Türkiye Bayrağı!

 Bütün Türkiye, özellikle de Türk Milliyetçileri, Sayın Başbakan’ın 17 Şubat 2013 günü Mityat’ta(Mardin) yapmış olduğu konuşmada kullanmış olduğu “Kimse bizim karşımıza Kürtlükle çıkmasın. Türklükle de çıkmasın. Biz her türlü milliyetçiliği ayaklarının altına almış bir iktidarız…”(1)şeklindeki sözlerini düzeltmesini beklerkeno, aynı sözleri 23 Şubat günü bu sefer de İstanbul Zeytinburnu’nda katılmış olduğu “Kentsel Dönüşüm ve Tapu Dağıtım Töreni”nde kullandı. Hem de üstüne basa basa. İstanbul’daki sözleri şöyle Başbakanın;

“Kızıltepe’de bir ifade kullandım, ‘bu süreçte bizim karşımıza Kürtlükle de Türklükle de çıkılmasın’ Biz her türlü milliyetçiliği ayaklarının altına almış bir iktidarız. Aynı ifadeyi bugün İstanbul’da da söylüyorum… Ben bu ifadelerin aynını yakında Rize’ye gideceğim, orada da söyleyeceğim…”(2).

Hakkını yemeyelim, Midyat konuşmasında kullanmış olduğu (ve İstanbul konuşmasında da benzer laflar ettiği) “Kim ki; kendi ırkının, kavminin, kendi kabilesinin diğerlerinden üstün olduğunu iddia ediyorsa o kişi şeytanın izindedir… Etnik milliyetçiliği kim yaparsa yapsın o sapkınlığın içindedir, fesat içindedir, fitne peşindedir.” şeklindeki sözler, aslında niyetinin ne olduğunu nispeten ortaya koyuyor Başbakanın. Ancak, “Biz her türlü milliyetçiliği ayaklarının altına almış bir iktidarız” sözü, “öncelikle kendi milletinin menfaatlerini kollayıp gözetme” anlamındaki, Kılıçdaroğlu’nun dediği gibi “yurtseverlik” anlamındaki ve “Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” şeklindeki Atatürk milliyetçiliğini de içine alacak türden kapsamlı bir hüküm cümlesidir. Yani Başbakan “Milliyetçilik” kavramını kullanmaksızın, “Irkçılık ve şovenlik ayaklarımızın altındadır” deseydi, bugün bunları tartışıyor olmayacaktı Türkiye.

“Türk Bayrağı” değil “Türkiye Bayrağı”

Öte yandan Başbakan, İstanbul konuşmasında ilginç başka sözler de söyledi. İşte o sözleri: İstanbul’da nasıl gururla Türkiye Cumhuriyeti’nin ay yıldızlı bayrağını salladıysak, gururla onurla şerefle salladıysak, gittik Hakkari’de de Türkiye’de de dünyada da o bayrağı salladık. Peki, Kılıçdaroğlu, sen partinin mitinginde, HAKARİ’DE BİR TANE TÜRKİYE BAYRAĞI SALLAYAMADIN. Sallayamadın hani. Bütün televizyon kayıtlarında her şeyde bu var. Kardeşlerim bunların üstü şişhane altı kavaldır. Bunlardan hiçbir şey beklemeyin. Bunlarda dürüstlük yok, samimiyet yok.”(3).

Yani Başbakan nedense “Türk” kelimesini ağzına almamakta kararlı gözüküyor! Onun için de “Türkiye Cumhuriyeti Bayrağı” veya “Türkiye Bayrağı” diyor. Umarım bu kullanım, maksatlı bir kullanım değil, tamamen bir dil sürçmesidir. Eğer bu kullanım, maksatlı bir kullanım ise o zaman deriz ki; Başbakanın “Her türlü milliyetçilik ayaklarımızın altındadır…” şeklindeki sözü de bilinçli ve maksatlı bir kullanımdır. O zaman vah ki bize vah. Çünkü bu takdirde Başbakan, bu tür çıkışları, İmralı görüşmelerini, yani Sırrı Süreyya Önder, Altan Tan ve Pervin Buldan’dan müteşekkil BDP heyeti ile MİT görevlilerinin 23 Şubat günü Abdullah Öcalan ile yaptıkları görüşmeleri dikkatlerden kaçırmak için, dikkatleri başka yöne çekmek için maksatlı olarak yapmıştır demek durumunda kalacağız…

II. Abdülhamit ve Başbakan Erdoğan

“Sultan Abdülhamid: Unutmayın ki ben de Türküm!” başlıklı bir önceki yazımızda da dile getirdiğimiz üzere; Osmanlı’nın son günlerinde Türk olmakla birlikte göğsünü gere gere Türklüğü’nü haykıramayanların başında Sultan II. Abdülhamid Han gelmektedir. Saray’da görevli bir Arnavut’un, bahçıvanlık yapan bir Türk’ü, ‘Pis Türk’ diye azarlaması üzerine sadece “Unutma ki ben de Türk’üm!” demekle iktifa etmek zorunda kalan Abdülhamid Han, 27 Nisan 1909 günü Meclis-i Umumi’nin “Hâl” kararını kendisine tebliğ etmek için gelen ve hemen tamamı azınlıklara mensup kişilerden oluşan heyete şöyle demiştir:

“Bir Türk padişahına ve İslam halifesine ‘hal’ kararını bildirmek için bir Yahudi, bir Ermeni, bir Arnavut ve bir nankörden başkasını bulamadılar mı?”(4).

Padişahın bu sözlerinde, sitemden çok, izlemiş olduğu politikadan, özellikle Türk Milliyetçilerine karşı takınmış olduğu tavırdan dolayı pişmanlık var gibidir aslında. Umarım Başbakan Erdoğan da bugün Türk Milliyetçiliğine ve Türk Milliyetçilerine karşı takınmış olduğu hoyratça tavır sebebiyle, günün birinde II. Abdülhamid gibi pişmanlıklar yaşamaz. Ve umarım ki; Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşamış olduğu karanlık günleri yaşamak zorunda kalmaz…

Bursa Valisi Ahmet Vefik Paşa ve Günümüz Valileri

Yine yukarıda bahsi geçen yazımızda ifade ettiğimiz üzere; dönemin Bursa Valisi Ahmet Vefik Paşa, bir ziyaret sırasında kendisini karşılamaya gelen ve “Arnavut’um, Çerkez’im, Boşnak’ım, Gürcüyüm, Ermeniyim, Rumum, Yahudiyim” diye yüksek sesle kendilerini tanıtan insanların arasında ihtiyar bir Türk’ünezile-büzüle ve adeta utana sıkıla cılız bir sesle; ‘Ben Türk’üm Efendim’ demesi üzerine ‘Niçin saklıyorsun öyle? Türk olmak bir kabahat mi? Bak Ben de Türk’üm!’  demiş, arkasından da Türk insanının içinde bulunduğu ruh halinden etkilenerek tenha bir köşeye çekilmiş ve gözyaşı dökmüştür. 

 Umarım ve dilerim ki; bugün devletin valisi olmaktan çok, iktidar partisinin il başkanları gibi çalışan/çalışmak zorunda bırakılan valilerimiz ve diğer bürokratlarımız, özellikle de hâkim ve savcılarımız, Merhum Ahmet Vefik Paşa’nın durumuna düşmezler; günün birinde “vah biz neler yaptık böyle ” diye dövünmek zorunda kalmazlar.

 Türk Olmanın Dayanılmaz Ezikliği

 Osmanlı döneminde devletin bekasını sağlamak, bölünmeyi önlemek ve yaygın deyişle “nizam-ı âlem”i tesis etmek saikleriyle, milliyetlerin fedâ edildiğini, bu siyasetten en çok etkilenen millet ve milliyetin Türk Milleti ve Türk Milliyeti olduğunu, geçen yazılarımızda örnekleriyle ve ayrıntılı olarak açıklamaya çalıştık. Ancak ne var ki; aynı uygulama tıpkı bugün olduğu gibi cumhuriyet döneminin ilk yıllarında da yaşanmıştır. Bunun en canlı örneği; İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan ve Türk Milliyetçilerinin “Tabutluk” tabir edilen işkence hanelere konularak kendilerine çeşitli şekillerde işkenceler yapılmasıdır(5).

Ancak bu tür uygulamalardan sadece “sağcı” denilen Türkler değil, “solcu” denilen Türkler de nasiplerini almışlardır. Örnek mi istiyorsunuz? Romanya (Dobruca) da doğup, sonraki yıllarda Türkiye’ye hicret eden, ancak Türkiye’de çalışma ortamı bulamadığı için bu kez ABD’ne giden ve ABD’nin Madison Kenti’ndeki Wisconsin Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan Prof. Dr. Kemal Karpat’ın şu sözleri gerçekten de yürek sızlatan türdendir:

“…Başarılı bir öğrenciydim. Romence’yi Romenlerden daha güzel konuşuyordum. Fakat o toplumun içinde bir azınlığa mensup olarak büyümenin verdiği bir sıkıntı vardı. Dobruca 6 yüzyıl Osmanlı’nın parçası olmuştu. Türklük bilincim vardı. Kişiliğimin bilincine varmaya başladığım zaman, bir büyük çelişki gördüm. Bazı kaabiliyetlerim vardı, fakat değerlendirebilmem için hakim olan gruba uymam, o grupla kaynaşmam, yani bir Romen olmam gerekiyordu. Kendi kendime sordum: Hazır mısın? -Hayır, ben Türküm. O halde vatan saydığım topluma karışmalıyım ve eğer hayatta bir katkım olacaksa, o topluma yapmalıyım, borcum odur- diye düşündüm. Bu düşünceyle, ailemi, varlığı, rahatlığı bırakıp, tek başıma, bir bavulla İstanbul’a geldim.

Romanya’da komünist rejim yerleşmeye başlamıştı. Türkiye’de ise tek parti dönemi henüz bitmemişti; demokrasiye henüz yeni geçiliyordu. Savaş ve baskıcı rejime rağmen Romanya’da, toplumun demokratik gelenekleri bütün gücüyle sürüp gidiyordu. Oysa Türkiye’de bir -tek parti rejimi 20-30 yıl hakim olmuş, geleneksel otoriter devlet geleneği de sürmüştü. Türkiye’nin en büyük eksikliği demokrasinin olmayışıydı. Yalnız şeklen değil, ruhen de… En büyük sarsıntım o oldu. Adeta boğulur gibi oldum. Bir başka sarsıntım da şu oldu: Türkiye’ye Türklüğümü muhafaza etmek için gelmişim. Bir de baktım ki benim, İslam, Osmanlılık ve Türklük’ten oluşan üç temelli kimliğim (Türkiye’de)kabul görmüyor… Türkiye’ye,  Anavatana katkı yapmak için gelmiştim. O sıra demokrasi meseleleri tartışılıyordu. Sendika hürriyetini demokrasinin baş şartları arasında gördüm ve canla başla savundum. Derhal ‘Solcu’ damgası yedim. Yanıma bir sürü tanımadığım adamlar gelmeye başladı. Eski tabirle ‘tarassut’ altına alındım…!”(6).

Bu millet, geçmişte kendi insanlarımıza zulümler yapan, gerektiğinde ülkemize sığınmış bulunan soydaşlarımızı iade ederek ölüme gönderen ve belki bir savaş çıkar endişesiyle kendi vatandaşlarımız olan gençlerimizi milletimizin istikbalini düşünmekten men edip, onları tabutluklara atan devlet adamları görmüştür! Ve bu millet, Kemal Karpat örneğinde olduğu gibi Türklüklerini yaşamak için ülkemize göç eden yetenekli ve idealist insanların milletimizin hayrına olan konularda düşünmelerini yasaklayan yöneticiler de görmüştür.

Bu tür zulümlere maruz kalan insanlardan birisi de hiç şüphesiz Ord. Prof. Zeki Velidi Togan’dır. Kendisi, Başkırtların Cumhurbaşkanlığı’nı da yapmış ünlü bir tarihçi iken, Rus zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınmış, üniversitelerde hocalık yaparak belki de Türkiye’deki tarihçiliğin temelini atmış, ancak sonunda Türkçülük-Turancılık suçlamasıyla soluğu tabutluklarda almış birisidir ki; o sırada ileri 50’li yaşlarda birisidir Merhum Zeki Velidi Togan…

Bizimkilerin geçmişte ve bugün kendi insanlarımıza reva gördüklerini düşündükçe; İtalya, Fransa Almanya; Hollanda, Belçika ve Rusya gibi çoğu aynı zamanda müttefikimiz ve dostumuz olan ülkelerin, ülkemize ve milletimize karşı suç işlemiş kanun kaçaklarını yakın geçmişte ‘Sizde ölüm cezası vardır, bu ise insan haklarına aykırıdır’bahanesiyle, bugün de “Sizde insan haklarına riayet edilmiyor. Sizde adil yargılama yok” diyerek yargılanmak üzere ülkemize iade etmemelerini nasıl okumak gerekir doğrusu bilmiyorum! Gerçi “Türkiye’de adil yargılama olmadığı” konusunda fazla haksız da sayılmazlar bu ülkeler.

Ve ben, 1999 yılında (belki de satın alınarak) Türkiye’ye getirilen Apo’nun bugün getirildiği noktayı gördükçe iyi ki de diğerlerini teslim etmemişler diye düşünmeden kendimi alamıyorum. Yoksa bugün onlar da birer Apo olup çıkacaklardı ortaya. Tıpkı Apo gibi onlar da temsil ettikleri terör örgütleriyle ilgili sorunun çözümünde birer kilit taşı olup çıkacaklardı karşımıza…

__________

1-http://www.haberturk.com/gundem/haber/820883-kimse-bizim-karsimiza-kurtlukle-de-turklukle-de-cikmasin,

2- http://haber.stargazete.com/politika/erdogan-o-sozleri-rizede-soylersem-sen-ne-yapacaksin/haber-730175,

3-http://www.sabah.com.tr/Gundem/2013/02/23/basbakandan-carpici-cevap,

4- Sözcülüğünü Selanik Mebusu olan Yahudi Emanuel Karasu’nun yaptığı heyette, Aram Efendi (Ermeni), Esat Toptani (Arnavut) ve Ahmet Hikmet Paşa (Gürcü) bulunmaktadır,

5-Bk.“Türk olmak kolay kalmaksa zordur bu ülkede” başlıklı makalemiz,http://www.haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi71458-Turk_olmak_kolay_kalmaksa_zordur_bu_ulkede_1.html

6- Şahin Alpay’a vermiş olduğu mülakat, Milliyet Gazetesi. 05.05.1999 tarihli sayısı.

Bu makalenin ilk kaleme alındığı yıllarda Visconsin Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan 1924 doğumlu Kemal Karpat, daha sonraki yıllarda bu üniversiteden emekli olarak yurda dönmüştür. Türk Tarih Kurumu onur üyesi ve TBMM onur ödülü sahibi de olan Kemal Karpat, bilimsel çalışmaları nedeniyle, Romanya bağımsızlık madalyası ve Bükreş Üniversitesi Dimitri Cantemir madalyasıyla ödüllendirilmiştir. Kendisine Romanya Ovidius Üniversitesi ve Rusya Çuvaş Milli Üniversitesi tarafından onur doktoraları verildi. Rusya Kazan Bilimler Akademisi Onursal Üyeliği, Wisconsin Üniversitesi Hilldale Ödülü ve Türk Bilimler Akademisi Ödülü’ne sahip olan Karpat 20 ülkede yayımlanmış 130’u aşkın makaleye ve  20 civarında kitaba imza atmıştır. Halen İstanbul Şehir Üniversitesi Tarih Bölümü’nde öğretim üyeliği yapan Kemal Karpat, Amerika’daki Türk Araştırmaları Cemiyeti’nin kurucusu ve başkanı ve Orta Asya Cemiyeti’nin (ACAS) de kurucusudur…