HRİSTİYAN VE YAHUDİ TÜRKLER

Turgay Kadiroğlu

İnş.Müh.

Türk Dünyası Araştırma Enstitüsü Başkanı

t_kadiroglu@mynet.com

www.turgaykadiroglu.com

Türk’ten Hristiyan olur mu? Hristiyan’ın Türk’ü olur mu? Yada Türk’ten Yahudi olur mu? Bildiğimiz ezberlere ya da bize öğretilenlere bakarsak hayır. Ancak gerçeklere bakarsak evet olur.

Ben felsefesi ‘’ÖNCE İNSAN’’ olan biriyim, insanların dili, dini, ırkı, rengi, siyasi görüşü beni ilgilendirmez. Yani ne elbiseler gördüm içinde insan yok, ne insanlar gördüm üzerinde elbise yok gibi. Yada lafa bakarım ‘’laf mı’’ diye? Söyleyene bakarım ‘’adam mı’’ diye.

İlk duyduğumda bana da son derece enteresan gelen bu araştırmayı sizlerle paylaşmak ihtiyacı hissettim. İnandım ki, TÜRK BİRLİĞİ’nin bu güne kadar kurulamamış olmasının sebeplerinden birisi Türk kelimesinin arkasına İslam’ın sokuşturulması ki Kazakistan nüfusunun % 40’ı Hristiyan’dır o zaman bunları nereye sokacaksınız, ayrıca Turancılık akımlarının emperyalist akım olarak değerlendirilmesi ve bölgede rağbet görmemesi de ayrı bir faktördür. Bu nedenle TÜRK BİRLİĞİ ekonomik ve sosyal bir birlik olarak değerlendirilmelidir. Bölgede yani Kafkasya’da Türkçülük akımları geri tepmiş ve prim yapmamıştır, bu gerçeği görmenin artık zamanı gelmiş ve geçmiştir.

Enteresan gelecek ve bir ezber bozacak bu araştırmayı kamuoyu ile paylaşmak istedim. ‘’Din’’ çimento değildir, çimento ‘’Anayasa’’dır. Tabi ki adam gibi ‘’Anayasa’’dır, yoksa birlik çatırdar ve yıkılır.

YAKUT TÜRKLERİ

ADAM GİBİ ADAMLAR

Batıda Ege denizinden, Doğuda hemen hemen Büyük Okyanusa kadar uzayan sahalara yayılmış bulunan ve dünya ölçüsünde büyük önemi haiz olan Türk halkları kompleksinde kendilerini ‘’saha’’ diye adlandıran Yakut Türkleri, Avrupa’nın çok uzaklarında bulunan Sibirya’nın kuzey-doğusunda Yakutistan Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyetinde yaşamaktadırlar. Yakutların bir kısmı küçük guruplar halinde Krasnoyar ve Habarovsk ülkesinin kuzeyinde, Rusya Federasyonun Sahalin, Magadan ve Amur eyaletlerinde yerleşmişlerdir. 1959 yılı Yakutistanında 226 bin Yakut yaşamaktadır ki buda bütün cumhuriyet nüfusunun  (579.000 kişi)  yarısından bir parça azını teşkil eder. Muazzam bir sahayı işgal eden Yakutistan yüz ölçümü 3.103.200 kilometre karedir. Yani Fransa’dan 6 defa büyüktür. Yakutistan’ın yarısı kuzey kutup dairesinin kuzeyinde bulunmaktadır. Kuzey Buz Denizinde bulunan Novosibirsk adalar gurubu da Yakutistan’a aittir.

Yakut dili, Türk dilleri ailesine, daha doğrusu Uygur guruplarına dahil Yakut tali gurubu olmak üzere bu dillerin doğu-yakut, doğu-hun koluna mensuptur. Yakut dili, 13-14. yüzyıllarda güneyden gelen Türk göçmenlerinin yerli Tunguz ve Paleoazi kabilelerinin diliyle karışması neticesinde vücuda gelmiştir. Yakut tarihinin en eski devirlerini araştırmış olan arkeolog A.P.Pokladnikov’un varmış olduğu sonuca göre, Yakutların ataları, kendi izlerini Selanga nehrinin aşağı kısmında, Tunki ülkesinde, Angara nehri vadisinde, Lena nehrinin yukarı kısmında Baykal gölü bölgesinde bırakmış olan demir devrinin ‘’Kurumçi’’ denilen kültürü temsil etmektedirler. Devrimizin ilk bin yılında Yakutların ataları Çinlilerce ‘’Gulugan’’, Moğol ve Türklerce de ‘’Kurukan’’ diye anılmışlardır. 13-14.yüzyılda Kurukanlar, dil ve kültür bakımından bir çok müşterek tarafları bulunan Yeniseydeki Kırgız Türklerinin doğusunda yaşamışlardır. Müslüman kaynakları bunları ‘’kuru’’ yahut ‘’furu’’ halkı diye anlatmaktadırlar. 13-14. yüzyıllara ait Çin kaynaklarında dahi bu ‘’kuru’’lardan bahsedilmektedir. 5000 süvari çıkaran ve diğer memleketlerle elçi mübadelesinde bulunan Yakut kabileleri bağımsız ve kudretli idiler. ‘’Kurukan’’ elçileri, Orhon hanlıkları silsilesinin atası olan Bumin-Hakan’ın 552 Yahut 553 yılında vukubulan defin merasimine katılmışlardır. ‘’Kurukan’’lar, Uygurlar ve Oğuzlarla Orhon Türkleri arasında çıkan savaşlarda birincilerin taraflarını tutuyorlardı. ‘’Kurukan’’ların 629-630, 647 ve 694 yıllarında Çin’de elçilikleri bulunduğu bilinmektedir. ‘’Kurukan’’ların toprakları, Çinlilerce Suan-Kue-Çju diye anılıyordu. Böylece demek oluyor ki, daha devrimizin birinci bin yılında tarihçe belli bir halk olmuşlardır. Fakat 11.yüzyılın aşağı yukarı 30 uncu yıllarına doğru, o tarihlerde Yakutların ellerinde bulunan topraklardaki halklar arasında bir değişiklik husule geldi.

Moğollar, Onon ve Karulan nehirleri ovasında ve Buir-Nor gölünden kuzeye, Lena nehrinin yukarı kısımlarına doğru sokulmuşlardı. Buryatlar da Yakutları Baykal gölü tarafından sıkıştırıyorlardı. Yakutların esas kısmı, Lena nehri yukarılarından kuzeye 14.yüzyıl sonlarında ve 16. yüzyıl başlarında çıkmışlardı. 16.yüzyılın ikinci yarısında Lena nehri boyunca yerleşmiş bulunan Yakut kabileleri hakimiyeti altında birleştiren Yakut Hanı Tıgın, büyük bir şöhret kazanmıştı. Ne var ki, bu arada Ruslar, Yakutistan topraklarına sokulmuş ve Tıgın’ı esir almışlardı. Yakutlar Tıgın’ı feodal devirlerinin milli bir kahramanı olarak kabul ediyorlardı.

A.F. Middendorf’un tarifine göre, su katılmamış bir Yakut’un oval biçimli bir yüzü, düzgün bir burnu vardır. Elmacık kemikleri azıcık kabarık, siyah saçlıdır. Böylece Moğollardan ziyade Kırgız Türklerini hatırlatmaktadırlar.1865-1866 yıllarında Yakutistan’ı doğudan batıya kadar katletmiş bulunan George Kenan, Yakutlar hakkında şöyle yazıyordu;

‘’ Rus araştırmacılarından Vrangel, Yakutları ‘’demirden insanlar’’ diye tarif etmişti. Gerçekten de onlar bu isimle anılmaya hak kazanmışlardı. Yakutlar, bütün Kuzey Asya’da en fazla tutumlu yaşayan ve çalışmayı seven insanlardır. Sibirya’da şu deyim bir darbımesel hale gelmişti: Siz herhangi bir ıssız yerde bir Yakut’u çırılçıplak istepte bırakınız. Bir yıl sonra aynı yere uğradığınızda bu Yakut’un hububat ambarlı büyük konforlu bir eve, at, sığır gibi hayvan sürülerine sahip olduğunu görürsünüz.’’

E. Reklü’nün yazdığına göre, Yakut bir Yahudi yada bir Çinli gibi sebatla ve yorulmadan çalışmaktadır. O, bütün düşkünlük hallerine ve açlığa, tıpkı bir Tunguz gibi kaderin bir cilvesi diye sessizce tahammül ediyor, şu veya bu tehlikeden korkmadığı gibi, her hangi bir engel karşısında da duraklamak nedir bilmiyordur. Yakutlar bütün Sibirya sakinleri arasında kendi olağanüstü bir asimile etme yahut intibak kabiliyetleri sayesinde en çok refah ve bolluk içerisinde yaşayan bir toplumdur. O, kendi çevresine, tabiata ve insanlara uymayı iyice başarmaktadır. Bu bakımdan Yakutlarla bir arada yaşayan Rusların Yakutların dil ve adetlerini benimsemek sureti ile onlarla büyük bir istekle akrabalık bağları kurarak tam manası ile Yakutlaştıklarına hayret etmemelidir. Bununla beraber Yakutlar, özellikle Sovyet devrinde bilhassa dil ve din bakımından mühim nispette Ruslaşmışlardır. Bugün Yakut dilinde göze çarpan iki dilliliğin dikkate değer bir tarafı da Rusça kelimelerin aynı zamanda Yakutça yapılan izahlarıdır.

Sovyet gazetecilerden V. Artemyev, bugünkü Yakutları şu şekilde vasıflandırmaktadır.

Yakutlar genellikle göçebe bir hayat yaşamakta ve hayvancılık, geyikçilik ve avcılık ile meşgul olmaktadırlar. Yakutların güneydeki yerleşik kısmı bunlardan başka ekim işleriyle de uğraşmaktadırlar. Yakutlar dinlerine bağlılıkta temayüz etmekte ve çoğunlukla kendilerini Ortodoks saymaktadırlar. Bu da onlara Ortodoks Çar Hükümeti tarafından bırakılmış bir mirastır.  Gerçekte ise Yakutlar Şamandırlar. Onlar cinslerin himayesi olan tanrıları tanımakta, hayvanlara, kuşlara, dağlara vs. şeylere tapmaktadırlar.  On yıllardan beri dikkatle muhafaza edilen ve bir nesilden ötekisine mukaddes bir miras gibi geçen Ortodoks ikonları ve haçları inanmış oldukları sayısız tanrılardandır. Yakutlar hayret edilecek derecede dürüst adamlardır. Kendilerine ait olmayan bir şeyi asla almazlar. Hatta kendileri için çok lüzumlu olsa bile sahipsiz mala asla dokunmazlar.

Artemyev, Yakutların yabancı mülkiyetine karşı duydukları olağanüstü saygıya misal olarak şu vakıayı anlatmaktadır.

Yakutlar, araştırıcı-geolog ekipleri için Tayga ormanlarında muhafazasız bırakılmış erzaktan faydalanmak şöyle dursun, hatta bir mükafat olarak kendilerine verilmiş erzakı bile almamış ve iade etmişlerdir. Zira Yakutlar kendilerine erzak veren kişilerin bu erzakları kanunsuz olarak aldıkları sanısına kapılmışlardır.

V. Artemyev, bundan başka dikkate değer şu bilgiyi de vermekteydi. Sovyet polisi, Sovyet toplama kamplarından kaçan kimseleri yakalamak için kendileriyle işbirliği yapacak bir Yakut bulamıyordu. Yakutistan’da hükümet organlarına bu çeşit bir yardımda bulunacak yerlilerden bir kimse bulmak oldukça güçtür. Yakutlar arasında gizli istihbarat ajanlarından mürekkep bir şebeke kurmak hemen hemen imkansızdır. Kendi yaradılış ve huyları itibariyle oldukça dürüst, samimi ve kurnazlıktan uzak bulunan Yakutlar, ana Taygalarında kötü hareketlerde bulunmazlar.

1825 yılında Sibirya’ya sürülmüş M.İ.Muravyev-Apostol adlı bir Rus dahi,Yakutların dürüstlüğü hakkında yazılar yazmıştır. Yazılarında Yakutları çalışkan, emekçi diye anan ve kendilerine karşı büyük bir sempati besleyen yazarın söylediğine göre, Yakutlar oldukça adil ve dürüst insanlar olup kurnazlık ve hırsızlık nedir bilmezler. Daha sonraları 1872-1873 yıllarında Yakutistan’da hapiste bulunmuş Rus yazarı N. Çernişevski de Yakutlar hakkında şöyle demişti;

Burada insanlar iyi kalplidirler. Hemen hemen hepsi dürüst adamlardır. Bazıları kendi cehalet ve yabaniliklerine rağmen, oldukça müspet ve necip insanlardır. Ama onların hayatlarını görmek gerek…Onların hatta paralı iken de dilenci hayatlarını görmek insana azap veriyor. Bu adamlar iyidirler, akılsız da sayılmazlar. Hatta denilebilir ki, Avrupalılardan daha istidatlı ve kabiliyetlilerdir. Söylendiğine göre Yakut çocukları okullarda Ruslardan daha iyi okuyorlar.

ÇARLIK RUSYASI ALTINDA YAKUTLAR

Rusların 17. yüzyılda Yakutistan’a sokuluşlarına kadar, buralarda Yakutların şu Türk kabileleri yaşıyordu. Yakutsk şehri çevresinde amgin-lenler, tamatlar, eginler, elgetler, korinler, yusallar, baydunlardan ibaret akraba guruplardan müteşekkil verhoyanlar; jiganlar, çaçunlar,kokun,tam oleslerden ibaret akraba guruplardan vilyuylar.

Rusların Yakutlara karşı açtıkları askeri seferler arasız olarak 1628, 1630, 1631 ve 1634 yıllarında daha sonraları da devam etmiştir. Bütün bu saldırılar karşısında Yakutlar, kendilerini kahramanca savunmuşlardır. Yakutlar, 1635 yılında İvan Galkin’in kumandasındaki Rus ordusunu bozguna uğratmış ve 1632 de Ruslar tarafından temeli atılmış Yakutsk kalesini de kuşatmışlardır. İkinci defa olarak 1636’da Galkin ordularına saldırmış sonradan kendisiyle barış antlaşması yapmışlardır. 1639-1640 yıllarında Yakutlar ve Tunguzlar Oilga’nın idaresinde Aldon’da ayaklanmışlardır. Fakat Ruslar, Oilga’yı yakalamaya muvaffak olmuş ve bir çok işkencelerden sonra onu asmışlardır. Oilga milli bir kahraman olarak bu güne kadar Yakutlarca saygı ile anılmaktadır. 1642 yılında Yakutlar, Yakutsk’ta ayaklandıkları zaman, 7 hapishaneyi Yakutlarla dolduran Rus askeri valisi Golovin, ilk önce onlara işkence yapmış, sonrada hepsini astırmıştır. Bunun üzerine Yakutlar Orta Lena’dan kuzey doğuya doğru göç etmeye başlamışlardır. 17. yüzyılın sonlarına doğru Rus Hükümetinin haraca bağladığı Yakutların %60’ı kaçak listesinde yer almışlardır. Yakutlar, 1648, 1652, 1653, 1668, 1676, 1681,1683 yıllarında Ruslara karşı silahlı çarpışmalarda bulunmuşlardır.

Bunlar arasında bilhassa Kangalas Yakutlarının Cenik’in idaresi altında yaptıkları ayaklanma hareketi ün kazanmıştır. 1691-1962’de Yakutsk ilinin Birgol nahiyesinde de isyan çıkmıştı.

Bu günkü Sovyet yazarlarının kanaatine göre, Yakutistan’ın Rusya ile birleşmesi esas olarak barış yolu ile olmuş ve bu birleşme gerek Rusya, gerekse Yakutistan için büyük ileri bir adım niteliği taşımıştır. Moskova Çarlığı, Yakutistan’ı ele geçirmekle doğuya doğru açılıp yayılmak için önemli bir hareket noktasına sahip olmuştu. Yakut Askeri Valiliğinin kuruluşundan (1638) itibaren Yakutsk, Rusların Ohot denizi, Anadır, Kamçatka ve Amur istikametlerinde ilerlememeleri bir üs vazifesi görmüştür.  Ne var ki, bu birleşmenin Yakutistan için her hangi bir ileri adım olmadığı, Sovyet yazarlarının sükutla geçiştirmeye çalıştıkları tarihi vakıalardan iyice anlaşılmaktadır. Çar Askeri Valisi Bibikov, haraç toplama sırasında en iyi derileri kendisine ayırtıyor ve Moskova hazinesini de incitmemek için bir daha deri talebinde bulunuyordu. Bibikov, Yakutları ve Tunguzları mütatın üzerinde haraç vermeye zorluyor, teşvik içinde onları kamçılatıyor, kulak ve burunlarını kestiriyor ve astırıyordu. Bu itibarla Bibikov Ohotsk!tan Yakutsk’a giden yol üzerinde Yakutlar tarafından öldürüldü.

Rus hükümetine karşı koymanın imkansız olduğuna kanaat getirmiş olan Yakutlar, 18. yüzyılda yeni esaret hayatına intibak etmek yolunu tutmak zorunda kaldılar. Deli Petro zamanından itibaren Yakutlar, zorla kitleler halinde vaftiz edilmeye başlandı. Ancak bu vaftizler dahi Yakutları haraç vermekten kurtaramadı. Üstelik kendilerinden Rus vergileri de alınıyordu. Artık Yakutlara Rus isim ve soy isimleri de verilmeye başlandı. Ayrıca 8 yaşından itibaren de her erkeğe ağır vergiler yüklenmeye başlanmıştı. Yakutlar haraçtan başka şu vergileri de ödemeye mecburdular. Beylik atlar vergisi, yol bakım vergisi, su nakliyatı ve tesisleri vergisi, mahalli ihtiyaçlar vergisi, şahsi vergiler vs. Bunalan Yakutlar uzak kuzey bölgelerine sığınıyorlardı. Yakutlar 1810, 1811, 1814, 1816 ve 1817 yıllarında açılıkta geçirdiler. Çar idarecileri, Ortodoks kilise ve manastır ağaları Yakutların topraklarını satın alıyorlardı. 1830 yılında Petersburg’a gidecek olan Yakut temsilcileri için Yakutlardan toplanan 20.000 rubleden elde ancak 180.5 ruble kalmış olduğu için temsilciler Petersburg’a gidemediler.Bu konuda açılan adli soruşturma 59 yıl sürmüş, paraya el koyan idareciler de zamanla ölmüş gitmişti. İşte Yakutistan’daki ilerici hareket bu idi.

Yakutistan’da ancak 1840-1848 yıllarında Olekma ve Sitim nehirleri boyunca Lena altın madenleri keşfedildikten sonradır ki, bir canlanma başlamıştır. 1910 yılında burada 30.000 kişi çalışıyordu.

20. yüzyıl başlarında Avrupa’da tahsil görmüş ilerici Yakut milli aydınları varlık göstermeye başlamışlardır. Nikiforov adlı bir Yakut, 1917 Rus İhtilalinden önce, Yakutça ‘’Yakut Meseleleri’’ adı altında bir gazete kurmuştu. 1912 yılında ‘’Saha Sangata’’ adlı (Yakut’un Sesi) dergi yayın hayatına başladı. Daha sonra A. Sofronov ‘’Ana Vatan’’ adlı piyes yazdı.

YAKUTİSTAN’DA MİLLİ HAREKET

20. yüzyıl başlarında Rusya Türklerinin milli-kurtuluş hareketleri Yakutistan’da da akisler uyandırmaktan geri kalmamıştır. 1905 yılı sonlarında bir çok Yakut, vergileri ve diğer mükellefiyetleri ödemeyi red etmişlerdir. Yakut aydınları arasında milli bir Yakut teşkilatı kurma fikri belirlendi. 04.01.1906 yılında Yakut edibi Nikiforov’un evinde düzenlenen müşavere toplantısında ‘’Yakutlar Birliği’’ adlı bir Yakut teşkilatı kurulmuş ve 9 üyeden mürekkep bir merkez komitesi seçilmişti. ‘’Yakutlar Birliği’’nin yerli komiteleri de vücuda getirilmişti. Ne var ki Çarlık idarecileri 19 Ocak 1906 yılında bütün teşkilat üyelerini tevkif ettikten sonra ‘’Yakutlar Birliği’’dağılmıştı. Yakutların  daha geniş ölçüde kendi milli bir teşkilat etrafında toplanma hareketleri 1917 yılı ihtilalinden sonra başlamıştır. Haziran 1917 yılında ‘’Yakut Federalistleri Emekçi Birliği’’ ve ‘’Saha Aymak’’ teşkilatları kurulmuştu. 22 Şubat 1918 yılında Yakutsk şehrinde toplanan ‘’Yakut Eyalet Şurası’’ kurulmuştu.

İrkutsk’ta bulunan Sibirya Sovyetlerinin Merkez İcra Komitesi adlı Bolşevik teşkilatı, Yakutistan’a karşı ceza ve tenkil müfrezeleri göndererek Yakutları, 30 Haziran 1918 yılında bozguna uğratmış ve Yakutistan’da Sovyet hakimiyetini ilan etmiştir. Yakutistandaki iç sivil savaşı, bütün Sibirya’da olduğu gibi, başlıca olarak Kızıl Ruslarla Beyaz Ruslar arasında mücadele şeklinde cereyan etmiştir. Amiral Kolçak ordusunun baskısı neticesinde Bolşevikler 11 Temmuz 1918’de İrkutsk’tan doğuya doğru çekilmişlerdi. Yakutistan yeniden kendini toparlamaya ve teşkilatlanmaya başlamıştı. 5 Ağustor 1918 yılında Geçici Yakutsk Şehrini Koruma Komitesi kurulmuş, ertesi günde Yakut Eyalet Toprak İdaresinin ilk toplantısı yapılmıştı. Ne var ki Kolçak, Yakutlara karşı askeri harekete geçmiş ve  Kasım 1918 den itibaren Yakutistan’da kendi hükümetini kurmuştu. 7 Mart 1918 yılında Bolşevikler İrkutsk’u ele geçirmiş ve o sıralarda Yakutistanda ancak 28 komünist olduğu halde komünist iktidarını kurmuşlardı. Fakat Bolşevik hükümetine karşı vaziyet alan Yakut aydınları ‘’Saha Aymak’’ teşkilatı ile ‘’Holbos’’ adlı bir üretim kooperatifi etrafında toplanmışlardı. Sovyet gizli polisi (ÇEKA) bunlarla derhal Ağustos 1920 de mücadeleye başlamış ve teşkilatlar iktidar aleyhinde komplo peşinde denilerek dağıtılmıştı. Teşkilat idarecisi R.Orosin Yakutistandan sürülmüş, bir çok Yakutta kurşuna dizilmişti. Aynı şekilde takip ve baskılar Yakutistanın Vilyuy, Olekmin illerinde ve diğer yerlerde de yapılmıştı. İşte buna karşılık olarak Yakut milliyetçileri Bolşeviklere karşı her yerde baş kaldırarak ayaklanma başlatmışlardı. 28 Şubat 1922 yılında isyan edenler Yakutsk şehri yakınlarına varmış ve Verhoyansk’a ‘’Kuzey anti komünist müfrezesinin genel karargahını’’ kurmuşlardı. İsyancılar başlangıçta 3000 kişi iken Haziran 1922 ayında 18.000 kişiyi bulmuştu. Bu askeri hareketle beraber Yakutistan’da sivil direniş gurupları da kuruluyordu. 2-12 Mart 1922 yılında Çurapçe’de Yakutistan halkının temsilcilerinden müteşekkil Eyalet Kurucu Kurultayının toplantısı yapılmış ve bu toplantıda Geçici Yakut Eyalet Halk İdaresi seçilerek başkanlığa Yakut milliyetçilerinden G. Yefimov getirilmiştir, yardımcılığına ise gene Yakut Afanasyev getirilmiştir.

Bolşevikler artık işe ÇEKA terörü ile değil, o tarihlerde nüfusun % 85 ini teşkil eden Yakutlarla siyasi barış hareketleriyle başladılar. 27 Nisan 1922 de Yakutistan Muhtar Sovyet Cumhuriyeti ilan edilmiş ve Yakutistandaki Sovyet hükümeti düşmanları genel siyasi bir af ile serbest bırakılmışlardı. Yakutistanda Bolşevik İhtilal Komitesi özel ticaret haklarını genişletmiş, Yakut aydınlarının ‘’Sovyet Kuruculuğu’’ işine katılmalarını teşvik yolunda çalışmalara başlamış ve Yakutistanda bütün Sovyet idare ve müesseslerinin yerlileşeceğini, yani Yakutlara bırakılacağını ilan etmişti. 1 Mayıs 1922 de Komiserler Şurası Yakutistan’da Sovyet Muhtar Hükümetini kurmuş ve başkanlığına da P.A. Oyunski’yi getirmişti. Yakutların Sovyet rejimine karşı mukavemetleri kültür-siyasi alanda devam ediyordu. Bağımsızlık teşkilatları da arka arkaya kurulmaya başlamıştı.

NEDEN SOVYET HÜKÜMETİ YAKUTİSTAN’I BIRAKMIYOR?

Yazımızın son bölümünde, Moskova’yı ne pahasına olursa olsun, Yakutistanı kendi sömürgesi gibi elinde bulundurmaya sevk eden sebepler üzerinde durmak istiyoruz. Sovyet Hükümeti, Yakutistanı Rus İmparatorluğundan kendine geçmiş olan bir toprak mirası gibi görmektedir. Yakutistan oldukça zengin tabii servetlere sahip bulunduğundan, bu servetler Yakutistan’ın kendi ihracat malı olarak dış ülkelere sevk edilirse, Sovyet sanayisi bundan zarar görecektir.

Şu kadarını kaydetmek kafidir ki, sadece 1840 yılında Lena altınının keşfi, Petersburg ve Londra’nın Yakutistan’a olan ilgisini çekmişti. Son yıllarda jeoloji ve keşif ekipleri Yakutistan’da her çeşit sonsuz zenginlikler ortaya çıkarmaya başlamıştı.  1924’te Proletaesk, Oroçen, Lebedino, Cekondin, Kuranah, Zolotinsk, Turuk’ta yeni altın madenleri bulunmuştu. Diğer başka bölgelerde de altın bulunmaları başlamıştı, hem de 5 kişilik ekipler bu altınları bulabiliyordu. Bunun yanında kömür ve kalay madenleri, bakır madenleri ortaya çıkmaya başlamıştı.

1954-1956 yıllarında Yakutistanda petrol gazı kaynakları bulunmuştur. 1949 yılında ise Krestiya şehrinde Vilyu havzasında Mahra ve Botuoliya nehirleri boyunda elmas yatakları ortaya çıkmıştır.  Daha sonra ise dünyaca ünlü kok kömürleri yatakları bulunmuştur. Bu nedenle Moskova’nın Yakutistan’a ilgisine şaşmamak gerekir.

Alman-Sovyet savaşı sırasında Sovyet ordusuna alınan Yakutlar, cesaretleriyle ün salmışlardır. Ne var ki, Sovyet Komutanlığı Yakutlara büyük askeri birlikler kurmalarına müsaade etmemiş, bunları karma kıtalar arasına dağıtmış ve Yakutların kumanda mevkilerine yükselmelerine müsaade etmemiştir. Yakutlar ordu içinde keskin nişancılıklarıyla tanınmışlardır. Yakut Dimitri Gulyayev, cephede isabeti ile ün salmıştı. 1941-1945 çarpışmaları sırasında 500 kadar düşman askeri öldürmüş ve not defterine kaydetmiş keskin nişancılara rastlanmıştır. Alman askerleri için Yakutlar bombardıman uçaklarından daha büyük bir tehlike arz ediyorlardı. Kaderin cilvesidir ki vaktinde Çarlık Rusya’sına baş kaldıran Yakutlar şimdi Sovyet Rusya’yı kahramanca savunuyorlardı.

Yakutların geleceği kendi ellerindedir, Yakutlar Sibirya’nın bazı küçük milletleri gibi asimile olup gitmeye niyetleri olduğu söylenemez. Uzun süren kış mevsiminde Yakutistanda sıcaklık -70 dereceye kadar düşmekte olmasına rağmen Yakutlar bu şartlara alışıktırlar. Yakutistanın ileride Türk halkları ailesinde geçmişte olduğundan çok daha fazla ve önemli bir rol oynayacağına şüphe yoktur.

HRİSTİYAN TÜRKLER

Kıpçaklar ( Kumanlar) Avrupalıların “Kuman” adını verdikleri kuzey Türkleri.

Kıpçakları, Bizanslılar “Kumanos”, Macarlar “Kun”, Ruslar “Polovets”, Almanlar “Falben” adıyla bilirler. İslamî kaynaklar ise “Kıpçak” (Kıfşak, Hıfşak) diye zikrederler. Genellikle, beyaz tenli, sarı saçlı ve mavi gözlüdürler. Batı Göktürkleri’nin bir kolu olduğu söylenen Kıpçakların, Kimek, Yimek, Kanglı ve Oğuz gibi Türk boyları ile irtibatları vardır.

Karahıtayların baskını ile, Güneybatı Sibirya’da İrtiş ve Ural nehirleri arasındaki yurtlarından, 11. yüzyılda çıkarıldılar. Volga üzerinden batıya göçtüler. Özi (Dinyeper) Nehrine kadar Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlara hakim oldular. Buralar “Deşt-i Kıpçak” şeklinde kendi isimleriyle anıldı. Bölgede yaşayan Bulgar, Alan, Burtas, Ulah, Mordva ve Hazarlar’ı hakimiyetleri altına aldılar. Rus sınırında yerleşen Karakalpaklarla savaştılar. Ruslarla, uzun yıllar (1061-1220) süren savaşlar yaptılar. Esir aldıkları Rusları, Kırım’daki Bizanslı tacirler vasıtasıyla Akdeniz ülkelerine sattılar. Bilhassa Rus knezleri arasındaki mücadelelerde yardıma çağrılmaları sebebiyle, akınlarını büsbütün arttırdılar. On ikinci yüzyıl boyunca Ruslarla savaştılar. Rusların meşhur İgör Destanı, 1185’te Kıpçaklara karşı düzenledikleri, fakat yenildikleri seferi konu almaktadır. Beylikler hâlinde yaşayan Kıpçaklar, çevreyi bu şekilde kontrol altında tutmalarına rağmen, tam bir birlik sağlayamadılar.

1222 yılında Moğollar, Kafkasları Derbent geçidinden aşarak Kıpçaklar üzerine yürüdüler. Ancak Kıpçak Başbuğları, Rus knezleri ile işbirliği yapıp, Moğolları Kalka Nehrine kadar sürdü. 1223’te yapılan Kalka Meydan Muharebesinde ise Rus knezleri ve Kıpçaklar müthiş bir bozguna uğradılar. Birçok Rus köy ve şehri yakılıp yıkıldı. 1236’da Batu Han, batı seferine çıktı. Rusları yendikten sonra İdil ile Özi nehirleri arasındaki bozkırlarda yaşayan Kıpçakları dağıttı (1239). Kıpçaklardan bir kısmı, Özi’nin batısına gidip kitleler hâlinde Macaristan’a girdiler. Bir kısmı ise, Orda İdil (Volga) sahasına yani Bulgar Türklerinin yurduna ulaştılar. Bulgar Türkleri, Kıpçaklarla kaynaşıp Kazan Türklerini meydana getirdiler. Batu Han, Macaristan’ı da itaatine aldıktan sonra, ordularını İdil’e kadar çekti ve Aşağı İdil boyunda, Altınordu Devleti’nin temelini attı (1242).

Yerli Kıpçak Türkleri, işgalci Moğolları, kısa zamanda kültürlerinin etkisi altında erittiler. Devlet adeta bir Kıpçak devleti hâlini aldı. Moğolların sadece adı kaldı. Türkçe konuşup Türkçe yazmaya başladılar. Bilhassa Batu’nun oğlu Berke Hanın Müslüman olması, Moğollar arasında İslâmiyet’in hızla yayılmasına yol açtı. İslâmiyet, 922 yılında Bulgar Hanı Almas Hanın Müslüman olarak Abbasî halifelerine tâbi olmasından sonra, bölgedeki Türk boylarının ortak dini hâline geldi. Yüzyıllarca, Rusları, Sibirya soğuğuna mahkûm eden Kıpçak Türklerinin hakim olduğu Altınordu Hanlığı, Timurlular’la giriştiği mücadele sonunda zayıf düştü.

Altınordu’nun hakim olduğu bölgelerde, Kazan (1437-1552) ve Kırım (1430-1783) hanlıkları kuruldu. Bu hanlıkların nüfusu, Kıpçak Türklerinden meydana geliyordu. Kazan Hanlığı’ndaki taht kavgaları, Rusları iyice güçlendirdi. 1552’de Korkunç İvan, Kazan Hanlığını yıktı. 1783’te Kırım Hanlığı, Rusya hakimiyetine girdi. Osmanlılar’ın zayıf dönemlerini iyi kullanan Ruslar, işgal ettikleri bölgelerdeki cami ve medreseleri yakıp yıktılar. Birçok Müslüman, Osmanlı topraklarına göç etti. Geride kalanlar, Rusların korkunç zulümlerine maruz kaldılar. 1917 Bolşevik ihtilali ve sonrasında din tamamen yasaklandı. Fakat bölgede meskûn olan Müslüman ahali, benliğini İslâmiyet sayesinde korudu. 1990’lara doğru dinî inançların serbest bırakılması ile bölgede İslâmiyet, eski günlerine kavuşma yolunda hızla ilerlemektedir.

Macaristan ve Romanya gibi ülkelere gidip yerleşen Kıpçaklar, Hıristiyanlaşarak benliklerini kaybettiler. On ikinci yüzyıl ve sonrasında, Mısır’daki Eyyubî ve Memlûklu devletlerine satılan Kıpçak çocukları, zamanla devletin idaresini ele geçirdiler. 1250-1382 yıllarında, Mısır’ı Kıpçak asıllı Memlûk hükümdarları idare ettiler.

Kıpçak Türkleri, kendilerine mahsus bir lehçe ile konuşurlardı. Macaristan ve Mısır’da Kıpçak lehçesinde kitaplar yazmışlardır. Kırım’da ticaretle uğraşan Kıpçak Türkleri ile irtibat kuran İtalyanlar, Codex Cumanicus adıyla ticareti ilgilendiren Kıpçakça bir lügat kitabı hazırladılar. Ayrıca, Alman misyonerleri, bu kitabı dinî yönden tamamlayan ilâhiler kısmını yazdılar.

Kıpçaklar ( Kumanlar) Avrupalıların “Kuman” adını verdikleri kuzey Türkleri.

Kıpçakları, Bizanslılar “Kumanos”, Macarlar “Kun”, Ruslar “Polovets”, Almanlar “Falben” adıyla bilirler. İslamî kaynaklar ise “Kıpçak” (Kıfşak, Hıfşak) diye zikrederler. Genellikle, beyaz tenli, sarı saçlı ve mavi gözlüdürler. Batı Göktürkleri’nin bir kolu olduğu söylenen Kıpçakların, Kimek, Yimek, Kanglı ve Oğuz gibi Türk boyları ile irtibatları vardır.

Karahıtayların baskını ile, Güneybatı Sibirya’da İrtiş ve Ural nehirleri arasındaki yurtlarından, 11. yüzyılda çıkarıldılar. Volga üzerinden batıya göçtüler. Özi (Dinyeper) Nehrine kadar Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlara hakim oldular. Buralar “Deşt-i Kıpçak” şeklinde kendi isimleriyle anıldı. Bölgede yaşayan Bulgar, Alan, Burtas, Ulah, Mordva ve Hazarlar’ı hakimiyetleri altına aldılar. Rus sınırında yerleşen Karakalpaklarla savaştılar. Ruslarla, uzun yıllar (1061-1220) süren savaşlar yaptılar. Esir aldıkları Rusları, Kırım’daki Bizanslı tacirler vasıtasıyla Akdeniz ülkelerine sattılar. Bilhassa Rus knezleri arasındaki mücadelelerde yardıma çağrılmaları sebebiyle, akınlarını büsbütün arttırdılar. On ikinci yüzyıl boyunca Ruslarla savaştılar. Rusların meşhur İgör Destanı, 1185’te Kıpçaklara karşı düzenledikleri, fakat yenildikleri seferi konu almaktadır. Beylikler hâlinde yaşayan Kıpçaklar, çevreyi bu şekilde kontrol altında tutmalarına rağmen, tam bir birlik sağlayamadılar.

1222 yılında Moğollar, Kafkasları Derbent geçidinden aşarak Kıpçaklar üzerine yürüdüler. Ancak Kıpçak Başbuğları, Rus knezleri ile işbirliği yapıp, Moğolları Kalka Nehrine kadar sürdü. 1223’te yapılan Kalka Meydan Muharebesinde ise Rus knezleri ve Kıpçaklar müthiş bir bozguna uğradılar. Birçok Rus köy ve şehri yakılıp yıkıldı. 1236’da Batu Han, batı seferine çıktı. Rusları yendikten sonra İdil ile Özi nehirleri arasındaki bozkırlarda yaşayan Kıpçakları dağıttı (1239). Kıpçaklardan bir kısmı, Özi’nin batısına gidip kitleler hâlinde Macaristan’a girdiler. Bir kısmı ise, Orda İdil (Volga) sahasına yani Bulgar Türklerinin yurduna ulaştılar. Bulgar Türkleri, Kıpçaklarla kaynaşıp Kazan Türklerini meydana getirdiler. Batu Han, Macaristan’ı da itaatine aldıktan sonra, ordularını İdil’e kadar çekti ve Aşağı İdil boyunda, Altınordu Devleti’nin temelini attı (1242).

Yerli Kıpçak Türkleri, işgalci Moğolları, kısa zamanda kültürlerinin etkisi altında erittiler. Devlet adeta bir Kıpçak devleti hâlini aldı. Moğolların sadece adı kaldı. Türkçe konuşup Türkçe yazmaya başladılar. Bilhassa Batu’nun oğlu Berke Hanın Müslüman olması, Moğollar arasında İslâmiyet’in hızla yayılmasına yol açtı. İslâmiyet, 922 yılında Bulgar Hanı Almas Hanın Müslüman olarak Abbasî halifelerine tâbi olmasından sonra, bölgedeki Türk boylarının ortak dini hâline geldi. Yüzyıllarca, Rusları, Sibirya soğuğuna mahkûm eden Kıpçak Türklerinin hakim olduğu Altınordu Hanlığı, Timurlular’la giriştiği mücadele sonunda zayıf düştü.

Altınordu’nun hakim olduğu bölgelerde, Kazan (1437-1552) ve Kırım (1430-1783) hanlıkları kuruldu. Bu hanlıkların nüfusu, Kıpçak Türklerinden meydana geliyordu. Kazan Hanlığı’ndaki taht kavgaları, Rusları iyice güçlendirdi. 1552’de Korkunç İvan, Kazan Hanlığını yıktı. 1783’te Kırım Hanlığı, Rusya hakimiyetine girdi. Osmanlılar’ın zayıf dönemlerini iyi kullanan Ruslar, işgal ettikleri bölgelerdeki cami ve medreseleri yakıp yıktılar. Birçok Müslüman, Osmanlı topraklarına göç etti. Geride kalanlar, Rusların korkunç zulümlerine maruz kaldılar. 1917 Bolşevik ihtilali ve sonrasında din tamamen yasaklandı. Fakat bölgede meskûn olan Müslüman ahali, benliğini İslâmiyet sayesinde korudu. 1990’lara doğru dinî inançların serbest bırakılması ile bölgede İslâmiyet, eski günlerine kavuşma yolunda hızla ilerlemektedir.

Macaristan ve Romanya gibi ülkelere gidip yerleşen Kıpçaklar, Hıristiyanlaşarak benliklerini kaybettiler. On ikinci yüzyıl ve sonrasında, Mısır’daki Eyyubî ve Memlûklu devletlerine satılan Kıpçak çocukları, zamanla devletin idaresini ele geçirdiler. 1250-1382 yıllarında, Mısır’ı Kıpçak asıllı Memlûk hükümdarları idare ettiler.

Kıpçak Türkleri, kendilerine mahsus bir lehçe ile konuşurlardı. Macaristan ve Mısır’da Kıpçak lehçesinde kitaplar yazmışlardır. Kırım’da ticaretle uğraşan Kıpçak Türkleri ile irtibat kuran İtalyanlar, Codex Cumanicus adıyla ticareti ilgilendiren Kıpçakça bir lügat kitabı hazırladılar. Ayrıca, Alman misyonerleri, bu kitabı dinî yönden tamamlayan ilâhiler kısmını yazdılar.

CANİK TARİHİNDE HRİSTİYAN TÜRKLER

Bir Coğrafi Bölge Olarak “Canik”

Tarihi Alt Yapısı

Şimdiye kadar tam bir biçimde çözülememiş yer isimlerinden biri Canik’tir. Canik günümüzde Canik dağları ile bilinmektedir. Canik dağları; Samsun’un güneybatısından, Kızılırmak vadisinden başlayıp Ordu’nun doğusundan akan Melet ırmağına kadar 180 km boyunca uzanır. Güney sınırı yaklaşık 60 km olup Kelkit ırmağında biter. Oltu Dokuzdeğirmen, Tunceli ili Mazgirt’in Aydınlık, Samsun merkez Çatalçam köylerinin eski ismi Canik’tir. Van merkez Gedikbudak köyünün daha önceki adı Canikli, Sivas ili Yıldızeli ilçesi Esençay köyünün bundan önceki ismi Canikdere, Samsun ili Bafra ilçesi Uluağaç köyünün eski adı ise Canikliyurdu’dur[1].

1. Tarihî Kaynaklarda Canik:

Canik kelimesinin ilk geçtiği metinlerden birisi, belki de ilk kez geçtiği Türkçe metin 1244-45’te kaleme alınan Dânişmendname’dir[2]. Canik kelimesi eserde 25 kez geçmektedir[3]. Bu eserdeki tasvirlere göre Canik’in sınırları şöyledir: Kuzeyinde Karadeniz, batısında Samsun, güneyinde Karakuş (günümüzde Ordu iline bağlı Akkuş ilçesi), doğusunda Trabzon ve Bulgar Dağları[4] bulunmaktadır.

Selçuklular 1214’te Sinop’u topraklarına katmışlardır. İbni Bibi, Trabzon Tekfuru Kir Aleksi’nin 1214’te Sinop’a saldırmasını[5] anlatırken: “Canik hükümdarı Caniti[6] asker ve cephane dolu kadırgalarla Sinop’a saldırmak için geldi.”[7] demektedir[8].

Osmanlılar, Trabzon Devleti’ne bağlı olan bölgelere Canit, Mülk-i Canit; Trabzon Devleti’ni yönetenlere de Tekfur-ı Canit, Melik-i Canit, Canitî adı vermişlerdir.

Osmanlı Devleti zamanında, XV-XVI. yüzyılda Orta Karadeniz Bölgesi’nde, sınırları Bafra’nın batısından başlayan, Samsun Merkez, Kavak, Salıpazarı, Terme, Çarşamba, Ünye’yi içerisine alan ve Fatsa ile Perşembe arasından denize dökülen Bolaman Irmağı’na kadar uzayan coğrafyada Canik Sancağı bulunmaktaydı[9].

Kâzım Dilcimen Canik Beyleri adlı eserinin girişinde Canik’in sınırlarını; Trabzon’dan bugünkü Samsun vilayetinin batı sınırı olarak göstermiştir. Güneyde ise Amasya ve Tokat il merkezlerine kadar uzandığını belirtmiştir[10].

1397- 98’de kaleme alınan Bezm u Rezm’de Kadı Burhaneddin’in Canik’ten (Canit) gelecek hırsız ve haramilerin geçişini engellemek için Kelkit ırmağı üzerindeki Palasân köprüsünün[11] iki yanına burç yaptırdığı kayıtlıdır[12].

A. Bryer, Canik isminin Kafkasya’dan göçüp VI. yüzyılda Çoruh boylarına yerleşen Çan kavminden değil, Chani’den geldiğini söylemektedir. Ona göre Çanlar Lazlarla akrabadır. Chaneti, Lazistan demek olup Batum ile Trabzon arasındaki coğrafyanın adıdır. Trabzon ile Samsun arasına Canik denilmesinin sebebi ise bu bölgede de Chanilerin yaşadığı sanılmasından dolayı imiş [13].

Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi’nde saha araştırmalarımız sırasında Canik’in sınırlarını tam olarak belirlemek için özel bir çalışma başlattık. Sinop’tan Trabzon ili Çaykara ilçesine kadar sahil kısmına Canik (>Cenik), yüksek yörelere ise Yayla denmektedir. Yani bölge insanları yazın yaylaya çıkmakta, güzün güzleğe inmekte, kışın ise Canik’te yaşamaktadır.

Bütün bu bilgilerin ışığında Canik Bölgesi’nin sahil boyunca, doğuda Trabzon Rize il sınırından başlayıp, Canik Dağları da dahil olmak üzere, Sinop yakınlarına kadar devam ettiği anlaşılmaktadır. Güney sınırı ise Kelkit ırmağıdır.

Sınırlarını kabaca çizdiğimiz bu bölge, aşağı yukarı 1204’te kurulan ve batılı tarih araştırmacılarının abarttığı, Türk tarihçilerinin de batılıların dümen suyuna girerek Trabzon Rum İmparatorluğu diye adlandırdıkları devletçiğin sınırları gibidir.

3. Canik-Peçenek Bağlantısı:

Karadeniz Bölgesi, tarih içerisinde pek çok Türk boyu için ya yerleşim yeri ya da geçiş coğrafyası olmuştur[14].

Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi’ne Oğuzlardan önce Hunlar, Karluklar, Macarlar, Bulgarlar, Hazarlar, Uzlar, Kumanlar / Kıpçaklar ve diğer Türk kavimlerinin gelip yer yer yerleştiği bilim dünyasının bildiği bir gerçektir. Peçenekler’in de Karadeniz Bölgesi’ne önemli bir nüfusla gelip yerleştiği anlaşılmaktadır.

A. Bryer, VI. yüzyılda Kafkasya kökenli Çan kavminin Çoruh boylarına gelip yerleştiğini söylemektedir[15]. Bryer’in bahsettiği bu Çan kavmi Peçenekler olmalıdır.

Bu konuyu açıklığa kavuşturmak için Peçeneklerin tarihine bir göz atmak gerekmektedir:

Oğuz Destanı ve İran destanlarındaki rivâyetlere göre Peçenekler, M.Ö. VII. yüzyılda Oğuzlar ve Alanlarla, Sakalar hâkimiyeti devrinde beraber yaşamaktadır. Efrasiyab’ın babasının veya dedesinin adı Beşenk’tir[16]. Peçenek ismi büyük bir ihtimalle bu şahıstan gelmektedir.

Yazılışı 1072-73 yılında bitirilen Dîvânü Lügati’t Türk’te Peçenekler; Becenek ve Peçenek şeklinde yazılmış, Bizans ülkesine en yakın boy olarak tanıtılmıştır[17]. Peçenek, Bulgar ve Süvarların dillerinin bir Türkçe olduğu ifade edilmiştir[18]. Eserin bir başka yerinde Beçeneklere Rum yakınlarında oturan bir topluluk olarak yer verirken yine aynı sayfada Oğuzların bir boyu olarak göstermiştir[19].

4. Karadeniz’in Güneyinde Peçenekler ve Canik:

Karadeniz Bölgesi’nde Peçeneklerin bulunduğuna dair delillerin en önemlileri; tarihî kaynaklar, yer isimleri, ağız özellikleri ve ticaret hayatı ile ilgili bilgilerdir:

4. 1. Tarihî Kaynaklar:

X. yüzyılda Peçeneklerin Trabzon ve çevresinde ticaret hayatta etkili oldukları; Müslüman tacirlere kürk, deri eşya, keten ve dibâ kumaşı sattıkları bilinmektedir[20].

Türkiye’nin önemli bir kısmını Türk vatanı hâline getiren Danişmendliler, Karadeniz sahillerine inme mücadeleleri verdiği 1070’li yıllarda, farklı zamanlarda ve farklı yerlerde en az üç kez Peçeneklerle karşılaşırlar. Bunlardan ilki Tatis / Tzatis[21] ve onun yönettiği Peçenek ordusudur.

Tokat, Selçuklular tarafından alındıktan sonra Karadeniz (Canik) yönünden gelen bir ordu tarafından kuşatılır. Bu ordu, Dânişmend Gâzi komutasındaki Türk ordusu tarafından yenilir ve pek çoğu kılıçtan geçirilir. Sekiz bin asker de esir alınır. Esir alınan ordunun komutanının ismi Tadık’tır[22]. Tadık bir Türk ismi olup Orhun Abideleri’nde de geçmektedir[23]. Bu tarihlerde Canik ve çevresinde Peçeneklerin yaşadığı kesin olduğuna göre bu komutanın Peçenek Türkü olma ihtimali çok yüksektir.

1100 yılında Fransız, Alman ve Lombardlardan oluşan Haçlı ordusu Kudüs’e gitmek üzere İzmit’te toplanır. Fransız ve Almanlar, en kolay yolun Anadolu’nun güneyi olduğu fikrindedirler. Lombardlar ise bir yıl önce esir alınıp Niksar zindanlarında bulunan Bohemond’u kurtarmak için kuzeyden gidilmesi gerektiği görüşündedirler. Fransız ve Almanlar, Anadolu içlerine girildiğinde Türkler tarafından perişan edileceklerini bildirirler. Bunun üzerine Bizans İmparatoru Canik’te bulunan Peçenek Komutan Tatis/Tzatis’i haçlı ordusuna kılavuzluk yapması için İzmit’e davet eder[24]. Tatis/Tzatis beş yüz Peçenek askeriyle İzmit’e gelir ve Haçlılara rehberlik eder. Tatis/Tzatis ve askerlerinin Peçenek olduğu ilim alemince kabul edilmiş bir gerçektir[25].

Tatis ve Peçenek askerlerinin rehberlik ettiği Haçlılar, Amasya yakınlarında bir ovaya ulaşıp konaklarlar. Selçuklu ve Danişmendlilerden oluşan Türk ordusu bir gecede Haçlıları dağıtır. Haçlılar çok büyük kayıplar verirler[26]. Tatis ise kaçmayı başarır.

Tatis’in beş yüz askeri olduğu dikkate alındığında, 1100 yılında Canik civarında en az on bin Peçenek nüfusunun bulunduğu rahatlıkla söylenebilir.

Dânişmend Gâzi 1105’te Canik’i fethetmeye giderken Aybastı ilçesine bağlı Perşembe yaylasında ordusuyla beraber Canik ordusu tarafından pusuya düşürülmüş ve altı bin askeriyle birlikte şehit olmuştur[27].

4. 2. Yer İsimleri:

Türkiye’nin pek çok yerinde Peçeneklerle ilgili yer ve aşiret isimleri bulunmaktadır. Bu isimlerin yoğunlaştığı bölgeler; Maraş ve Halep civarı, Ankara çevresi,[28] Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi’dir[29].

Doğu Karadeniz Bölgesi’nde Peçeneklerle ilgili yer isimlerinin Trabzon yöresinde özellikle Çaykara ilçesinde diğer yörelere göre daha fazla olduğu hemen dikkat çekmektedir: Nefs-i Paçan (>Maraşlı köyü-Çaykara), Mezra-i Paçan (>Taşgedik-Çaykara), Paçan (>Koldere Çaykara), Şinek Paçan (Ataköy’de Mahalle -Çaykara). 1515’te tespit edilebilen köy sakinlerinden birinin ismi Yani Turak’tır[30]. Çaykara ilçesine bağlı Şahinkaya köyünün eski ismi olan (ç->ş- değişmesiyle) Şor, Peçeneklerin bir boyu olup[31] tarih içerisinde Hakasya, Gorno Altay Özerk Cumhuriyeti Kazakistan, Ukrayna, Gürcistan’a dağılmıştır[32]. Hayrat’a bağlı Korkut köyünün adı (1876’da Of’a bağlı), Korkut isimli Peçenek bir başbuğunun isminden[33] gelmektedir[34].

1515’te Of’un Paçan karyesinde Konstantin Çorik, Bindari Çorik ve Olip Çorik isimli şahıslar bulunmaktadır[35].

Bunlardan Orta Karadeniz Bölgesi’nde, özellikle Ordu’da ve Sivas’ın kuzeyinde bulunan Peçeneklerle ilgili yer isimleri de çok önemlidir.

Ordu’ya bağlı Ulubey ilçesinin Kumanlar köyünde bir mevkinin ismi Beceneklü/Peçenekli/Puçuklu’dur. Yine aynı köyün bir mahallesinin ismi Karsantı / Karsantu[36] kelimesinden bozulmuş olan Karsatın’dır. Kumanlar köyünün hemen sınırında (Turak>)[37] Durak köyü yer almaktadır. Kumanlar, Peçenek ve bir Peçenek komutanı olan Durak / Turak isimlerinin aynı mekanda iç içe bulunması dikkat çekici bir durumdur.

Fatsa’nın bir köyünün ismi ise Bacanak’tır. Bilinen akraba adıyla da ilgili olabilecek bu ismi te**irle ele almak gerektiği açıktır. Fakat tarihi belgelerde Peçenek isminin çoğunlukla “B” ile başlamasından dolayı Peçeneklerle ilgili olması da ihtimal dahilindedir.

Sivas iline bağlı Suşehri ilçesinde Peçenekisimli bir köy mevcuttur. Bu köyün yakınlarında, Suşehri’nin Sarıyar Yaylası’nda bir taş üzerinde Runik yani Köktürk alfabesiyle yazılmış metin bulunmaktadır[38].

Ordu yöresi ile ilgili tutulmuş 1455 tarihli Tahrir Defteri’nde bugün Karagöl olarak bilinenKarakölos isimli bir arazi yer almaktadır[39]. Karakölos’un ilk şekli büyük bir ihtimalle Karaköl olmalıdır. Daha sonra Rumca -os eki eklenmiş ve kayıtlara böyle geçmiştir. Fakat bu ismin Peçenekler mi yoksa başka bir Türk boyundan mı geldiğini şimdilik belirlemek güçtür.

Batı Rumeli ve Kuzeydoğu Anadolu’daki çok sayıda köyün aynı isimde olması dikkat çekicidir[40]. Batı Rumeli’de çok sayıda Peçenek Türkünün yaşadığı dikkate alındığında Karadeniz Bölgesi ile olan bu ortaklık çok önemli hâle gelmektedir[41].

4. 3. Dil Özellikleri[42]:

Peçenek Türkçesi konusundan bahseden en eski kaynakher hâlde Dîvânü Lügati’t Türk’tür. Kaşgarlı Mahmûd, eserin yazıldığı zamanda Türk dünyasının sergilediği durumu anlatırken, yukarıda da belirtildiği gibi, Peçeneklerin Bizans’a en yakın Türk boyu olduğunu, Kıpçaklarla komşu olduklarını söyler[43]. Bu durum XI. ve daha önceki yüzyıllarda Peçenek Türkçesi ve Kıpçak Türkçesinin birbirine çok yakın olduğunun işareti konusunda önemli bir ipucudur. Eserde fail konusu işlenirken verilen bilgide, Kıpçak ve Peçeneklerin fiil köklerine -daçı/-deçi eki getirerek fiillerden fail yaptıklarından bahsedilmiştir. Örnek olarak bardaçı (varıcı), turdacı (kalkıcı) kelimeleri verilmiştir[44]. Dîvânü Lügati’t Türk’e göre zaman, mekân ve âlet ismi yapımında da kural Kıpçak Türkçesiyle ortaktır: bu ya kurgu ogur ermes (Bu, yay kuracak vakit değildir), bu turgu yer ermes (Bu, duracak yer değildir), bu tag agku ermes (bu dağa çıkacak vakit değildir), ol bizge kelgü boldı (Onun bize gelme zamanı oldu), yegü neng (yenilecek şey), örneklerini vererek Peçenek ve Kıpçak Türkçesinde bu kuralın ortak olduğunu anlatır[45].

Peçeneklerle Kuman/Kıpçakların aynı dil özellikleriyle konuştuğunu Anne Komnen de bahsetmektedir[46]. Németh, bu benzerlikler üzerine çalışmış, fakat net bir sonuca ulaşamamıştır[47]. Bununla birlikte Peçenek Türkçesinin günümüze ulaşan birkaç kelimesinden hareketle Peçenek Türkçesiyle Kıpçak Türkçesinin bazı özelliklerinin ortak olduğunu ortaya koyabilmiştir[48].

Aynı zamanlarda, yakın coğrafyalarda yaşamış, pek çok münasebeti bulunan iki Türk boyunun dillerinin birbirine çok yakın olması gayet normaldir.

4.3.1. y->c- Değişmesi: Kıpçak Türkçesinde, dolayısıyla Peçenek Türkçesinde[49] düzenli ses olaylarından biri de kelime başındaki y->c- değişikliğidir[50]. Eski Türkçede y- ile başlayan pek çok kelime Kıpçak Türkçesinde, dolayısıyla Peçenek Türkçesinde c- ile başlamaktadır: cemiş (CC) (cıgıl-/cıhıl-/cıkıl- (CC) (cıl (CC), ( cılan (CC) (cırt- (CC) (cogda ([51].

Oğuz Türkçesinin önemli özelliklerinden biri, kelime başında c- sesinin bulunmamasıdır[52]. Karadeniz Bölgesi ağızlarından derlediğimiz çok sayıda kelime c- sesi ile başlamaktadır: cemek (NDA) (cemek/cimek cır- (NDA) (coruk (NDA) (cuul (NDA) (cer (NDA) (gul hakkını yiyenin ahirette ceri yok (NDA), cırık (TS) (cılga (NDA) (<*yılga) “çay yatağı, suyu az dere, oyuk, çukur”…

4.3.2. g/ġ/ğ>v Değişmesi: Kıpçak Türkçesi ve Peçenek Türkçesinin en önemli özelliklerinden biri, -g-/-ġ->-v-, -g/-ġ>-v değişmesidir[53]. Bu, Kıpçak Türkçesiyle yazılmış eserlerde[54] ve Peçenek Türkçesinin günümüze ulaşabilen kelimelerinde[55] açık bir şekilde görülmektedir. Durum böyle olunca, Türk lehçe ve şivelerinin tasnifini dil özelliklerine dayandırarak yapan araştırmacıların hemen hepsi, Kıpçak Türkçesi özelliklerinin en önemlilerinden biri olarak g>v değişmesini saymışlardır[56].

Bu değişme geniş boyutlu bir ses özelliğidir. Kıpçak Türkçesi ve Peçenek Türkçesinin bir tesiri olarak Türkiye Türkçesi yazı dilinde döv-, ov-, öv-, söv-, … gibi az sayıdaki kelimede de karşılaşılmaktadır.Ancak Karadeniz Bölgesi ağızlarındaki durum biraz daha farklıdır.Bölgenin bazı yörelerinde kelime ortası ve sonunda görülmekte olup pek çok örneği bulunmaktadır.

Bu ses değişmesi Artvin’den başlayıp Zonguldak’a kadar uzanmaktadır[57]: dav (NDA) (bav (NDA) (bov- (NDA) (dov- (NDA) (sav (NDA) (sağ) “solun karşıtı”, yav (NDA) (yağ), yav- (NDA) (yağ-), … avurtu (NDA) (avır/avur (NDA) (avız (NDA) (avla- (NDA) (avrı (NDA) ( avu (NDA) ( avula- (NDA) (bavır- (NDA) (bavla- (NDA) (buva (NDA) (buvaz (NDA) (çavur- (NDA) (<çağır-), çuval- (NDA) (<çoğal-), devül (NDA) (duvan (NDA) (düvün (NDA) (sövüt (NDA) (yaviz (NDA) (yuvur- (NDA) (
-agı/-eği; -gu/-gü eki ile biten bazı kelimelerde Samsun, Artvin, Giresun ve Bolu’da –ġ/ğ->-v- değişikliği görülmektedir: bilevü (TS) (ġaşavu (TS), (kaşağı), ġıravu (TS) (kırağı), oklavu (TS) (
4.3.3. -g(ğ)- Düşmesi veya erimesi: Peçenek Türkçesinin günümüze ulaşmış çok az miktardaki dil yadigârı kelimede dikkat çekici bir özellik daha bulunmaktadır. Bu, iç seste bulunması gereken -g(ğ)-sesinin düşmesi veya erimesidir[58]. küerçi (mavi), yau küel
Karadeniz Bölgesi ağızlarının en fazla dikkat çeken özelliklerinden biri de iç seste -g(ğ)- ünsüzünün erime veya düşme yoluyla söylenmemesi ve karşılaşan iki ünlünün kaynaşmamasıdır: aac (aız ( baala- (baır (böön (bu gün), deil (değil), doum (döüş (düün (eil- (eer (eğer), kaat (maara (meer (souk (yıın (yiid ([59], …

5. Alfabe Konusu:

Peçenek Türkçesi ile ilgili diğer ele alınması gereken konu, her halde alfabe olsa gerektir. Günümüze ulaşan dil malzemelerinden anlaşıldığına göre, Peçenekler Runik yazısını kullanmışlardır. Ele geçen metinlerde kullanılan harfler, tam bir alfabe oluşturmamızı engellemektedir. Fakat harfler şekil bakımından açık bir biçimde Runik yazısını ortaya koymaktadır. Hatta gelişmiş bir edebî metin olarak değerlendirdiğimiz Göktürk alfabesi ile en az üç harfin ortak olduğu açıktır. Diğer pek çok şekil birbirine benzemektedir, ancak harf olarak karşılıkları farklıdır[60].

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Suşehri’nin Sarıyar Yaylası’nda bir taş üzerinde Runik yani Köktürk alfabesiyle yazılmış metin bulunmaktadır[61]. Peçeneklerin Runik yazısını kullandıkları ve Suşehri’nde Peçenek isimli köy olduğu dikkate alındığında bağlantı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Sarıyar yaylasındaki bu yazı büyük bir ihtimalle Peçenekler tarafından yazılmıştır.

6. Ticaret Hayatı:

Trabzon ve çevresinde ticaret hayatı büyük oranda yörede yaşayan Hristiyan Türkler tarafından yürütülmekteydi. Çeşitli bölgelerden gelen tacirler; getirdikleri malları yörede yaşayan Hazar, Bulgar ve Peçenek Türklerinin ürettikleri mallarla değiştirirlerdi[62]. Trabzon Rumları kaynaklarında bazı zanaat ve meslek isimlerinin Türkçe kelimelere Rumca ekler getirilerek yapılması diğer bir delildir[63].

Trabzon ve çevresinde yüzyıllar boyunca ticaretin Türklerin elinde olduğu anlaşılmaktadır. Çeşitli bölgelerden gelen tacirler; getirdikleri malları yörede yaşayan Hazar, Bulgar ve Peçenek Türklerinin ürettikleri mallarla değiştirirlerdi[64].

Trabzon Rumları kaynaklarında bazı zanaat ve meslek isimleri şu şekilde geçmektedir: tzakas (T. ocak) “ocakçı”, tzoukalas (T. çuval) “çuvalcı”; kalkanas (T. kalkan) “kalkancı”, tilantzes (T. tilenci / dilenci) “dilenci”. Ayrıca şehrin muhtelif yerlerine meydan ve pazar isimleri verilmişti[65].

Karadeniz Bölgesi’ndeki Peçeneklerin izleri elbette bu kadar değildir. Ancak Peçenek Türklerinden günümüze pek az şey ulaşmış, bu olumsuzluk ise mukayese yapmamızı ve tespitlerimizi zorlaştırmaktadır. Peçeneklerin bölgedeki izleri konusundaki çalışmalarımız dokuma, mimarlık, yer isimleri, ağız özellikleri başta olmak üzere pek çok konuda devam etmektedir.

7. Canik İsminin Kaynağı:

Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki Canik isminin kaynağı Peçenekler olmalıdır. Canik kelimesinin etimolojisini yapmak için pek çok ilim adamı çalışmalarda bulunmuş, fakat bir sonuca ulaşamamışlardır. peçenek, bol- > ol- fiilinde olduğu gibi, ön seste ünsüz düşmesiyle önce ecenek, daha sonra da günümüzde yürürlükte olan canik biçimine gelmiş gibi görünmektedir.

8. Peçenekler ve Trabzon Devleti:

Canik bölgesinin hemen hemen Trabzon Devleti’nin sınırları ile eşit olduğunu yukarıda söylemiştik. Bu bir tesadüf olabilir mi, değerlendirmek gerekir:

Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki Bizanslılar, 523’te İncil’i Türkçeye çevirtip Türkleri Hristiyanlaştırmaya başlamıştır[66]. Hristiyanlaştırılan Türklere daha sonra yine İncil vasıtasıyla Grekçe ve başka diller öğretilmiştir.

1204’te, IV. Haçlı Seferi sırasında Lâtinler İstanbul’u işgal edip burada bir Lâtin İmparatorluğu kurmuşlardır. Halaları Gürcü Kraliçesi Thamara’nın yardımı ve Thamara’nın emrinde bulunan Kıpçak/Kuman ve Peçenek ordusunun gücüyle, Komnenos Ailesi’nden Aleksios Komnenos ve David Komnenos kardeşler Trabzon ve çevresine hâkim olup Trabzon Devleti’ni tarih sahnesine koymuşlardır. Şimdiye kadar incelediğimiz kaynaklarda İstanbul’dan Trabzon ve çevresine nüfus ve asker getirdiklerine dair herhangi bir bilgiye rastlanmamıştır. Selçuklu orduları Haçlılarla mücadele edebilmek için bütün gücüyle Anadolu’nun batısında bulunduğundan, son derece sınırlı askeri olmasına rağmen Komnenos kardeşlerin geçici bir süre sınırlarına Giresun, Ordu, Ünye, (Samsun hariç), Sinop, Amasra ve çevrelerini de dahil etmişlerdir. İstanbul’dan muhtemelen yalnız gelen Komnenos kardeşler Karadeniz Bölgesi’ni kendilerine bağlamaları; ordularının ve Karadeniz Bölgesi nüfusunun büyük bir bölümünün Peçenek, Kuman/Kıpçaklar ve diğer Türk boylarından oluşmasından kaynaklanmıştır[67]. Trabzon Devleti’nin dikkate değer bir nüfusu ve gücü olmamasına rağmen 1461’e kadar ayakta kalmasının sebebi, Trabzon Kalesi’nin sağlamlığı, gelişmeleri iyi takip ederek kurnazca davranmaları ve çevre Türkmen beylerine kız vermek yoluyla sağladıkları akrabalık ilişkileridir

Bryer’in verdiği bilgilere göre 1366’da III. Aleksi, 2000 yaya ve süvarilerden oluşan kuvvetlerle Maçka’ya bağlı Fikanoy’a (bugünkü Ocaklı köyü) sefer düzenler. 1367’de Chaldiya’ya kadar ilerler[68]. Bu seferlerin amacı güneyden Trabzon’a 30-40 km’ye kadar yaklaşan Türkmenlere göz dağı vermektir[69].

Bütün bunlar göstermektedir ki Trabzon Devleti, coğrafya bakımından, sadece Trabzon ve il merkezine yakın çevresine hâkim idi.

Bu devlete, abartmalı bir biçimde, Trabzon Rum İmparatorluğu denmesinin sebebi, Bizans İmparatoru iken Trabzon’da bir devlet kuran Komnenos Ailesinin lâkabının imparator olmasından kaynaklanmaktadır.

Trabzon’un Osmanlı topraklarına katılmadan önceki nüfusu, bu bölgede mevcut olan devletçiği Trabzon Rum İmparatorluğu ismiyle ananları daha te**irli olmaya zorlamaktadır. Trabzon’u 1436-1438 yılları arasında ziyaret eden İspanyol Seyyah Pero Tafur, yukarıda da söylendiği gibi, şehir nüfusunun yaklaşık 4.000 kişi olduğunu yazmaktadır. Anthony Bryer ise 4.000 veya 5.000 kişi civarında olabileceği düşüncesindedir[70].

Tahrir defterlerindeki kayıtlara göre 1486-1583 yılları arasında başka yerlere gönderilen Hristiyan nüfusu yaklaşık 2.500’dür[71]. Dolayısıyla 16. yüzyılın sonlarına doğru Rum nüfusu birkaç binle ifade edilebilecek duruma gelmiştir.

1486 yılında tutulan tahrire göre, vergi verenlerin veya babalarının isimleri Türkçe olanların Türkçe isimli olması dikkat çekecek kadar çoktur. Bunların önemli bir kısmı gayrimüslimdir: Aslan, Turukan, Bahtiyer, Balaban, Bali, Cihan, Çelebi, Devletbâd, Doğan, Emir Ali, Emir Azad, Emir Cihan, Emir Hatun, Emir Melik, Fındık, Halife, Hızır, Hoca Ali, Hoşoğlan, İnayet, İskender, İvaz Melik, İvaz Şah, Kaplan, Karaca, Karaman, Kerâmeddin, Kerem, Kirazi, Koç Bey, Kurd, Mercan, Millet, Murad, Mülük, Pandar, Said, Sultan, Şah Melik, Şemseddin, Şermerd, Tengrivermiş, Tura Bey, Turali, Turasan, Yusuf, …Aynı tarihlerde yörede Karamanlı, Kuman ve Çıtak gayrimüslim aileler oturmaktaydı[72].

1515 yılında gayrimüslimlerden vergi verenlerin bazılarının isimleri şöyledir: Ağa, Arslan, Aslan, Balaban, Bali, Bayezıd, Budak, Çelebi, Emir Ali, Gümüş, İskender, Kara Ali, Karaca, Karaman, Karagöz, Kirazi, Murad, Oruç, Rüstem, Sıdkı, Süleyman, Şerafeddin, Şirmend, Tengrivermiş, Timur, Turak, … Bu tarihte yalnızca Of’ta 28 hane Balabanlar, 36 hane Kavalar, 7 hane Hart, 3 hane Haldi yaşamaktadır. Tahrir defterinde çeşitli ilçelerde çok sayıda Kuman ailesinin yaşadığı açıkça belirtilmiştir[73].

Rum olduğu düşünülen köylülerin isimleri ise şöyledir: Papas Balaban, Kalokir Balaban, Manol Balaban, Yani Turak, Konstantin Çorik, Olip Çorik, …. Bu isimlerin biri Hristiyanlığa, diğeri çeşitli Türk boylarına aittir. Dolayısıyla bu isimler Trabzon’un fethinden önce yöredeki insanların Hristiyan Türkler olduğunu ortaya koymaktadır.

Coğrafyacı Dimeşkî (ö. 727/1327); Sinop, Trabzon ve çevresini tanıtırken bu yörede konuşulan dilleri Türkçe, Arapça, Farsça ve Ermenice olarak saymıştır. Rumca veya Helenceden bahsetmemiştir. Belirleyebildiğimiz kadarıyla, Trabzon ve çevresinde Rumca yazılmış dikkate değer anıt veya yazılı kitabeye de rastlanmamıştır. Bu, Trabzon il merkezinde bile Rumcanın anlaşma dili olmadığının bir delili olsa gerektir[74].

Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi’nde araştırma yapan batılı bilim adamları, Türkçeyi yeteri kadar bilmediklerinden veya çözemedikleri bütün yer isimlerini kasıtlı olarak Yunanca kabul etmek gibi bir bataklığa saplanmışlardır. Araştırmacı Haşim Albayrak, Karadeniz Bölgesi’nde bulunan yaklaşık 2500 köy ismini Fener Rum Lisesi Müdürü Niko Mavridis’e incelettirmiş, adı geçen şahıs yalnızca 7-8 köy isminin Yunanca olduğunu onaylayabilmiştir. Mavridis’in Rumca olarak altına attığı yer isimlerinin arasında Alano, Korkut ve Yavan gibi Türkçe kelimeler de bulunmaktadır.[75]

Yaklaşık on yıldır bölgede saha araştırması yapmaktayız. Trabzon il merkezinin dışında tek bir Rum mezarlığına bile rastlanmamıştır.

Trabzon, 1204’te Trabzon Devleti kurulana kadar, yukarıda da açıklandığı gibi, çeşitli Türk boyları tarafından Türk vatanı yapılmış idi. Trabzon Devleti kurulduğunda halkı yine, sahildeki birkaç küçük ticarî koloni hariç, Türk idi. Trabzon Rumları sur içerisinde ve şehir merkezine yakın yerleşim yerlerinde yaşamaktaydılar.

Trabzon Türkler tarafından Osmanlı topraklarına katıldığında başkomutanları Altemur isimli bir Türk idi. Orduları Kuman / Kıpçak, Peçenek ağırlıklı olmak üzere Türklerden oluştuğu anlaşılmaktadır. Kaynaklardan anlaşıldığına göre çevredeki Müslüman Türkmen beyliklerine karşı savaşanlar Hristiyan Türkler idi.

Bütün bunlardan daha ilgi çekici olanı kiliselerin tuttukları kayıtlarda açıkça görülmektedir. Trabzon Rumlarının önemli bir dinî merkezi Maçka Vazelon Manastırı’dır. Bu manastırda bulunan kilise kayıtlarında Rumca isim % 47.3’tür[76]. Bu yöredeki Türklerin Hristiyan olduktan sonra çoğunlukla Rum isimleri aldığı kayıtlarda sabittir. Bu durum da göz önüne alındığında, Trabzon Rum Devleti döneminde bile, kilise gibi bir kurumda Rum kökenli insan sayısının tahminen % 25-30 civarında olması, gerçekleri bütün çıplaklığı ile ortaya koymaktadır.

Şehirdeki ticaret hayatında ve kilise kayıtlarında Hristiyan Türklerin sayısının yüksek olması dikkate alındığında, fetihten önce bölgedeki Rum nüfusunun tamamının 4.000’den çok daha aşağı olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Osmanlılar halkı dinlerine göre vasıflandırdığı için Hristiyan Türkler devlet içinde ayrı bir grup sayılmış, dolayısıyla Hristıyan Türkler, Hristiyan olan başka milletlere kendilerini daha yakın saymışlardır. Batılı Devletler ve Rusya bunu iyi değerlendirip bölgedeki Hristiyan Türklerin kimliğini belirlemiş, onları hep kendi çıkarları doğrultusunda kullanmıştır. Özellikle 19. yüzyılın sonlarından itibaren bölgedeki Hristiyan Türkleri, soydaşlarına karşı kışkırtmış, büyük çaplı huzursuzluklar çıkarılmıştır.

Selçukluları Malazgirt Savaşı’nda karşılayan Bizans ordusu içinde Kuman / Kıpçak ve Peçenek askerlerinin önemli bir yer tuttuğu bütün tarih kitaplarında açıkça belirtilmiştir. Bu durum o devirde Anadolu’nun büyük bir bölümünde Türklerin oturduğu sonucunu ortaya çıkarmaktadır.

Sonuç:

Peçeneklerin M.Ö. VI. yüzyıldan itibaren Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi’ne yerleştikleri anlaşılmaktadır. Canik, Peçenek kelimesinin bozulmuş biçimi olduğu görülmektedir. 1204’te Trabzon’da kurulan devletçiğin temel nüfusu Hristiyanlaştırılmış Türkler, özellikle Peçenekler olduğu açıktır. Trabzon devleti başkanına Canik kralı denmesinin sebebi devlet nüfusunun Peçeneklerden oluşmasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Peçenekler, Trabzon’da kurulan devletçiğin silahlı kuvvetlerini oluşturmakta, ticaret hayatını yürütmekte olduğu açıktır.

Bu araştırmalar, bütün Türk boylarını kapsayacak bir biçimde, Türkiye Cumhuriyeti toprakları ve Türklerin yaşadığı bütün coğrafyalar için yapılmalıdır. Sonuçta Türklerin tarihinin Anadolu’da binlerce yıl önce başladığı, hatta Türklüğün öz yurdu olduğunun ortaya çıkacağına inancım tamdır

[1] İçişleri Bakanlığı, Köylerimiz, Ankara 1968, s. 627.

[2] Dânişmendname’nin ilk olarak II.İzzeddin Keykavus zamanında Mevlânâ İbn-i Ala tarafından , yine onun emriyle H.642/M.1244-45 tarihinde kaleme alındığı tahmin edilmektedir.

[3]. Necati Demir, Dânişmend-nâme, Part One, (Critical Edition), Published at The Department of Near Eastern Languages and Civilizations Harvard University, Harvard 2002, 215 s.

[4] Bulgar Dağı’nın ismi Türkiye’de Dânişmend-nâme’de üç kez geçmektedir (Demir, Dânişmend-nâme, s. 59, 139, 193). Fatih Sultan Mehmed, Trabzon’u fethe giderken Uzun Hasan’ın annesi Sârâ/Sâru Hatun’la Bulgar Dağı’nın yanında karşılaşmıştır (Fahrettin Kırzıoğlu, “Trabzon’un Fethi Sırasında Fâtih Sultan Mehmed’in Yaya Aştığı ‘Bulgar Dağı’ Neresidir”, Öncesi ve Sonrasıyla Trabzon’un Fethi, Trabzon Tarihi, Trabzon Belediyesi yay., Ankara 2001, s. 128-133). Daha sonra Bulgar Dağı’na çıkmış, bu dağın bir bölümünü yürüyerek geçmiştir (Atsız, Aşıkpaşa Tarihi, MEB yay., İstanbul 1992, s. 135-138). Adı geçen Bulgar Dağı, tarihî kayıtlardaki bilgilerden hareketle büyük bir ihtimalle günümüzde Kemer Dağı ismiyle bilinen bölge olmalıdır. Hemen doğusunda Artvin’in Yusufeli ilçesine bağlı Barkhal Beldesi ve bu beldenin içerisinden geçen Barkhal Suyu; güneyinde ise Erzincan’ın Refahiye ilçesini Erzurum’a bağlayan karayolunun 2. km’sinde, sağ tarafta Bulgar Çayı ve Bulgar Çayırı bulunmaktadır. 1554’te kaleme alınan Trabzon tahrir defterlerinde Torul’da gayrimüslim Bulgar ailelerin yaşadığı açıkça kaydedilmiştir (M. Hanefi Bostan, XV-XVI. Asırlarda Trabzon Sancağında Sosyal ve İktisadî Hayat, TTK yay., Ankara 2002, s. 340).

[5] Bu savaşta Kir Aleksi esir edilmiş, Selçuklulara vergi vermeyi kabul ederek kurtulmuştur. Geniş bilgi için bk. Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, Boğaziçi yay., İstanbul 1993, s. 302-305.

[6] yerlefltikleri anlafl›lmaktad›r. Canit kelimesinde bulunan -it eki, Eski Türkçede kullanılan çokluk eki olmalıdır (tigit “tiginler”) (A. von Gabain, Eski Türkçenin Grameri, (Çeviren: Mehmet Akalın), TDK yay., Ankara 1988, s. 62). Şayet tahmin ettiğimiz gibi bu ek ise, bölgede kullanılan Türkçenin eskiliği de dikkat çekicidir.

[7] İbn Bibi, El Evamirü’l-Ala’iye Fi’l-Umuri’l Ala’iye (Selçuk-name) II, (Hazırlayan: Mürsel Öztürk), Kültür Bakanlığı yay., Ankara 1996, s. 238; Fahrettin Kırzıoğlu, Kıpçaklar, Ankara 1992.

[8] Bu saldırı, Çepni Türkmenleri tarafından geri püskürtülmüştür.

[9] Geniş bilgi için bk. Mehmet Öz, XV-XVI. Yüzyıllarda Canik Sancağı, TTK yay., Ankara 1999.

[10] Kâzım Dilcimen, Canik Beyleri, Ahali Matbaası, Samsun 1940, s. 5-8.

[11] Niksar’a 20 km uzaklıkta, Erbaa-Niksar eski karayolunda, Kelkit ırmağı üzerinde olup Nizameddin Yağıbasan tarafından inşa edilmiştir.

[12] Aziz B. Erdeşir-i Esterâbadî, Bezm u Rezm, (Çeviren: Mürsel Öztürk), Kültür Bakanlığı yay., Ankara 1990, s. 408.

[13] A. Bryer, Some Notes on the Laz vnd Thzan, Variorum Repirints, XIVa 166-195, XIVb 161-168. Bryer’in, Canik dağlarını ve Osmanlıların Canik Sancağı’nı görmeyip bir bölgede birileri yaşıyor sanılarak isim verildiğini söylemesi şaşılacak bir durumdur. Bununla birlikte farkında olmadan iki doğruyu ortaya koymuştur: 1. Canların / Peçeneklerin VI. yüzyılda Çoruh boyuna yerleşmesi; 2. Peçeneklerle Lazların akraba oldukları. Gerçekten de Peçenek ve Lazlar aynı köktendir. Batılıların bir Laz kavimi yaratmaya çalışmaları, Lazca konusunda büyük çalışmalar yapmaları; Almanya’da Frankfurt ve Köln Üniversitelerinde Laz Enstitüleri kurmaları, Türkiye’yi billûr gibi bir mermer olarak görmekten rahatsız olmalarından dolayıdır. Mermere sürekli balyoz vurarak mozaik durumuna getirme gayretleri, batılılar için hep yürürlükte olmuştur. Hâlbuki onların Lazca dedikleri, Türkçenin Orhun Türkçesinden önce ayrılmış bir koludur. Laz Türkçesi konusundaki çalışmalarımız devam etmektedir. Bittiğinde bilim dünyasının hizmetine tarafımızdan sunulacaktır.

[14] M.Ö. 2500 yıllarında Mezopotamya’nın kuzeyinde hüküm sürmüş Kutların Türkçe konuşan bir kavim olduğu konusunda ciddî araştırmalar bulunmaktadır. Kimmerler ve Sakalar’ın M.Ö. 2000’li yıllardan itibaren Anadolu’ya, dolayısıyla Karadeniz Bölgesi’ne gelip yerleştikleri anlaşılmaktadır. Kimmer ve Sakalarla ilgili önemli ve ayrıntılı bilgiler, Atinalı Ksenophon’un (M.Ö. 430- 355) Anabasis (M.Ö. 400-401) adlı eserinde yer almaktadır (Ksenophon, Anabasis, (Çeviri: Hayrullah Örs), Maarif Matbaası, İstanbul 1944). M.Ö. VI. yüzyılda Aiskhylos, Karadeniz kıyılarındaki Skythiaları (Sakaları) tanıtmaktadır (Prometheus Desmotes (Prometheus Bound), London 1956, s. 707-735). M.Ö. II. yüzyılda Polybios, Historiae adlı eserinde Karadeniz kenarlarında Kimmer Boğazı’ndan ve İskit Yaylaları’ndan bahsetmektedir (Adem Işık, Antik Kaynaklarda Karadeniz Bölgesi, TTK yay., Ankara 2001, s. 16-18). M.Ö. 1700 yıllarında aynı coğrafyada yine Türkçe konuşan Kaslara rastlanmaktadır. Ordu Merkez Artıklı köyünün bir mahallesinin adı Gas köyüdür. Maçka’ya bağlı Guzari köyünün isminin Gas / Kasların bir hatırası olduğu düşünülmektedir.

[15] A. Bryer, Some Notes on the Laz vnd Thzan, XIVa 187-195, XIVb 161-168.

[16] Zeki Velidi Togan, Oğuz Destanı, Enderun Kitabevi, İstanbul 1982, s. 151.

[17] Besim Atalay, Divanü Lügati’t-Türk Tercümesi, C. I, TDK yay., Ankara 1985, s 30.

[18] Age, s. 488.

[19] Age, s. 488.

[20] Osman Turan, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, Boğaziçi yay., İstanbul 1993, s. 29-30.

[21] Türkçe kaynaklarda Tatıs veya Tatis; yabancı kaynaklarda Tzatis olarak geçmektedir.

[22] Necati Demir, Dânişmend-nâme, s. 180-181.

[23] Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, Boğaziçi yay. İstanbul 1980, s. 26.

[24] Dânişmend-nâme’de Tatis hakkında uzun sayılabilecek bilgiler bulunmaktadır (bk. Necati Demir, Danişmend-nâme, s. 137-146).

[25] Steven Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, C. II, (Çeviren: Fikret Işıltan), Ankara 1992, s. 17; Işın Demirkent, “1101 Yılı Haçlı Seferleri”,Prof.Dr. Fikret Işıltan’a 80. Doğum Yılı Armağanı, İstanbul 1995, s.28.

[26] Necati Demir, “Anadolu’da Teşekkül Etmiş Destanî Halk Hikâyelerinde Haçlı Seferlerinin İzleri”, Uluslar Arası Haçlı Seferleri Sempozyumu, TTK yay., Ankara 1999, s. 195-211.

[27] Adı geçen yerde şehit olan askerlerin mezarlıkları hâlâ durmaktadır. Yörede oturanlar tarafından yüzyıllardır her yıl temmuz ayının ilk haftalarında anma törenleri yapılmaktadır. Necati Demir, “Danişmend Gazi ve Şehadeti”,Tarih ve Medeniyet,S. 34, Ocak 1997, s. 24-27. Dânişmend Gazi Canik’i fethedemeden şehit olduğu için çok üzülmüş ve şöyle bir vasiyette bulunmuştur: Meyyitimi anda (Niksar’a) koyasız benüm, Yönümü Canik’e korşu kon benüm (aynı yazar; Dânişmend-nâme, s. 205).

[28] Şereflikoçhisar ile Kırşehir arasında “Beçenek içi” adı verilen bir yayla vardır. Bu yaylada 12 köy bulunur. Halkı Peçenek’tir. Ankara’da da bu adla bir köy vardır (Besim Atalay, age, C. I, s. 58’den naklen).

[29] A.N. Kurat, Peçenek Tarihi, Devlet Basımevi, İstanbul 1937, s. 238-239.

[30] Hasan Umur, Of Tarihi-Vesikalar ve Fermanlar, Güven Basımevi, İstanbul 1951, s. 47.

[31] Gábor Vörös, “Peçeneklerin Erken Tarihi ve Dili Üzerine”, Türkler, C. 2, Yeni Türkiye yay., Ankara 2002, s. 699.

[32] Ahmet Caferoğlu, Türk Kavimleri, Enderun Kitabevi, İstanbul 1988, s. 13-14; Galina M. Patruşeva, “Şorlar”, Türkler, C. 20, s. 752.

[33] Kurat, age, s. 23.

[34] Brendemoen’un Korkut yer ismini, Korkot biçiminde değiştirmesi, Yunanca (veya Türkçe olmayan yer adları) arasında saymış olması (Bernt Brendemoen, The Turkish Dialects of Trabzon, C. I, Harrassowitz Verlag, Wiesbaden 2002, s. 272) ilgi çekicidir.

[35] Umur, age, s. 54.

[36] Karsantı, “karsak, kar tilkisi” demektir (Geniş bilgi için bk. Mehmet Eröz, Hristiyanlaşan Türkler, İstanbul 1983, s VI).

[37] Turak, bir Peçenek başbuğunun ismidir (bk. Kurat, age; Muallâ Uydu Yücel, “Balkanlar’da Peçenekler”, Türkler, C. 2, s. 715).

[38] 7.7.1996 tarihinde saha araştırması yaparken rastladığımız bu taşın üzerinde Runik alfabesiyle yazılmış yazılar ve çeşitli şekiller bulunmaktadır. Biz yalnızca ” IYI” biçiminde yazılmış kısmını (iye: sahip, Tanrı) okuyabildik.

[39] Bahaeddin Yediyıldız-Ünal Üstün, Ordu Yöresinin Tarihî Kaynakları I, TTK yay., Ankara 1992, s. 386.

[40] Metin Karaörs, “Kuzeydoğu Anadolu (Trabzon ve Yöresi) ve Batı Rumeli Türk Ağızlarının Ortaklığı ve Akrabalığı”, Trabzon Tarihi Sempozyumu Bildirileri, Trabzon 2000, s. 89-98.

[41] Bu iki bölgenin çok sayıda ağız özelliği de ortaktır (Gyula Németh, “Bulgaristan Türk Ağızlarının Sınıflandırılması Üzerine” TDAY Belleten 1980-1981, Ankara 1983, s. 113-167).

[42] Ağız özellikleri bölümünde kullanılan kısaltmalar: CC: Cedex Cumanicus; DLT: Dîvân ü Lügati’t-Türk; NDA: Necati Demir Arşivi.

[43] DLT, C.I, s. 28.

[44] Age, C. II, s. 48.

[45] Age, s. 67-71.

[46] Hüseyin Namık Orkun, Peçenekler, Remzi Kitaphanesi, İstanbul 1933, s. 60’dan naklen.

[47] Gyula Németh, “Peçenek ve Kumanların Dili”, (Çeviri: J. Eckmann) Türk Dili-Belleten, S.14-15, Ankara 1951, s. 97-106.

[48] Németh, agm.

[49] Németh, agm, s. 100-101.

[50] Zeynep Korkmaz, “Anadolu Ağızlarının Etnik Yapı ile İlişkisi Sorunu”, TDAY Belleten 1971, Ankara 1989, s. 21.

[51] Németh, agm, s. 100.

[52] Muharrem Ergin, Türk Dil Bilgisi, Boğaziçi yay., İstanbul 1986, s. 60.

[53] Németh, agm, s. 102.

[54] Geniş bilgi için bk. Ali Fehmi Karamanlıoğlu, Kıpçak Türkçesi Grameri, TDK yay., Ankara 1994, s. 16; Recep Toparlı, İrşâdü’l-Mülûk Ve’s-Selâtîn, TDK yay., Ankara 1992, s. 70; aynı yazar, Kıpçak Türkçesi, Atatürk Üniversitesi yay., Erzurum 1986, s. 34-35.

[55] -g->-v- değişmesi Kıpçak Türkçesinin en önemli özelliklerindendir. Peçenek kabilelerinden birinin adı yavdıdır. Bu kelimenin yagdı ‘parlak’ olduğu dikkate alındığında -g->-v- değişmesinin Peçenek Türkçesi için de geçerli olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu kelime Karadeniz Bölgesi’nde cavdı/ çavdı biçiminde söylenmektedir.

[56] Geniş bilgi için bk. R.Rahmeti Arat-Ahmet Temir, “Türk Şivelerinin Tasnifi”, Türk Dünyası El Kitabı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü yay., Ankara 1992, s. 224-247.

[57] Zeynep Korkmaz, Bartın ve Yöresi Ağızları, TDK yay., Ankara 1994, s. 3-7; M. Emin Eren, Zonguldak-Bartın-Karabük İlleri Ağızları, TDK yay., Ankara 1997, s. 40.

[58] Gábor Vödör (Szeged), Relics of the Pecheneg Language in the Works of Constantine, Notes on the language and early history of Pechenegs, s. 9-18; Hüseyin Namık Orkun, Peçenekler, İstanbul 1933, s.59; Németh, “Peçenek ve Kumanların Dili”, s. 97-98;

[59] Bu konuda daha fazla bilgi için bk. Necati Demir, Ordu İli ve Yöresi Ağızları, TDK yay., Ankara 2001, s. 58-65; aynı yazar, “Giresun ve Ordu Yöresi Ağızları”, Türklük Bilimi Araştırmaları, S. 7, Sivas 1998, s. 139-166.

[60] Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları, TDK yay., Ankara 1987, s. 390.

[61] 7.7.1996 tarihinde saha araştırması yaparken rastladığımız bu taşın üzerinde Runik alfabesiyle yazılmış yazılar ve çeşitli şekiller bulunmaktadır. Biz yalnızca ” IYI ” biçiminde yazılmış kısmı okuyabildik.

[62] Osman Turan, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, Boğaziçi yay., İstanbul 1993, s. 29-30.

[63] Rustam Shukurov, “Doğu Karadeniz Bölgesi’nde Türkçe Konuşan Bizanslılar”, Trabzon Tarihi Sempozyumu Bildirileri, Trabzon 2000, s. 116.

[64] Osman Turan, Doğu Anadolu … , s. 29-30.

[65] Shukurov, agy.

[66] Mehmet Bilgin, “Doğu Karadeniz Bölgesinin Etnik Tarihi Üzerine”, Trabzon Tarihi Sempozyumu Bildirileri, Trabzon 2000, s. 58.

[67] Trabzon ve çevresinde tarih 1461’e kadar yaşayanlar batılı bilim adamlarınca Rum olarak kabul edilmektedir. Bunların en başında Heat W. Lowry (Trabzon Şehrinin İslamlaşması ve Türkleşmesi 1461- 1583, Boğaziçi Üniversitesi yay., İstanbul 1998, XVI-191 s.) gelmektedir. O, kasıtlı olarak veya yanılarak çalışmalarını bu zemine oturttuğu için enerjisini boşuna harcamıştır. Bu tür çalışmaların sayısı yüzlercedir. Hâlbuki 1436’da Trabzon’u ziyaret eden İspanyol Seyyahı Trabzon’un nüfusunun yaklaşık dört bin olduğunu söylemektedir. Trabzon yöresinin en önemli dinî merkezlerinden Vazelon Manastırı’nın XIII-XV. yüzyıllar arasında tutulan kayıtlarında geçen Rumca isim sadece % 47.3’tür (Bk. Ouspensky-V. Bénéchévitch, Actes de Vazelon, Leningrad 1927, 124 + CL + Tabl. 11). Bu sayının da gerçek Rum olduğu şüphelidir. Trabzon merkezi hariç tek bir Rum mezarlığının bile bulunmaması dikkate alındığında gerçek Rum nüfusunun ne kadar olduğu konusundaki yorumu okuyucularımıza bırakmak en doğru yol olacaktır.

[68] A. Bryer, Greeks and Turkmens, Dumparton Oak Papers, Washington 1975, s. 146.

[69] Mehmet Bilgin, Sürmene, Sürmene Belediyesi yay., İstanbul 1990, s. 115.

[70] M. Hanefi Bostan, “XV ve XVI Yüzyıllarda Trabzon Şehrinde Nüfus ve İskân Hareketleri”, Trabzon ve Çevresi Uluslararası Tarih, Dil, Edebiyat Sempozyumu, Trabzon 2002, s.169’dan naklen.

[71] Bostan, agm, s.171
[72] Bostan, XV-XVI. Asırlarda Trabzon Sancağında Sosyal ve İktisadî Hayat, s. 337-339.

[73] Bostan, age, s. 339.

[74] Mahmut Ak, “İslâm Coğrafyacılarına göre Trabzon” Trabzon Tarihi Sempozyumu Bildirileri, Trabzon 2000, s. 31, 266-267.
[75] Haşim Albayrak, Tarih boyunca Doğu Karadeniz’de Etnik Yapılanmalar ve Pontus,

[76] Ouspensky-V. Bénéchévitch, Actes de Vazelon, Leningrad 1927, 124 + CL + Tabl. 11; ayrıca bk. Rustam Shukurov, agm, s. 111-121.

İstanbul 2003, s. 10- 11.

UKRAYNA’DA HRİSTİYAN TÜRKLER

1780’li yıllarda, II. Katerina döneminde Kırım’dan çıkarılarak önce Ukrayna’nın orta ve kuzey taraflarına yerleştirilen ve daha sonra da kendi irade ve istekleriyle Azak Denizi kıyılarına gelip yerleşen Hıristiyan topluluklar vardır. Ukrayna’nın Azak Denizi kıyılarında, adlarına Greko-Tatar[1] denilen bu insanlar kendi aralarında ikiye ayrılmaktadırlar: Urumlar ve Rumeyler.

Greko-Tatarların nüfusu yaklaşık olarak 120 ile 130 bin civarındadır. Bunların % 60-65’i Urum geriye kalanları ise Rumeydir. Bu hesaptan Urum nüfusu yaklaşık olarak 70-80 bin arasındadır. 1780 yılında Kırım’dan çıktıklarında sadece Urum nüfusu 9.600, bir ifadeye göre 13.000 civarındadır.

Urumların arasına, kendi ifadelerine göre 1821-1825 yılları arasında, Anadolu’nun Trabzon, Giresun, Erzurum ve Kars vilâyetlerinden Gürcistan’ın Tselka bölgesine göçen ve oradan da 1981-1986 yıllarında Kırım, Donetsk ve Dniyepropetrovsk’a yerleşen 2-3 bin kadar Urum da gelip katılmıştır. Bunlardan biri de Kırım Muhtar Cumhuriyeti Meclisi, Dış İlişkiler Komisyonu üyesi Malhazi Arudov’dur. Ruslan Kalacı ve Paşa Kostanov’un söylediğine göre Anadolu’daki yerleşim yerlerinden bazıları şunlar: Beştaş, Beşköy, Tekkilise, Yedikilise, Evreni, Kümbet, Tersun, Santa, İmira, Cinis, Ölenk, Hadit, Karakum, Parmaksız…

Sonradan, Anadolu çıkışlı Urumların diyalektleri Kars, Erzurum diyalektindedir. Kırım çıkışlı Urumların diyalektleri ise Kırım Tatar Türkçesindedir. Bir farkla ki, Kırım Tatar Türkçesi’nde ilk hece ‘k’ sesi ‘t’ye dönüşmediği hâlde Urum Türkçesinde ilk hece ‘k’ sesi ‘t’ sesine dönüşmektedir. Bazı Kırım Tatar bilim adamları veya aydınları da Urumların Hristiyan Tatarlar olduğu hususunda görüş beyan etmektedirler.

Greko-Tatarlar her sene bahar aylarında çeşitli şenlikler düzenlemektedir. Bunlardan birisi de güreş şenliğidir. Güreş şenliği sadece Kırım dışı Azak kıyılarındaki yerleşim alanlarında değil, Kırım’da da yapılmaktadır.

Urumlar üzerine pek çok kişi çalışmıştır. İlminskiy, Garkavets, Ponamerova, Murzakeviç, Kandaraki, Nemeth, Eckman, Çarnışeva, Blau bunlar arasında sayılabilir. Bunların içerisinden Aleksandır Garkavets ve İrina Ponamerova’nın çalışmalarını yakından takip etme imkanımız olmuştur. Her iki araştırmacıya göre de Greko-Tatarları oluşturan topluluklar farklı milletlere mensuptur. Rumeyler Helen ya da Roma bakiyeleri olduğu halde Urumlar Türk soylu halktır.

Aleksandır Garkavets tarafından Urumlar üzerine yapılan ve otuz yıl geriye doğru giden derleme faaliyetleri halen makara kasetlerdedir. Garkavets’in Urumlar hakkında yayımlanmış iki kitabı vardır. Bunların birisi sözlük çalışmasıdır ve Urumca-Ukraince sözlüktür.[2] İkinci çalışması ise Urumların tarih ve folklorlarıyla ilgili çalışmadır. Her ikisi de Almaata’da bastırılmıştır. Garkavets’in Urumi Nadazovya adlı eserinden edindiğimiz bilgiye göre Urum Türkçesiyle 18-19. asırlara ait yazılı belgeler de var2. Daha öncesine ait belge ve bilgilerin varlığından rivayet olarak işitip görme imkanına kavuşamadığımız da olmuştur. 1861 yıllı bir dini metinden alınan ve Yunan alfabeli Urumca metin de Alman General Otto Blau ve V. J Grigoroviç tarafından yayınlanmıştır.

Greko-Tatar toplulukları, Mariupol şehrinde bir federasyon kurmuşlar. Federasyon başkanı Eski Kırım’daki okul müdiresi Aleksandra İvanovna Protsenko Piçadji’dır. Aleksandra Hanım’ın kendi okulunda Yeni Yunanca dersleri veriliyor. Ayrıca Urum ve Rumey ayırt etmeksizin her kasaba veya şehir okuluna Yunanca öğreten öğretmenlerin görevlendirilmesi de bu federasyon tarafından sağlanıyor. Federasyon öğretmen ihtiyacını Yunanistan’dan gelen öğretmenler veya Yunanistan’a eğitilmeye gönderilen öğrenciler tarafından karşılıyor. Pek çok fikir ve düşünce kulübü de bu çalışmaya destek veriyor.

Kırım’dan ayrılarak Azak kıyılarına yerleşen halk, Kırım’ı hiç unutmamış, bunların bazıları ölüm pahasına da olsa (bkz. Karadeniz Büngür Büngür Büngürder türküsü) Kırım’ı terk etmemiştir. Terk edenler de eski köylerinin adını yeni yerleştikleri yerlere vererek en azından hatıralarını yaşatmışlardır. Aşağıda isimleri verilen yerleşim merkezlerinin tamamını Kırım sınırlarında da bulabilmekteyiz.

Donetsk, Japaroje ve Dniyepropetrovsk eyaletleri ve bu eyaletlere bağlı başta Mariupol şehri olmak üzere Beşev (Starobeşeva), Manguş, Kermençik, Bagatır, Ulaklı, Karan (Granitne), Laspi, Kamar, Gürdji, Karakuba, Eski Kırım, Andriyivka ve Telmanova da araştırma inceleme, tespit gezileri yapılmıştır. Eski Kırım’da Viktor ve Yelena Akritov ailesi, Polinary Nalça (Çocuk Pola), Arakelon İnna Tarasavna ve daha pek çok kişiye konuk olunmuş ve Urum folkloruna ait malzemeler derlenmiştir. Eski Beşev, Kamar, Bagatır, Granit, Anadol gibi yerleşim yerlerinde derlemeler yapılmış, isimler tesbit edilmiş ve kayda alınmıştır. Yapmış olduğumuz derleme, toplama ve araştırma faaliyetleri neticesinde elde ettiğimiz ürünleri arşivimizde bulundurmaktayız.

Şair ve akademisyen Valery Kör’ün Urum Türkçesiyle yazdığı şiirleri Latin alfabesine çevirdik. Valery ile birlikte Viktor Borata cemaatin ileri gelenleri arasında sayılıyor ve Viktor Borata akademisyenliğinin yanı sıra eski bir milli güreşçidir.

Şehirler içinde en yoğun nüfus Mariupol’de olup bu şehrin belediye başkanı da Urumdur. Ancak federasyon ile sıkı ilişki içerisinde gözükmektedir. Yunanca ve Urumca yayımlanmış kitaplara çok dikkat edilmeli, çünkü; bunlar ilmî gerçeklere de aykırı kitaplardır. Bu tür kitaplar çok hızlı bir biçimde de yayılabiliyor. Bu kitapların merkezi Donetsk şehridir.

Kamar’da Viktor Perikop, Maşa Ölmezova’dan türküler (91 yaşında) ve 71 yaşındaki Anya Ölmezova’dan da Aşık Garip ve Arzu ile Kamber hikayesinden bölümler derledik.

Urumlara Yunanistan veya Türkiye’den kendileri hakkında araştırma yapmaya gelen insanların olup olmadığı yolundaki sorularımıza aldığımız cevap ilginçtir. Yunanistan’dan gelenleri anlayamadıkları, çünkü onların dilini bilmedikleri, Türkiye’den gelenlerle de Yunanistan’dan gelenler gibi tercüman aracılığı ile konuştukları ancak Türkiye’den gelenlerin bazı cümle ve kelimelerini anlayabildikleri söylendi. Ayrıca Yunanistan’dan çok sık araştırmacıların geldiği de kaynak kişilerce ifade edilmiştir.

1780 yıllarında Kırım’dan çıkarılan Urum ve Rumey nüfus oranları ve yerleşim alanları aşağıda verilmiştir.

Urumların kurmuş oldukları yedi folklor grubuyla kendi dillerinde türküleri seslendirmekte ve oyunlarını sergilemektir. Folklor ürünlerine baktığımızda etnografik malzemelerinin tamamının Türkçe olduğu ‘balta, tokaç, sandık, bardak, sofra, dügeç, kürek, yüzbezi, fırın, güzgü vb’ ve masallarıyla halk hikayelerinin Anadolu’daki gibi olduğu, (Arzu ile Kamber, Köroğlu, Tahir ile Zühre, Aşık Garip, Hurşit ile Mahmihri), oyun ve türkülerinde karşılaşılan motif ve söz kalıplarının Anadolu ile paralellik gösterdiği görülecektir.

URUM FOLKLOR ÜRÜNLERİNDEN ÖRNEKLER

Gürjüden Beşeve Atlar Yetişti

Gürjüden Beşeve atlar yetişti
O anemin yurtuna bir ateş tüştü

Beş hızın erasına injesi edim
Anemin babemin eglenjesi edim
Taçankalar üstüne tezip yürdüm men
Kör timnernen yep içtim kör time tüştüm
Oynadım anem oynadım oynap toymadım
Ajel teldi başıma yendim duymadım
Gürjüden Beşeve atlar yetişti
O anemin yurtuna bir ateş tüştü
(Yelena Akritov, 46, Eski Kırım)

Urumlar Kırım’dan çıkarılırken bir kız bir oğlan iki kardeş vatanlarından çıkmak istemezler. Ölürsek de burada öleceğiz diye kendilerini bindirildikleri gemiden denize bırakırlar. Cesetleri bulunamaz. Halk bunun üzerine aşağıdaki türküyü veya ağıtı yakar.

Hara Deniz Büngür Büngür

Hara Deniz büngür büngür büngürder
Dalğasıylen dalğasıynen demileri yürütür
Hara Deniz büngür de büngür de büngürdür
Büngürdeyip esti de derdim yeniler
Hara Deniz yahın olaydın yanıma
Dalaydım da yar seni deyi bulaydım
Balıhçılar aldılar benim sesimi
Bağırdım da şitmedin mi sesimi
Betim hutarırdım o benim ğarip janımı
Betim çare bulurdu harap janıma
Dalaydım da hızhardaşım bulaydım
(Kosta Koca, 84, Eski Kırım, Babasının arkadaşlarından)

Urğun Urğun Dost Bağına Vardığım

Urğun urğun dost bağına vardığım
El uzatıp ğonje gülünü sardığım
Yaremilen zevhüsefa sürdüğüm
O da varsın onulen eş olsun
Kündüz eyan beyan yeje düş olsun
Ağley ağley gözler dizden yaş olsun
Yarem oynar satrançilen merdini
Çeken bilir ağrıların derdini
Ben çekmişim üçün dördün beşini
O da vardın çeksin benim derdimi
O da varsın onulen eş olsun
Kündüz eyan beyan yeje düş olsun
Ağley ağley gözler dizden yaş olsun
İdit odur çıhıp yoldan dönmeyen
Aşıh olup sevdalığı bilmeyen
Üç beş mal hazanıp delmeyen
O da varsın onulen eş olsun
Kündüz eyan beyan yeje düş olsun
Ağley ağley gözler dizden yaş olsun

Osman Paşa

Ahsaray da Bahçısaray
Dül açılır meydanına
Tör olaydı Osman Paşa
Jıhtı aster baştan başa
İle olur mu bile olur mu
Evlad babiye halır mı
Duna teyler ahmam dedi
Çadırımdan çıhmam dedi
Yüz bin aster hırılanjaz
Çadırımdan bahmam dedi
Pendjereden har delir o
Ben sanettim yar delir o
Açtım pendjereyi bahtım
Osman Paşa jan veriy o
Osman Paşa
Hara deniz ahmam deyor
Tenarımı yıhmam deyor
Esmer Güzel Muhtar Paşa
Edirneden teçmem deyor
Hara deniz ahar dider
Tenarını yıhar diter
Tör olaydı Osman Paşa
Edirneyi teçer diter
Penjereden har deliyor o
Ben sanettim yar deliyor o
Açtım penjereyi bahtım
Osman Paşa jan veriyor
Osman Paşa

Kara Deniz akmam diy
Ah denize bahmam diy
Kırh bin aster kırmayınjes
Çadırımdan çıhmam diy

Kara deniz ahar diter
Ah denizde bahar diter
Kırh bin aster kırar diter
Çadırından çıhar diter
Öle olur mu bele olur mu
Evlad Babayı urur mu
Padişağın zulumları
Bu dünya bize halır mı

Ben Yaltadan Taş Yükledim

Ben Yaltadan taş yükledim yemime almaya
Ben Yefeden bir yar sevdim yendime almaya
Del del del del alaydım seni
Ender mintan olur ise saraydım seni
Ben Yaltadan bir yüzük aldım elmazdır taşı
Ben Yefeden bir yar sardım on beştir yaşı
Del del del del alaydım seni
Ender mintan olur ise saraydım seni

Alem

Borlu suyun üstünden ağeler atımı atlattım
On beş yanşa Garavil çufutun ötünü patlattım
Şaroş edim duyamadım pıçak oynattım
Bir Tatarı soymajes anem yolumu da açtım
Beş yüz atlı horalap aldılar yene hutuldum
Ederimi arhama urdum obaya jıvırdım
Alebin oğlu tutuldu deyen anesi ağledi
Ğarip babem bağrına taşler bağladi

Duşenkalar

Sarağaç boyanır mı da
Varsam yar uyanır mı
Gelsek garşı garşıya
Ona can dayanır mı
Çal atımı da bineyim de
Bulutlara sineyim
Ölsem onda öleyim de
Yar yüzünü göreyim
Ev ardına gül direk de
Yaprağı ne tökerek
Garip gönlüme göre de
Allah vermiş şen yürek
Hara haş olmayaydı da
Ben seni sarmayaydım da
Ben seni sarmayaydım da
Gömüp de yanmayaydım

Yavaş yavaş tohta gel
Tahtalar oynamasın
Gündüz gelme gece gel de
Düşmanlarım duymasın
(Kosta Koca, 84, Eski Kırım, Babasının arkadaşlarından)

ÇINLAR (MANİLER)

Aylan aylan jeltermem
Jel turanda ey a hız
Timi sarıp seveyim
Sen tuğranda ey a hız
Altın da taptı yaşım
Kümüş te taptı yaşım
Donbastan on altıdan beri
Hayıtmadı menim yaşım
A hız senin közlerin da
Vermem de dünye malına
Senin dibik vah yarem de
Bulamam dünyalara
Köpür tüpü beş tahta
Beşsi de yarım tahta
Beni bırahıp onu alsa
Yaşasın yarım afta
Tarilkaya beş alma
Yavluh ilen alınız
Ben saldat ditejegim
Savluh ilen halınız
Çete yılan sızğırıy
Sesi de deliy oh dibik
Bırahıp ditti beni de yarem
Duynalara yoh dibik
A hız saçın örmezler
Seni bana bermezler
Tel alayım haçayım
Harangılıh körmezler
A hız saçın setiz hat
Tes birisin bizge sat
Anan baban hayl osa
Tel bögeje bizge yat

HALK HİKAYELERİ

Huşlubek

Bir vahıtta bir dene padşah var eten, evladı yoh eten. Günnerden bir gün diy harıya:
– Hur maa bir torva pismet, titeyim evladlıh –birini mirini alajah oğul olajah. Alıy tayağın, torbasın çıhay titiy. Titkende çıhay bir hart ögne:
– Anda titiysin? Diy
– Titiyim bele bele, evlad hırlamağa. Alajam özüme bir evladlıh.
– Sen –diy- hayt. Vereyim men saa bir alma. Temizle almayı, hoy başınızın dübüne. Saba harınnan hahlar yersiniz almayı, yejeginiz. Habuhların da temizlersin verirsin atına
Alıy almayı hayıtıy . Harısı diy
– Sora nasın? Taptın olan?
– Tapmadım- diy. – Bir hart bele bele dedi: ‘A bu almayı temizleniz. Habuhlarını atınıza versiniz, yer. Özün de başınız dübüne hoyarsınız, saba hahlar yersiniz.- olur evladınız’ – dedi.
Temizliy, hart degeni dibik , hoyay başın dübüne almayı. Yaraylar etisi de yiy harı-hoja. Habuhların da veriy biye. Biyeden oluy bir tay. Harının oluy bir oğlu….

Hurşutbeginen Mahmerem
Hurşutbegi:
Uçurdum yaremi elimden, erarım – bulmam ey
Emdat ele sen Allağım del hıyma beni

Eglen turnam eglen aber sorayım
Mahmerem ne yana titti sana sorayım
Eglen çoban eglen aber sorayım
Mahmerem ne yana titti sana sorayım
Çoban:
Mahmerem dedigin deldi de deçti oy
Ben otsuz ocahsız yahtı da titti oy
Bir möktüp yazı yazdı da bırahtı da titti ey
Delse yarem bıraya haldırsın bu daşı
Em ohutsun hem ahıtsın haneylen gözünün yaşını ey
Delse betim bulur beni yüzbaşı handa ey
Deldi çöktü boran dibik hış dibik
Kündüz eyal beyal ağaler deje düş dibik ey
Alçahlardan yüksek yatan nelerdir ey
Dezdiğim yerlerde çöllerde buldu dert beni ey
(A. Garkavets Derlemesi, 1970)

Dayrınen Zore:
(nazım kısmı)
Dayır atın ederliy
Dayır atın ederliy
Biliyim ditersin Merdime
Alha manet vermeye
Dittigin yollar tüz olsun
Yejeler sana gündüz olsun
Benden gayrı yar sever isen
Eti gözün tör olsun
Köç ta ben tervan da ben
Merdime varan da ben
On sıra yazı yazsan versen
Dayıra veren de ben
……
Telin misin hız mısın
Anadan doğan hız mısın
…..
A tatarlar tatarlar
Köke hamçi atarlar
Hasaplara et bitenmiş
Dayırı soyup satarlar
(Pola Nalça, 68, Eski Kırım)

Arzı Blen Ğamber
Arzu:
Haşın gözün çatmışsın
Ne hayğıya batmışsın
Yohsam anen döğdü mü
Yohsam baben söğdü mü
Beni anem döğmedi

Beni babam sögmedi
Ögümdeki pılavum
Anem sütün hapmışsın
Ay ilen aydaş olmaz
Gün ilen gündeş olmaz
Bir anadan doğmayan
Süt ilen hardaş olmaz
Çeşme daşa varmışsı
Elin yüzün yumuşsu
Çeşme daşın üstünden
Bilezigim bulmuşsu
Çeşme daşa varmışım
Elim yüzüm yumuşum
Çeşme daşnıng üstünden
Bilezigin bulmadım
Hoban dağlar dağleri
Bahçisaray evleri
Şu saraylar içine
Arzu yarem sarayıdır
Sıya sıya hoyları
Biyaz biyaz hozular
Bilezigim üstüne
Arzu Ğamber yazular
Yitersen oğrun olsun
Yinjistan yolun olsun
Benden iyi yar sarsan
Eti gözün tör olsun
Yiterim oğrum olsun
Yinjistan yolum olsun
Senden iyi yar sarsam
Eti gözüm tör olsun
(Anya Ölmezova, 71, Kamar)

Töroğlu
Ben bir Töroğlu’yum aman
İnten yezerim inten yezerim
Temir tohmah ilen başın ezerim
Horhma ustam horhma aman
Şahem eterim ey
Ben bögün içmişim aman
Tefim almışım tefim almışım
Tefim bashınmıştı
Sazım hırmıştım
Usta başı ben olayım
Çalt yap sazımı ey
Töroğlu’nun atı aman
Deli yürektir
Yıbrışım haytenden
Yalı terektir
Gümüş altın demirden
Nalı terektir
Arangılıh yeçesine
Yarıh vermey ey
Çıhtım Arap çölüne aman
Bir sireylendim
Onda oturmuşlar
Murzur hurmuşlar
Timi Anadolu aman
Urum elliler ey
Bir harış yerdanın aman
Çifit te benleri
Bir adamın halpağından
İridir elleri ey
U da bana bir iş dögül
Dedi Töroğlu ey
Horlattım kiratım aman
Vardım üstüne
Alla-alla diyen
Durdu bazdıryan
Bir beşyüz altını
Saydı bazdıryan
U da bana bir iş dögül
Dedi Töroğlu ey
Binbeşyüz altını aman
U da mal olmaz
Testirsem Kıratıma
Bir çift nal olmaz
U da bana bir iş dögül
Dedi Töroğlu ey
Değirmenin hapusüne
Bağledim atım bağledim atım
Uçurdum elimden
Devrüş kıratım
Ya ben unu görmedim
Tafir suratın ey
Dögüşe dögüşe aman
Düştüm enişe
Hılıçımın çeti
Diydi gümüşe
Nedir derim kiçik hardeşime
Dursub dögüşe ey
Etişin Evaz etiş aman
Tetti hamımız tetti hamımız
Dağıstan çölüne
Çıhar janımız
Ermeninin elinden
Ahar hanımız
U da bana bir iş dögül
Dedi Töroğlu ey

Aşıh Ğarip
Dele dele yolum sana dayandı
İzrail ateşine yüregim yandı
Ah jiderim al hannara boyandı ey
Eğlen Era su Era su yol ver deçeyim
Era suyum sana joğap eleyim
Bir günnük yolum haldı didemaz mıydım
Yedi yılasretligi çekamaz mıydım
Eğlen Era su Era su yol ver deçeyim
Ben bir Aşıh Ğarip dağler açmışım
Terdedip yurdumu köçüp titmişim
Eğlen Era su Era su yol ver deçeyim
Ah Allağım senin teremin çohtur
Baharım üstüne Era su deçiti yohtur
…..
Şahsene:
Sen didersin ben sulara aharım
Çıhıp çıhıp yar yoluna baharım
Em esretlik em ğurbetlik çekerim
Közlerimden hanı yaşler tökerim
(Anya Ölmezova, 71, Kamar)

Körpeç Hızı (Kerem İle Aslı)
Sahınmaz da benden ey nazlı bajadan
Hareleri ben tiyeyim al da sizin olsun
Tenarlardan ben titeyim yol da sizin olsun
Titennerden ben dezeyim dül de sizin olsun
Ben bögün yardan ayrıldım yaslıyım yaslı
Benim de yürecigim – jiderim paslı
Beni de yardan ayıran sevdili dostum
Hareleri ben tiyeyim al da sizin olsun
Tenarlardan ben dezeyim yol da sizin olsun
Ağuları ben içeyim bal sizin olsun
Titennerden ben dezeyim dül sizin olsun
Aslı da bunun Ermeni zatı da Ermeni
Reyin ateşine yahtın da yandırdın beni
Yidi yidinin hızı yahtı da yandırdın beni
Yerin de çiçegi kökün de yıldızı
Sen anandan dogmadın mı Körpeçin kızı
Teşiş de Müsürman yahtın da yandırdın bizi
El vermez de bize burada durmah
Ah ne kadar müşkül şeydir yardan ayrılmah
Hareleri ben tiyeyim al sizin olsun
Tenarlardan ben dezeyim yol sizin olsun

Deyim Ve Atasözleri
Avzundan çıhsa hoyunna tirsin
Avuzna bahla ıslanmay
Avzu var tili yoh
Ayahların slatmasan balıh tutulmay
Ağa hardaşın ölyenin de stemey onğanın da stemey
Alma piş avuzma tüş
Al-hatır sormağan sufraa oturma
Anansa hözetip hızın alma terek
Har yavğan izler örtülyen
İşten artmay dişten artay
Karğa karğaan közün çıharmay
Sana şaha mana herçek
Sarımsah aşamağan avuzu sasımay
Tirpi balası tirpiye yımşah görünüy

Yit yite ayıtıy yit ta huryuğuna ayıtıy
Zaman sana uymasa sen zamana uy
Zendinin gönülü çıhkancas ğaribin janı çığay

Tekerleme
Zaman zaman etende
Baba da yoh etende
Oğlu bir zaman etende
Çavka çavuş etende
Harğa sotnik etende
Haplı huplu bahalar
Denizdeti balıhlar
Tira tuthan köçmeye
O zamanı zor edi
Amaları töre di
Hızları pıçahçı edi
Ökmek versen yer edi

Daa da var mı der edi
Aledoz-valedoz
Baban tiitten bir post
İçinde deler
Teliy teçiy
Bal tarahtan
Kül kürekten
Ökçesi kökrekten
Varıy obasına
Uf diy oturiy
Husay bir oba altın

Neni (Ninni)
Dağa vardım nenem
Dağlar büyür nenem
Dağ içine huşlar büyür nenem
Çöle vardım nenem
Çöller büyür nenem
Çöl içine çiçekler büyür nenem
Eve deldim nenem
Evler büyür nenem
Ev içine balalar büyür nenem
Ayda ayda aydası
Ne vahtı deger faydası
Ne zaman ata minejek
O vahtı deger faydası
Ayda neni nenisi
Nenilerden büyüsün
Nenilernen o büyüsün
Tatiy etip yürüsün
Ayda ayda aydalar ay neni

Danğır donğır tavalar ay neni
Janğır jonğır ereze ay neni
Yeser olsun tezeler ay neni
Ala alva parçası ay neni
Teze tezek parçası ay neni

BİLMECELER (Tapmaja)
Irahtan körem appaçıh
Yanına vardım şapkaçıh
(Manter: mantar)

Biz biz biz edik
Otuz eti hız edik
Biz tahta sen sıyıldıh
Sabaderek joyulduh
(Tişler : dişler)

Kiçineçik odaçıh
Otuz eti hudaçıh
(Abuz , Tişler)

Deve yünden töşek
Onu bilmeyen eşek
(post-tiyiz)

GÖKOĞUZLARDA HRİSTİYAN TÜRKLER

Karadeniz’in kuzeyine yüzyıllar önce göç eden, Oğuz boyundan gelen soydaşlarımız Gagauz (Gök Oğuz) Türkleri, bugün Türklüğü hiçbir yerde görülmeyen bir bağlılıkla yaşamaya çalışıyorlar. Yoğun çabalarıyla, güçlüklere ve baskılara rağmen kurdukları özerk yönetimle Moldova’da kendi bayrakları altında yaşamak için çabalıyorlar. Ata yurtlarından ayrılmak, Slav etkisi altına girmek ve çok defa çeşitli baskılarla oyunlara maruz kalmak, onların öz değerlerine sıkı sıkıya bağlı kalmalarını sağlamış. Böylece, diğer Oğuz boylulardan ayrılalı yüzlerce yıl geçmesine rağmen, hâlâ Oğuz Ata’nın boyuna layık olabilmek için, çevredeki çaşıtların (1) inadına Türk bilincini yaşıyor, yaşatıyorlar.

Bütün Oğuzların atası olarak kabul edilen Oğuz Kağan‘ın adından hareketle, “Gök – Oğuz” adından türeyerek oluştuğu düşünülen “Gagauz” adının kökeni hakkında farklı düşünceler de vardır. Yapılan araştırmalar, Gagauz Türkleri’nin Peçeneklerle çok yakın ilgisi olduğunu ortaya koymaktadır. Yaklaşık 11. yüzyılda Tuna’yı geçerek Balkanlar’a doğru göç eden Gagauzlar, daha sonra Ortodoks Hristiyan olmuşlar, bir dönem Osmanlı hâkimiyetinde kaldıktan sonra 18 – 19. yüzyılda yaygınlaşan bağımsızlık hareketlerinden etkilenerek yeniden Tuna’ya doğru göç etmişlerdir. Sovyetler Birliği Gagauzların yerleşmesi için Tuna Nehri’nin çevresinde bir yer ayırmıştır. O dönemden beri bugün Komrat diye adlandırılan topraklarda yaşayan Gagauzlar, şu anda Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla kurulan Moldova Cumhuriyeti’ne bağlı “özerk” bir devlet olarak varlığını sürdürüyor. Bir “halk ayaklanması” biçiminde özerlik hakkını elde eden Gagauzlar‘ın kendi bayrakları, ulusal marşları, sınırlı yetkiler çerçevesinde yasama – yürütme – yargı erklerinin toplandığı bir meclisleri (2) ve milletvekilleri bulunuyor. Her ne kadar Moldova Anayasası’nda belirlenen sınırlılıkları aşamasa da bu özerk devlet, kendi içinde düzeni sağlayabilecek güce sahip

Bugün yaklaşık olarak 250.000 Gagauz Türkü‘nün yaşadığı söyleniyor. Bu nüfusun hepsi Gagauzya’da yaşamıyor. Başta Moldova ve Ukrayna olmak üzere Rusya, Yunanistan, Bulgaristan ve Türkiye’de de Gagauzların yaşadığı biliniyor. Gagauzya (Gagavuzya) adı verilen özerk devletin yüzölçümü 1,832 km2 civarında. Yüzölçümü bakımından pek büyük değil ve topraklar da pek verimli değil. Halkın gelir düzeyi orta seviyede. Moldova Lirası (ML) geçerli para birimi olarak kullanılıyor. Kurak iklim ve verimsiz topraklar nedeniyle tarım pek yapılamıyor; fakat hayvancılık ve şarap üreticiliği ekonomide önemli yer tutuyor. Gagauzya’da yaşayan Türkler, milliyetlerine çok bağlı insanlar ve çoğu Türkiye Türkleri’ni oldukça seviyor.

Gagauzlar‘ın en dikkat çekici özellikleri, kuşkusuz Hristiyan olmalarıdır. Bugün dünyadaki bütün Türkler’in büyük kısmı Müslümandır. Gagauzlar ise, Altay, Tuva, Çuvaş, Yakut… Türkleri gibi Müslüman değillerdir. Bu konu, geçmişten beri çok tartışılmıştır. Günümüzde sığ düşünceli bazı kimseler, “Müslüman olmayan, Türk olamaz.” gibi söylemlerde bulunmuşlardır. Bu uydurma sözlere inanmak, gözümüzü dünyaya kapatmak demektir. Türkçülerle Türk – İslam sentezcileri arasında tartışmalara neden olan Gagauzlar, ne yazık ki bu tartışmaların gölgesinde kalacak kadar ilgisiz bırakılmıştır. Hatta hep “Müslüman bir ülke ile Gagauzlar savaşsalar, hangisine yardıma gidersiniz?” diye bir soru sorulur. Bu soru, Türklüğü ve Türkçülüğü yaralamaktan başka amaç taşımayan, özünde “Türkçülükten” çok “ümmetçiliği” benimseyen kişilerce ortaya atılmış düşüncelerdir. Böyle bir durumda, gerçek bir Türkçünün kuşkusuz “Gagauzlardan” yana olması gerekir. İşte bu tartışmalar nedeniyle dinleri yüzünden eleştirilen Gagauzlar, gereksiz ve anlamsız saplantılar dolayısıyla ilgisiz bırakılmışlardır.

Gagauzlar, Ortodoks Hrisiyanlığını benimsemiş bir Türk topluluğudur. Balkanlar’a Karadeniz’in kuzeyinden göç etmeleri ve göç yolları üzerinde Müslüman toplumlarla karşılaşmamaları nedeniyle gittikleri yerde yaşayan Slavların dininden etkilenmiş ve Hristiyan olmuşlardır. Hristiyanlıkları oldukça eski tarihe dayanmaktadır. Benimsedikleri din, normal Ortodoks Hristiyanlığından oldukça farklıdır. Hristiyanlığa ters düşecek inanışları da bulunmaktadır. Çünkü Gagauzlar, eski Türk inancı olan “Gök Tanrı Dini” (Şamanizm) ile Hristiyanlığı birleştirip, özgün bir inanç yapısı oluşturmuşlardır. Örnek vermek gerekirse, Hristiyanlıkta “kurban” kesme ibadeti yoktur. Hatta bu pek uygun görülmez; fakat Gagauzlar eski Türk inancında “Iduk” (kutsal) kabul edilen Tanrı için her yıl kurban keserler. Bunun yanında Şamanizm‘deki doğaya verilen değer, Gagauzlar‘da da devam etmektedir. Gagauzlar, din konusunda tıpkı soylarına düşkün oldukları gibi bağlılık gösterirler. Kendilerine özgü inanç yapılarını, her zaman savunurlar. Çoğu zaman klasik Ortodoks öğretilerine ters düşebilecek inanışları benimserler; fakat bunu hiçbir zaman yanlış görmezler. Onlar için “aforoz” edilmek hiçbir şey ifade etmez. Yani, aslında Ortodoks olmalarına rağmen, eski dinlerine ait inançlarını da terk etmemeleriyle yeni bir yapı oluşturmuş, bu yapıya da sıkı sıkıya bağlı kalarak kendilerine doğru gelen bir inanışa sahip olmuşlardır. Bu inanışlar, kuşkusuz kişileri veya toplumları ilgilendiren konuları içerir. Bunun için Gagauzları sadece Hristiyan oldukları için eleştirmek çok bağnazca bir düşüncedir. Bugün bütün Azerbaycan Türkleri Hristiyan olsa, onların yine özleri Türk‘tür. Onları sırf Hristiyan oldular diye silip atmak, Türklük bilincini hakkıyla benimsememiş olmaya işarettir.

Gagauzça diye adlandırılan Gagauz Dili, Türkiye Türkçesine en yakın dillerden biridir. Türkiye Türkçesini bilen birisi, bir Gagauz Türk‘ü ile çok rahat anlaşabilir. Çünkü sözcüklerin çoğu ortaktır ve sesletimler Türkiye Türkçesine çok yakındır. Türkiye Türkleri’nin İslam’ı benimsemesiyle birlikte Arapça – Farsçadan sözcüklerin dilimize girmesi nedeniyle, bizim dilimizde Gagauz Türkçesinden daha çok Arapça – Farsça etkisi görülmektedir. Bizde yabancı kökenli olan birçok sözcük, Gagauzçada Öz Türkçe kökenlidir. Örneğin dilimize Arapçadan geçen “meclis” sözcüğü için Gagauzlar “topluş” sözcüğünü kullanırlar. Buradan da anlaşılacağı üzere, Gagauz Dili, hafif bir Slav etkisi göz önüne alınmazsa eski Türkçeye daha yakındır, yani daha az bozulmuştur. Bugün Gagauzya’da üç tane resmi dil vardır. Bunlardan birincisi, Gagauzlar‘ın öz dili olan Gagauzça, diğer ikisi ise Moldovca (Romence) ve Rusçadır. Fakat Gagauzlar öz dillerine çok önem verirler ve çocuklarına en başta kutlu Türkçelerini öğretirler. Hatta çocuklarına “Ey, sen nesoy Gagauzsun, açan bilmersin bizimce lafetmee?” diye sorarak, onları öz dillerine bağlı kılmaya çalışmışlardır. Gagauzlar, Türkçü düşünür Necip Hablemitoğlu’nun da desteği ile 1993 yılında, o yıla kadar kullandıkları “Kiril alfabesini” değiştirip, “Latin alfabesini” kabul ederler. Onların dillerinde Slav – Latin kökenli yabancılaşmaların meydana gelmemesinin önemli bir nedeni ise, ünlü Gagauz Profesörü Ay Baba Mihail Çakır’ın İncil’i Türkçeye çevirmesi ve böylece tapınma (ibadet) dilinin Türkçe yapılmasıdır. Gagauz Türklerinin adları, genellikle dini adlar olduğu için Türkçe değildir. (Mariya, Dimitri, İvan, Saveliy…) Fakat soyadlarının neredeyse hepsi Öz Türkçe kökenlidir. (Sarı, Kuru, Demirci, Kazancı, Taşoğlu…) Ayrıca yer adları da hep Türkçe kökenlidir.

Gagauzya’da oldukça zengin bir kültür bulunmaktadır. Oradaki yaşam, ne tamamen Türk yaşantısına benzer ne de Hristiyan yaşantısına… Değerlerine sımsıkı bağlı olan Gök Oğuzlar, farklı ve özgün bir yaşam tarzını benimsemişlerdir. Gagauzlar, doğumdan sonra bebekleri vaftiz edilmeleri için kiliseye götürüyorlarmış. Rahip, çocuğu üç kere okunmuş suya batırıp çıkardıktan sonra dualar okur ve çocuk kilisenin içerisinde dolaştırırmış. Birkaç işlemden sonra bebek annesine teslim edildiğinde ise vaftiz sona erermiş. Ölümde de farklı uygulamalar var. Ölü, üç gün evden çıkartılmaz, bir bakıma sevdikleriyle görüşmesi için ona fırsat tanınırmış. Üç gün boyunca sevdikleriyle vedalaştıktan sonra, gelinlik eşyalarıyla (yorgan, döşek…) birlikte bahçeye çıkartılır, orada Şamanlık özelliği taşıyan bir iki tören yapılırmış. Daha sonra varsa o evin hayvanlarından kesilir, ekmekler ve tatlılar gelenlere ikram edilirmiş. Sonrasında ise cenazede bulunanlar ağır ağır mezarlığa gider, ölüyü toprağa verirlermiş. Bu dini geleneklerin dışında, Türk kimlikleriyle ilgili de çok önemli uygulamaları var. Bildiğimiz gibi “kurt“, Türklerin en eski sembolüdür ve Türkler, kurda çok önem vermişlerdir. Gagauzlar da kurtlara çok değer vermişler, onu bayraklarına taşımışlar ve onun adına “bayramlar” yapmışlardır. Kurda “canavar” (3) diyen Gagauzlar, her yıl 10 – 17 Aralık tarihleri arasında “Canavar Yortusu” (Kurt Bayramı) düzenleyip, kutlama yaparlar. Bu bayramlarda otağlar kurup ata biner, kımızlar içip Türklüklerini yaşatmaya çalışırlar. Gagauz erkeklerinin içinde, Oğuz Ata gibi Türk’e özgü bir tarzla bıyık bırakanlar da çoktur.

Gagauzlar, şaraba çok önem verirler. Çünkü gelirlerinin yarısından fazlası şaraptan elde ederler. Ülkenin topraklarının pek verimli olmaması ve yağış miktarlarının azlığı nedeniyle kurak iklimin görülmesi dolayısıyla, tarım bu bölgede pek gelişememiştir. Toprağı el emeği, göz nuru olarak işlemek isteyen Gök Oğuzlar, belli bölgelerde toprağı canlandırmış ve sulama sorunlarına rağmen özellikle “bağcılığı” geliştirmişlerdir. Çok kaliteli üzümler yetiştiren Gagauzlarda, hemen hemen her evde bu üzümlerden şarap yapılıyormuş. Her evin bodrum katında bir bölüm varmış ve burada şaraplar yapılıp mayalanmaya bırakılırmış. Konuklara şarap ikram edilmeden bırakılmazmış. Zaten ürettikleri şarapların çoğunu, yurt dışına çok iyi paraya satıyorlarmış. Hem böylesine güzel bir gelir kaynağı sağlayan hem de artık kültüre işleyen şaraba bu bağlamda çok önem vermişlerdir. Üzümün dışında, ayçiçeği, tütün, soya… tarımı da yapılıyormuş. Sanayi pek gelişmemiş; fakat yine de irili ufaklı 50′ye yakın farklı dallarda fabrikalar bulunmaktaymış.

Moldova Lirası (ML)’nı kullanan Gagauzlar‘da ekonomik durum orta düzeydedir. Eğitim ise oldukça gelişmiştir. Gagauzya genelinde 45′e yakın kütüphane, ilk – orta ve lise düzeyinde eğitim veren 55 tane okul ve Türkiye Cumhuriyeti’nin de katkılarıyla kurulan Komrat Üniversitesi bulunuyor. Bunların dışında TİKA’nın desteğiyle kurulan Atatürk Kültür Evi ve müzeler de varmış. Türkiye’ye çok ilgili olan ve Türkiye Türklerini çok seven Gagauzların, genellikle Komrat bölgesinde dinlenebilen Gagauz Radyosu’nda Gagauzca yayınlar yapılıyor ve yayınlardan kalan kısımlarda TRT-FM yayınları veriliyor. Ayrıca her gün, hemen hemen her eve bir gazete girer. Roman, öykü, şiir… gibi türlerde eserler de yazılıp basılmaktadır.

Anlatılanlardan anlayacağınız üzere, Gagauzlar yüzlerce yıldır soydaşlarından ayrı yaşadıkları hâlde öz dilini kullanan, Türklüğüne bağlı ve çoğu Türkçülerden oluşan bir Türk topluluğudur. Oradaki soydaşlarımızın çoğu, daha iyi şeyler yapabilmek adına bizlerin desteğini ve ilgisini bekliyor. Ben, aynı boydan olduğumuz soydaşlarımıza yürekten sevgilerimi yolluyor ve varlığımızı birleştireceğimiz o kut’lu gün için şu benzetmeyi yapmak istiyorum: Korun (ateşin) üstü külle kaplansa da, ateş o külün dibinde yanmaya devam eder. Bir gün bir rüzgâr çıkar da o küller savrulursa dört yana, Türk’ün gücüne benzettiğim o ateş yeniden bütün dünyayı ışıtmaya / ısıtamaya başlar.

Gagauz soydaşlarımıza ait olan “Mari Kız” türküsünü dinlemek için “buraya” dokunabilir, “buradaki” sayfa ile de kandaşlarımızla ilgili resimlere ulaşabilirsiniz.

Tanrı, bütün soydaşlarımızı korusun!

Yavuz Tanyeri

——————————————————————————–

1. Eski Türkçede “ajan -düşman” anlamına gelen sözcük.

2. Gagauz’yanın başkenti olan Komrat’ta bulunan ve “Gagauz Halk Topluşu”, bugün Türkiye’deki TBMM’ye benzer amaçla kurulmuş. Elbette “özerk” bir devlet olduğu için, tam bağımsız değil ve kendi yasama – yürütme – yargı organlarını hakkıyla oluşturamıyor. Fakat var olan “Gagauz Ana Kanunu” çerçevesinde ülke içerisinde düzeni sağlamayı başarabiliyor. Sonuçta Moldova Cumhuriyeti’ne bağlı olsa da, “özerk” bir devlet için işlevini yerine getirebiliyor diyebiliriz.

3. Eski Türkler, “kurt” için “börü / böri” derlerdi. Bu sözcük, bugün de bazı Türk Lehçelerinde yaşamaktadır. Hatta Anadolu’da bile bu sözcüğün kullanımına rastlamak mümkündür. Fakat bir dönem “börü” yerine “kurt” denmeye başlanmasının muhakkak ki mantıklı bir açıklaması vardır. Bildiğimiz üzere Türkler kurdu “ata” olarak kabul etmiş ve ona saygı duymuşlardır. Bunun için onu ilk ve öz adı olan “börü” yerine başka bir adla adlandırmak istemişlerdir. Nasıl ki bir kişinin babasının adı “Soner” iken, kişi ona adıyla değil de saygısını göstermek amacıyla “baba” diye sesleniyorsa; Eski Türkler de “börü” yerine “kurt” diyerek saygılarını dile getirmeye çalışmışlardır. Gagauzlar ise, “kurt” demeyi de bırakıp onu Farsça kökenli “canavar” sözcüğüyle adlandırmışlardır. Bu değişikliklerin hepsinin temelinde, Türklerin kurdu ata kabul edip, ondan çekinmeleri vardır.

“Geniş bölgelere dağilmiş olan Yahudi halkının bütün yaşanmış tecrübelerinden hiçbir tanesi Hazarlarınkinden daha olağanüstü değildir.”
– Nathan Ausubel, Pictorial History of the Jewish People (1953)

“Hazar halkı ortaçağı için değişik bir fenomendi. Yabani ve göçebe kabileleriyle donanmış Hazarların, gelişmiş devletlere ait bütün avantajları vardı. Yapılanma, hükümet, geniş ve başarılı ticaret ve kalıcı ordu, O zamanlarda geniş fanatiklik ve cahillik onların Batı Avrupa’daki idaresine karşi koyduğu zaman, Hazar devleti adaleti ve hoşgörüsüyle ünlüdü. İnançlari için eziyet çekmiş insanlar her yönden Hazar İmparatorluğuna siğınmışlar, Avrupanın karanlık ufuklarında yıldız gibi parladı ve hiç bir iz birakmadan soldu.”
– V. V. Grigoriev (1835; 1876 ‘lı kitabı Rossiya i Aziya, “O dvoystvennosti verkhovnoy vlasti u khazarov” yazısı, 66’ncı sayfa)

“Gerçi Museviler her yerde hüküm altındaydılar, ve dünyanin çoğu yerinde eziyet çekmiş, ortaçağin içinde bir tek Hazar İmparatorluğunda Museviler kendi hakimiyetini sürmüşler…. Dünyadaki baskı altında olan Museviler için, Hazarlar gurur ve umut kaynağıydı onların varlığı ispatlandı ki Tanrı insanını tamamen terk etmedi.”
– Raymond Scheindlin, The Chronicles of the Jewish People (1996)

Hazarların tarihi bize büyüleyici bir örnek olarak Musevi hayatın ortaçağlarda nasıl gelişdiğini gösterir. Tüm Hıristiyan Avrupada Musevilerin eziyet çektiği zamanda, Hazar İmparatorluğu bir umut feneriğdi. Hazar Kağanların hoşgörüsüyle Museviler çok büyük gelişme gördü, İmparatorluğuna Bizans ve Pers mültecilere davette bulundular. Bu mültecilerin etkisi ile Hazarlar Musevi dinini hoşgördüler ve çoğu Museviliği benimsediler.

Hazar hakkındaki bilgilerinin çoğu güvenilir Arap, İbrani, Ermeni, Bizans ve Slav kaynaklarından gelir. Hazarlar hakkında büyük miktarda arkeolojik tanıtlar vardır. Bu tanıtlar Hazarların çeşitleri görünüş, ekonomik, sanatlar, ticaret, tarım ve balıkçılık vede ölülerin defnetme uygulamasını gösterir.

Soy: Hazar Türklerin kaynağı orta Asyadaydı. İlk Türk kavimlerinde çok çeşit vardı. Moğol fetihlerden önce çoğunlukla kırmızımsı saç vardı. Hazarların orijinal inançları Şamanlıkdı, dilleri Türkçe ve hayatları göçebeydi. Sonradan, Hazarlar Musevilik, İslamiyet ve Hıristiyanlık dinlerini benimsedi, İbranice ve Slav Dillerini öğrendi ve tüm kuzey Kafkas ve Ukraynadaki şehirlere yerleştiler. 5’inci ve 13’üncü asır arası 800 senelik zamanda Hazarların büyük tarihinde etnik bağimsızlık göründü.

Güney Rusyada olan Hazarların 6’ncı asırdan evelki tarihi belirsizlik içindedir. 550 ve 630 yılları arası Göktürk İmparatorluğun bir parçasıydı. 7’inci asırların ortasında iç savaşlar yüzünden Göktürk İmparatorluğu sona erdi, Hazarlar bağımsızlığını başarı ile ele aldılar. Hazarların Kağanlığı ve politik sistemi yine Göktürklerden geldi bunun bir örneği Hazar Kağanın tevali.

Politik güç: Hazar İmparatorluğun en yüksek derecesinde, güney Rusya, kuzey Kafkaslar, doğu Ukrayna, Kırım, batı Kazakistan ve kuzey batı Özbekistan bölgeleri hükümü altındaydı. Sabar ve Bulgar gibi diğer Türk gruplar 7’inci asırda Hazarların yetkisi altına girdi. Hazarlar bazı Bulgarları (Asparuhun liderliği ile) bugünkü Bulgaristana zorla teşvik ettiler, bazı Bulgarlar Volga nehrinin üst kısmına göç ederek bağımsız Volga Bulgaristanını kurdular. Hazarların diğer kavimlere en büyük hakimiyet sürdüğü zaman 9’uncu asırdı, Slavlar, Macarlar, Peçenekler, Burtalar, kuzey Kafkas Hunları ve diğer kavimler kontrolu altındaydı ve bu kavimlerden vergi alınırdı. Tüm bölgenin Hazarların yetkisi altında olduğu için, o bölgenin denizi “Hazar Denizi” diye isimlendirilmiş, bugün bile Türk dileri, Farsça ve Arapçada bu isimle bilinir (Arapçada, “Bahr-ul-Khazar”; Farsçada, “Daryaye Khazar”).

Dolaylı olarak bugünkü Bulgaristanın kuruluşuna sebep olan Hazarlar, Avrupa ilişkilerinde daha önemli bir rol oynadılar. İslam dünyası ve Hıristiyan dünyası arasında tampon bölge haline girerek Hazarlar İslamiyetin kuzey Kafkaslardan fazla ilerleyişini durduruldu. Bunun başarısına 7’inci asırın sonu 8’inci asırın başında Arap-Hazar savaşları oldu. Bu savaşların dolayısıyla Kafkaslar ve Derbent Kenti Hazar ve Arapların arasındaki sınır oldu.

Kentler: Hazarların ilk başkenti Balancardı, Verkhneye Chir-Yurt arkeolojik sitesi ile bilinir. 720’lerde Hazarların başkenti Samandar oldu. Kuzey Kafkasların kıyılarına yakın, güzel bahçeleri ve üzüm bağları ile meşurdur. 750’de başkent Volga Irmağin kenarında olan İtil’e geçti. Ortaçağlarda “İtil” Volga Irmaği diye bilinirdi. İtil en az 200 sene daha Hazarların başkentiydi. Hazarların büyük ticaret merkezi olan Hazara, başkent İtil’e yakındı. 10’uncu asırın başinda Hazaran-İtil’in nufüsün çoğu Müslüman ve Musevi vede az sayıda Hıristiyan vardı. Başkentde çok Cami vardı. Yakında olan adada Kağanın sarayı vardı. Bu ada etrafı çember halindeydi, kiş vaktinde Hazarlar başkentde kalıyordu, ilkbahar ve yaz vaktinde etrafında olan bozkırlarda tarla sürerler idi.

Ukrayna’nın başkenti Kiev, Hazarlar tarafindan kuruldu. Kiev Türkçe’ye ait bir kelimedir (Kuyu Ev). Musevi Hazar topluluğu Kiev’de yaşıyordu. Musevi Hazar topluluğun diğer yaşadığı kentler Çerson, Kerç, Feodosya, Fanagorya ve Sari Kaleydi. Bu kentlerin yöneticileri çoğu zaman Musevilerdi. 834’de Don ırmağında önemli bir kale kuruldu. Bu kale Bizans ve Hazarlar ile beraber kuruldu, kuruluşunda bizans muhendis Petronas Kamateros hizmette bulundu.

Uygarlık ve ticaret: Hazarların başlıca ürünleri pirinç ve balıkdı. Ayrıca Hazarlarda arpa, buğday, karpuz, kenevir ve salatalık üretilirdi. Volga Irmağın etrafındaki bölgeler çok verimliydi, Hazarlarda az yağmur olduğu icin bu bölge çok önemliydi. Kürk ihtiyaçlarını karşılamak için tilki, tavşan ve kunduz avlanıyordu.

Hazar İmparatorluğu Avrupa ve Asya’yı bağlayan önemli ticari yoldu. Misal olarak, “İpek Yolu” Çin, Orta Asya ve Avrupa için önemliydi. Hazar ticari yollarında ipek, kürk, balmumu, bal, mücevherat, gümüş eşya, madeni para ve baharat ticareti yapılıyordu. Pers’in Musevi Radhanit işadamları İtil’den geçerek batı Avrupa, Çin ve diğer ülkelere girdiler. İpek Yolu ticaretinden İranlı Sogdan’larda yararlandı, lisanları ve alfabeleri Türkler arasında kullanıldı. Hazarlar Horosan (kuzey batı Özbekistan), Volga Bulgaristan, Azerbaycan ve Pers ile ticari ilişkiler kurdular. Hazarların çifte kraliyet sisteminde, Kağan üstün liderdi ve Bey siviller arasında liderdi. Kağanlar Türklerin Asena ailesinden geliyordu, ortaçagın başlangıcında diğer Orta Asya devletlerine Kağanlar vermişlerdir. Hazar Kağanları Bizans, Abbas, Macar ve Ermeni liderler ile ilişki kurdular. Bir miktarda Hazar Kağanları Hazarların dinine etki oldular, yine de diğer dinlere tölerans gösterdiler, Kağanlar Musevi dinini kabul ettikleri zaman Hıristiyan Rumlar, putperest Slav ve İranli Müslümanlar egemenliklerinde kalıyorlardı. Başkentlerinde Hazarlar yedi kişi ile yüksek mahkeme kurdular, her dinin temsilcisi vardı (çağdaş Arap tarihe göre, Hazarlar Tevrat ile hüküm gördüler, başka kavimler diğer kanunlar ile hüküm gördü).

Arkeolojik tanıtlara göre eski tarihden bu yana Yahudi topluluklar Kırımda yaşamıştır. Kırımın Hazar kontrolü altına geldiği çok önemlidir. Persli Mazdaklarından kaçan Yahudiler Kırımdaki Yahudi topluluklara sonradan eklendi, Bizans İmparatorları Leo III ve Romanus I Lekapenus’un eziyetlerinden kaçan Yahudiler. Al-Mesudi, Schechter mektupları ve Saadiah Gaon’a göre bugünkü Özbekistan, Ermenistan, Macaristan, Suriye, Türkiye ve Irakdan Hazar İmparatorluğuna göç ettiler. Arap yazarı Dimaşki’ye göre bu göç eden Yahudiler dinlerini Hazar Türklerine teklif ettiler, Hazarlar kendi dinlerinden vaz geçip Museviliği kabul ettiler. Hazarların din değişimine Yahudi Radhanit işadamlarının etkisi oldu. Hazarların Museviliği kabul etmeleri belki bağımsızlığının bir politik simgesiydi, Hazarlar Müslüman halife ve Hıristiyan Bizans İmparatorluğun arasındaydı.

Bulan Kağan ve Obadiah Kağanın önderliği ile, Hazarlar arasında ortodoks Musevilik yayılmış, 860’da Bizansın etkisi ile Sent Siril Hazar İmparatorluğuna gelerek Hazar halkını Hıristiyanlığa teşvik etmeye başlamış fakat sonunda başaramamış çünkü Hazarlar Museviliğin temel esaslarını benimsemişlerdi. Buna rağmen Sent Siril Slavların çoğunu Hıristiyanliğa benimsetti. Musevi, Hıristiyan ve Müslüman temsilcileri ile görüşerek, 838’de Bulan Kağan Museviliği benimsedi. Hazar esaleti ve genel halk Museviliği benimsedi. Sonradan Obadiah Kağan Hazar İmparatorluğunda Havralar ve Musevi okullar açtı. Hazarlara Mişna, Talmut ve Tevrat çok önemli oldu. 10’uncu asırda Hazarlar ibrani harfler ile yazmaya başladı. O asırdaki mühim dökümanlar İbrani dilinde yazılmıştır. Ukraynalı Profesör Omeljan Pritsak’in tahminine göre Hazar İmparatorluğunda 30,000’e kadar Musevi yaşıyordu 10’uncu asırda. İsveçli parabilimci Gert Rispling 2002’de bir Hazar Musevi parası buldu.

Genelde, Hazarlar hoşgörülü ve verimli bir toplulukdu, dünyanın her yer ile ticari temasda. Hazarların sanatkâr ve sanayi yeteneklerini gösteren çok eserler kaldı.

Gerileme ve yıkılma: 10’uncu asırda, İskandinav hakimiyeti altında olan doğu Slavlar birleşdi. Prens Oleg tarafından yeni devlet kuruldu, Kievli Rus. Hazarların çifte kralıyet sistemini benimsediler. Hatta Rus Prensleri Kağan rütbe ismini aldılar. Çernigov, Gnezdoro, Birka (İsveç) ve Kiev’deki Viking mezarlarında arkeologlar Hazar veya Hazar tipinde eşyalar buldular (giyisi ve çömlek). Kievli Rusda yaşayanlar kanuni sistemlerini Hazar tipinde kurdular. Doğu Slav lisanın bazı kelimeleri Hazar Türkçesinden geldi: Örneğin, bogatyr (“cesur şovalye”) Hazar kelimesi bağatur‘dan geliyor.

10’uncu asırın sonunda ve 11’inci asırın başında Hazarların eski karaları Rusların eline geçti. 965’de en yıkıcı yenilme oldu, Rus Prensi Svyatoslav Sarı Kale istihkamını fethetti. İki sene sonra İtil’i fethetti, bundan sonra seferi Balkanlara geçti. Ülkelerin kayıbına rağmen, Hazarlar kaybolmadı. Bazıları batıya doğru Macaristan, Romanya ve Polonyaya göçederek diğer Yahudi topluluklarla karıştılar. Timothy Miller, 11. yy. civarında Musevi Hazarların Bizans İmparatorluğu’ndaki Pera Yahudi cemaatinin üyesi olduklarını keşfetti. (bkz: Timothy S. Miller, “The Legend of Saint Zotikos According to Constantine Akropolites,” Analecta Bollandiana c.112, 1994, sayfa 339 – 376)

Daha fazla araştırma için tavsiyeler. Hazarlar hakkında bazı yararlı basılmıs kitablar ve dökümanlar.

Bir Türk İmparatorluğu: Hazar Yahudileri Yazar: Kevin Alan Brook (Nokta Kitap, İstanbul, 2005).

Bozkurt selamı Hıristiyan asıllı çıktı!

Ülkücülerle özgünleşen Bozkurt selamının aslında Hıristiyan Türklerden, Müslüman Ülkücülere miras olduğu ortaya çıktı.

İşte bozkurt selamı gerçeği

MHP’lilerin ünlü ‘bozkurt selamı’nın sırrını, gazeteci Hakan Akpınar ‘Kurtların Kardeşliği’ adlı kitabında anlattı. Kitaba göre, ülkücülerin selamlaşma ve zafer işaretini Türkiye’de ilk olarak 1984 yılında Ankara’ya gelen Gagavuz Kültür Bakanı Maria Marunoviç kullandı. Zira bu işaret, Hıristiyan Gagavuz Türkleri’nin bin yıldır kullandığı bir selamdı. Alparslan Türkeş de 1992’de Azerbaycan’da katıldığı bir mitingde Azeri Lider Elçi Bey ile birlikte bu işareti kullanarak selam verdi. Ve kısa sürede bu işaret ülkücülerin ‘bozkurt selamı’ olarak yerleşti. Kitapta bir de ülkücü terminolojinin açıklandığı sözlük var:

Kızılelma: Cihan hakimiyetinin simgesi olan kavram.

Reis: Teşkilat önderlerine ve üniversite gençlik liderlerine verilen gayri resmi unvan.

Tabutluk: Bir çeşit işkence hücresi. Ülkücüler, tabutlukla ilk kez 1944 Mahkemeleri sürecinde tanıştı.

Taş Medrese: Yusufiye olarak anılan cezaevlerinin diğer adı. Hoca Ahmet Yesevi’nin medreselerine atıfta bulunuluyor.

Turan: Tüm Türk devletlerinin bir bayrak ve devlet altında toplanması ülküsü.

Vatan

Türk bilimadamlarının araştırması, tarihi bir gerçeği gözler önüne serdi

Erzurum Atatürk Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Tahsin Parlak, halı ve kilim motiflerini araştırmak için gittiği Kazakistan’da, Orta Asya’da yaşayan Türkler’in Kıpçaklar aracılığıyla Avrupaya taşıdıkları kültürün izlerini buldu. Yrd. Doç. Dr. Parlak, 6 yıllık çalışmanın sonunda yazdığı `Tur-an yolunda Aral’ın sırları’ kitabıyla Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı’nın (TÜRKSAV) 2007 yılı `Türk Dünyası’na hizmet ödülü’nü aldı. Yrd. Doç. Dr. Parlak, “Orta Asya’daki kaya resimlerinden yola çıkarak, tarihi İpek Yolu’nu kuran Kıpçak Türkleri’nin ticaret yoluyla kültürlerini Roma’ya oradan da Avrupa’ya yaydıklarını tespit ettim. Bugün Hıristiyan aleminin dini sembolü olan haç, Almanya’da ve birçok Avrupa ülkesinde bereket Tanrıçası sembolü olarak kullanılan Simurg kuşu gibi bir çok ögenin, binlerce yıl önce Türkler tarafından kullanıldığı ortaya çıktı” dedi.

Atatürk Üniversitesi ile Türk İşbirliği Kalkındırma İdaresi Başkanlığı’nın (TİKA) Kazakistan’da 1999 yılında başlattığı `Aral Bölgesi El Halıcılığını Geliştirme Projesi’ni yürütmek üzere bu ülkeye giden Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekan Yardımcısı, Geleneksel Türk El Sanatları Bölüm Başkanı Yrd. Doç. Dr. Tahsin Parlak, halı, kilim motiflerini incelerken Türk tarihiyle ilgili saha çalışması yapma imkanı buldu. Yaklaşık 4 yıl bölgede kalan Yrd. Doç. Dr. Parlak, halı ve kilimlerde kullanılan motiflerin her birinin birer damga olduğunu, bunların kökünün Orta Asya’daki kaya resimlerinde olduğunu öğrenince araştırmalarını bu yönde genişletti. Kazakistan’da araştırma yaparken, kimliği belirsiz kişilerin bıçaklı saldırısından pencereden atlayarak kurtulduğunu anlatan Yrd. Doç. Dr. Parlak, üç omurgası kırıldığı için bir süre hastanede tedavi görmek zorunda kaldığını söyledi.

“TURAN YOLU, İPEK YOLU OLDU”

Son buzul döneminden sonra insanların Orta Asya’daki Turan ovası civarında yeniden hayata başladıklarını kaydeden Yrd. Doç. Dr. Tahsin Parlak, “Bu bölgede yaşayan insanlar, Kıpçak Türkçesi’nde `an’ olarak nitelendirilen hayvanları, yine hayvanların şahı olan Şahan’ı, kartalı ve diğer kuşları evcilleştirerek, günlük hayatta yararlandılar. `Turan yolu’nu daha sonra `İpek Yolu’, `Baharat Yolu’ ve günümüzde de `Enerji yolu’ adını aldı” diye konuştu.

“`HAÇ’ VE `SİMURG KUŞU’ TÜRKLER’DEN AVRUPA’YA GEÇTİ”

Halı ve kilimlerdeki motiflerde özellikle Dış Oğuz’u temsilen Ok damgası, İç Oğuz’u temsilen Oğ damgasını ve ikisinin karışımından meydana gelen Oğuz damgasını saptadığını kaydeden Yrd. Doç. Dr. Parlak şunları söyledi:

“İç Oğuz’un kullandığı Oğ damgası, çadır evlerin (keçe- Kiyüz evler) tepe penceresinin formunu teşkil eden motiftir. Söz konusu motif günümüz Kırgızistan’ının bayrağında da karşımıza çıkmaktadır. Dış Oğuz’lar ise dünyanın dört bir tarafına turlanıp gittikleri için Ok damgasını kullanıyorlardı. Dış oğuzların bilinen diğer ismi de Kıpçaklar’dır. İpek Yolu’na hakim olan Kıpçaklar, gittikleri yerlere bu motifleri götürdüler. Bu motifler içerisinde özellikle güneşi temsil eden `Oz’ damgası yani çarkıfelek, Avrupa’da gamalı haç olarak karşımıza çıkıyor. Dış Oğuz’un Ok damgası ise, Kıpçakların bir kısmının Hristiyan olmasıyla birlikte 3’üncü yüzyılda Avrupa’ya taşınıyor. Oğuzlar’ın güneş damgası Tunç devrinde Azerbaycan’daki kaplarda, Erzurum’un Oltu İlçesi’ndeki koç ve koyun heykellerinde bulunurken, `Ok’ damgası ise Kıpçaklar Hristiyan olduktan sonra Avrupa’da haç olarak kullanılmaya başlanıyor. Hristiyan aleminin simgesi olan haçı Türk dünyasının halı ve kilim dokumalarında, yine Ahmet Yesevi Türbesi’nin tuğla dekorasyonu arasında görebilirsiniz. Yine yarısı kartal, yarısı pars olan Dış Oğuz’un ongunu Simurg kuşu figürü, İpek Yolu’nun her yerinde karşımıza çıkıyor. Tataristan ve Hakas Devletleri’nin arması, Kazakistan’ın milli simgesi olan Simurg, Hunlar’dan itibaren bir çok Türk Devleti’nin yanı sıra Roma’nın kurucusu Tursakalardan meydana gelen Etrüksler aracılığıyla İtalya’da ve Almanya’da kullanılmaktadır. Türkistan’da bulunan Bayındır’dan İzmir’deki Bayındır’a getirilerek gemilere yüklenen mallar, Kıpçaklar tarafından deniz yoluyla İtalya’ya taşınıyordu. Böylece Kıpçaklar, kültürlerini de Avrupa’ya aktarıyordu. Orta Asya’daki Turan Denizi’nin Ege’de Tiran Denizi olarak karşımıza çıkması da bunlara örnek teşkil ediyor. Orta Asya’daki kaya resimleriyle İtalya ve bu bölgedeki amblemlerin sırrı budur.”

`KURUYAN ARAL GÖLÜ’NDE TÜRK İZLERİ’

Orta Asya’da araştırma yaparken Aral Gölü’nün kuruması sürecini yaşadığını aktaran Yrd. Doç. Dr. Parlak çalışmalarının sonucuyla ilgili şu bilgileri verdi:

“Küresel ısınmanın had safhada olduğu bölgedeki kuruyan gölün tabanında Türk kültür tarihinin izleri çıktı. Özellikle Aral’ın 25 metre derinliklerinde, Korkut Ata Devlet Üniversitesi’nin yürüttüğü kazılar sonucu ortaya çıkarılan Kerderi Bölgesi’ndeki Kerderi kümbetleri ve arkeolojik kalıntılar Anadolu’dakilerle aynı. Turan yolunda yaptığım gezilerde Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki kiliselerin de Kıpçak Türkleri’nin menzil kiliseleri olduğunu tespit ettim. Çünkü Kazakistan’daki Akiler’in, bu günkü ismiyle Ahi teşkilatının ilk kuruluş yeri buradır. Bu teşkilatı incelediğim zaman Osmanlı Devleti’ni 600 sene ayakta tutan etkenin bu ahilik teşkilatı olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu Ahilik merkezi incelendiğinde, Kıpçaklar’ın Aral’daki Akkurgan’dan başlayıp Selçuklu’nun başkenti Cankent’ten, o bölgeden hareket ederek Anadolu’ya iki koldan geldiklerini görüyoruz. Müslüman olan Oğuzlar Türi-İlkmen/Türkmen adını alarak Selçuklular’ı oluşturup Anadoluya ilerlerken, Hristiyan olan Oğuz ve Kıpçaklar ise Gürcistan üzerinden ilerleyişlerine devam ediyorlar. Bu arkeolojik ve etnografik bulgular biraraya geldiği zaman, Türkler’in dünya medeniyetine hangi katkıları olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Fakat bu Ahilik yolu dediğimiz İpek Yolu zamanla gözden kaçmış. Oysa ki Kıpçak boyları olan Çıldır Atabekleri, 1576’ya kadar Hristiyan olarak yaşamış, Lala Mustafa Paşa’nın Erzurum’a vali olmasından sonra Müslümanlığı seçmişlerdir. Çıldır Atabekleri, müslüman olduktan sonra Ahilik sistemiyle yaptıkları menzil kiliselerinin yerine menzil külliyelerini oluşturuyorlar. Böylece kültürün devam etmesini sağlıyorlar.”

`3 HİLAL, 3 KÜLTÜRÜ TEMSİL EDİYOR’

Türklerin üç kültürün mensubu olduğunu vurgulayan Yrd. Doç. Dr. Tahsin Parlak, bu konuda da şunları söyledi:

“Osmanlı Devleti’nin bayrağında yer alan üç hilal, bozkırdaki yarı göçebe hayatı temsil eden Akkır’ı, İpek Yolu’nu anlatan Akyol’u ve ince şehir hayatını gösteren Akkurgan’ı simgeliyor. Ve bu ince şehir hayatıyla kültür ve medeniyetin beşiği durumundayız. Ancak bugün Batı, bizi yalnızca bozkır hayatıyla ön plana çıkarıyor. Orta Asya’daki kaya resimleri incelenirse, Türkler’in binlerce yıl önce Bering Boğazı’nı nasıl aştığını, dünyaya nasıl ulaştığı görülür. Yaptığım çalışmalar bir başlangıç, bu konu daha geniş bir şekilde araştırılmalı ve Türkler’in dünya medeniyetine olan katkıları gün yüzüne çıkarılmalıdır.”

Orta Asya’daki Tur-an yolundan, Akdeniz’de, Avrupa’da hatta Amerika yerlilerine kadar giden araştırmalar sonrası, bölgedeki etnografik malzemeleri birleştiren Yrd. Doç. Dr. Parlak, yazdığı 528 sayfalık `Turan yolunda Aral’ın sırları’ kitabıyla TÜRKSAV’ın Türk Dünyası’na hizmet ödülünü aldı.

Tags: