere konduruldu. Hisarüstü’nden Çağlayan’a. Sonra Çağlayan Bölgesi yalnızlaştırıldı. Sonra cenazeler alındı Selimiye Camii’nden..’İyi bayramlar’ desek kaç yazar.. O şehir eviniz mi şimdi?”

Evet ne Girne eski Girne, ne Lefkoşa eski Lefkoşa!

İnsanlar başka başka yerlerde mal mülk sahibi artık..

Ve zurnanın zart sesi çıkaran son deliği de burası işte..

“Mal canın yongası” ise… kolayına “evet” çıkmayacak bu sefer..

Boğaz’dan Lefkoşa’ya inerken doğu sırtlarında ne yazıyor farkında mısınız?

Türkiye’nin çoğu köşesine koyamadığımız, olan yerlerden de kaldırdığımız “KALPAKLI ATATÜRK” ve “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!”

Burası Kıbrıs..

Ve Kıbrıs’ı işte bunun için seviyorum. 21 Eylül 2015

 

57’İNCİ ALAY HER YERDE

HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here