Ana sayfa Haberler Dünya

AYNAROZ’UN KADILARI

 

 

AYNAROZ’UN KADILARI

HÜSEYİN MÜMTAZ

 

Konuya yakınlaşmak için önce biraz ansiklopedik bilgi..

Aynoroz; Yunanistan’ın Halkidiki yarımadasından Ege denizi’ne doğru uzanan 3 dar ve uzun yarımadasının en doğuda olanıdır. En yüksek noktası adanın en güneyindeki kuş uçar kervan geçmez Aynoroz tepesidir. Nüfusun çoğunluğu rahiplerden meydana gelir ve 2.250 kişi kadardır. 20 kadar da manastır vardır. Kadınların girmesi yasaktır, nüfusun tamamı erkektir.

Madem öyle, “Hiç Aynaroz’da ‘kadı’ olur mu?”  demeyin.

Musahipzade Celal ile Muhsin Ertuğrul isterse olur..

“Aynaroz Kadısı”;  Musahipzade Celal’in 1927 yılında yazdığı 7 tabloluk komedisidir. 1938’de Muhsin Ertuğrul tarafından sinemaya da aktarılmıştır.

Oyun; Aynaroz Kadısı Yakup ile Aynaroz Başpapazı Gregoryos’un eğlenceli çekişmesini anlatır. Şeyhülislamın başkanlığındaki bir davada reşit olmamış bir Rus kızının mirasını manastırdan evvel ele geçirmeye çalışan bir Kadı’nın hileyle haklı çıkarılması hikâye edilir.

BİRİNCİ PERDE:

Zülfü Livaneli imzalı şu yazı 26.1.2003 tarihinde VATAN’da yayınlanmıştır;

Aynaroz’da Simonopetra manastırı o kadar yüksek ki şato biçimindeki binayı çepeçevre dönen balkona çıktığınız zaman nefesiniz kesiliyor.

“Aşağıda kuşların uçtuğunu, daha da aşağıda köpük köpük bir denizin kayalarda patladığını görüyorsunuz. Kuşların uçuşunu sırtlarından seyretmek çok ilginç doğrusu.

Bu manastırın görünüşü gibi rahipleri de biraz yaban. Odalarımızı gösteriyorlar ama hiç kimse konuşmuyor bizim gibi Müslüman konuklarla.

Neyse ki akşamüstü cübbesinin eteklerini savura savura gelen, güler yüzlü rahip Porfirio yetişiyor imdadımıza.

Bizleri alıp yedi kat aşağıya, kayanın içine oyulmuş kütüphaneye götürüyor. Yüz bin değerli kitap Danimarka malı ‘space saver’ denilen sistemle korunuyor. ‘Gülün Adı’ romanını hatırlamamız üzerine Umberto Eco’nun da oraya geldiğini söylüyor. Sonra bizi kutsal emanetlerin sergilendiği bölüme sokuyor.

Eski ikonalar, el yazısı İnciller derken, cam bir bölmenin ardında yeşil bir el ve Arap alfabesiyle yazılmış yazılar görüyoruz.

Bizim padişah fermanlarına benziyor. Merak etmemiz üzerine Porfirio camı açıyor, tarihi belgeye dokunuyoruz.

Çok güzel çizilmiş yeşil el, başka bir belgenin üzerine yapıştırılmış.

Bunun ne olduğunu soruyoruz: Hazreti Ömer’in Kudüs’teki Ortodokslara verdiği imtiyaz’ diyor.

‘Peki, buraya nasıl geldi?’

‘Mara Brankoviç’ diyor.

‘O da kim?’

‘Fatih Sultan Mehmet’in üvey annesi. Brankoviç inanmış bir Ortodokstu ve Fatih analığını çok severdi. Mara Brankoviç Fatih’in şehzadeliği zamanında Aynaroz başrahibine haber gönderdi, şehzadenin Ortodoks dinine karşı çok hoşgörülü olduğunu ve şimdiden şefaat dilemelerinin yerinde olacağını söyledi. Bunun üzerine başrahip Fatih’i ziyaret edip şefaat diledi. O da padişah olunca Hazreti Ömer’in belgesini üzerine yapıştırıp bir ferman verdi. Bu ferman Aynaroz’u 500 yıl korudu’.

Hikâyeyi hayretle dinliyor ve fermanı hayranlıkla seyrediyoruz             “.

İKİNCİ PERDE;

                Orhan Pamuk da aynı yıl, Ağustos 2003 tarihli KİTAP-LIK Dergisi’nde yazmış;

                “1953’deki Fethin 500.yıl törenlerine, yıllar süren hazırlıklara rağmen zamanın Cumhurbaşkanı da, Başbakan da batılı dostları ve Yunanlıları gücendirmemek için son anda katılmaktan caymıştı. Soğuk savaşın ilk yıllarında NATO üyesi Türkiye, Fetih’i dünyaya hatırlatmak istemiyordu.

                …

                (Rum tarihçi) Kritovulos Fatih’i kayırarak anlattığı (fethin) renkli tarihinde Osmanlı ordusundan söz ederken Türk demez hiç. Araplar, Farslar der”.

                ÜÇÜNCÜ PERDE;

24 Şubat 2013 günü Bülent Günal, Habertürk’te yazıyor;

“Osmanlı tarihi uzmanı ABD’li Prof. Dr. Heath Lowry, Fatih Sultan Mehmet’in Ege Denizi’ndeki Limni adasına olan ilgisini ilginç tarihi belgelerle ortaya koydu.

1456’da Limni Adası’ndan bir heyet geliyor İstanbul’a ve adayı kendi istekleriyle Osmanlı’ya veriyorlar. Adadaki garnizona çoğu Rum kökenli 19 yeniçeri atanıyor. Bir yıl sonra Papa’ya ait güçler işgal ediyor ama ada halkı Osmanlı idaresini istiyor. 3 yıl içinde Osmanlı güçleriyle birlikte adanın yönetimini geri alıyorlar. Bu kez Venedikliler’e geliyor sıra. Senaryo değişmiyor ve halk yine Osmanlı’dan yana tavır koyuyor. 1479’da Venediklilerle yapılan anlaşmayla da Limni tamamen Osmanlı idaresine geçiyor. Ancak Fatih’in Limni Adası’na ilgisi ne vergiyle ne de adanın stratejik önemiyle açıklanabilir. ‘Neden’ derseniz, adadan toplanan vergi İstanbul’a gelmiyor, adadaki tımar sahiplerine gidiyor. Zaten topu topu 19 yeniçeri göndermiş Fatih ama Venediklilerle yaptığı anlaşmanın ilk maddesi Limni. ‘Osmanlı’ya verilecek’ diyor, neden?

Sadece Limni Adası’nda bulunan Tin-i Mahtum yani ‘mühürlü toprak’la ilgili çok eskilere dayanan bir inanç var. Başlangıçta bu özel toprağın yılan sokması ve zehirlenmelerin devası olduğu düşünülüyormuş. 15. yüzyıla gelindiğindeyse başta veba olmak üzere salgın hastalıklara karşı da önleyici bir etkisi olduğunu düşünmeye başladılar. Fatih’in ise en büyük düşmanı veba, biliyorsunuz. Onun döneminde 1455 ve 1467’de İstanbul’da iki büyük veba salgını oldu. On binlerce insan öldü. O tarihlerde Balkanlardan adam yolluyormuş, veba salgınının geçip geçmediğini öğrenmek için. Geçmedi haberini alınca da Balkanlar’da dolaşmaya devam ediyormuş.

Tin-i Mahtum Limni Adası’ndaki bir tepecikten çıkarılıyor. Yılın sadece bir günü, Hz. İsa’nın dirildiği gün olduğuna inanılan 6 Ağustos’ta… O toprak bir Hıristiyan ailesinin sorumluluğunda. Tepenin hemen yanına da bir çeşme yapılmış. Her 6 Ağusos’ta dini törenle tepede 2-3 metrelik kazı gerçekleştiriliyor ve bir miktar rengi kızıla çalan mühürlü toprak çıkarılıyor. Çıkarılan toprak önce çeşmede yıkanıyor, sonra bezlere sarılıp ağaçlara asılıyor. Süzme yoğurt gibi… Ardından da mühürlenip İstanbul’a, saraya gönderiliyor. Satılması yasak. Kaçak olarak çıkarmaya çalışanın ise kellesi vuruluyor.

Fatih Sultan Mehmed ne yapıyor o toprağı?

Vebaya karşı hap gibi de yutuluyor. Fatih bu topraktan bardaklar yaptırıyor. Topkapı Sarayı’nda hâlâ birkaç tane var onlardan. Diyelim ki şarap ya da başka bir içecek sunulacak Fatih’e, önce bu bardağa konuluyor, bir süre sonra da şaşaalı bir kadehe. İçinde zehir varsa o bardak çatlıyor!

Eğer çatlamazsa içinde zehir yok demektir. O yüzden mühürlü toprak çok değerli. Diyelim Hollanda elçisi padişaha hediye olarak kürkler, mücevherler getirdi. Padişah da ona bazı hediyeler gönderecek. İşte o değerli hediyeler arasında bazen Tin-i Mahtum da bulunuyor”.

Ve… PERDE..

Meğer ne muhteşem yüzyıllar yaşamış “Ecdadımız” …6 Mart 2013

 

57′NCİ ALAY HER YERDE

HEPİMİZ 57′İNCİ ALAY’IN NEFERLERİYİZ

 

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here