'Gecmis zaman olur ki, hayali cihan deger.'
1942 senesinin ilkbahari idi, Kabatas Lisesi'ni bitirmek uzere idim, ben de diger arkadaslarim gibi egitimin bu kismindan sonra ne olacagimi dusunmeye baslamistim. Ne olmak istedigimi biliyordum, kucuklugumden beri hep muhendis olmak isterdim; iste simdi artik bunun hakikat olabilmesi icin onumde bir firsat vardi.
Simdi nasil oldugunu bilmiyorum amma, o senelerde bu pek kolay degildi, cunku o zamanlar ismi Yuksek Muhendis Okulu olan bugunku ITU, Turkiye'de o derecede mevcut olan tek ve cok muteber bir muessese idi, ve buna ilaveten Muhendislik de cok makbul bir meslek oldugundan, tipik olarak yuksek olan muracatlarin, imtihanla, ancak % 10'u okula alinabiliyordu.
Okulun muteber oldugundan bahsettim. Tabiati ile bunun sebeplerini biraz da gecmiste aramak lazim. 1773'den itibaren birtakim askeri hezimetlerin neticesinde Osmanli ordu ve bahriyesini kuvvetlendirmak icin "Muhendishane-i Berri-i Humayun" ve " Muhendishane-i Bahri-i Humayun"un kurulmasi ile baslayan askeri muhendis egitimi, bilahare Abdulhamit II tarafindan "Hendese-i Mulkiye" ismi ile sivil olarak devam ettirilmis, 1934'de Cumhuriyet devrinde, isim "Yuksek Muhendis Okulu" olarak degistirilmis ve 1944'de de "Istanbul Teknik Universitesi" olarak son ismini almistir.
Asikardir ki Muhendishane devrinde, mezunlarin az olmasiyla beraber, hemen hemen hepsi Devlete hizmet etmis, bilahare sivil olarak mezun olanlar ise bir tercihle karsilastiklarinda son zamanlara kadar Devleti secmislerdir. Cunku, birincisi, Ikinci Dunya Harbininin bitimine kadar, ve daha da oteye cogunlukla ekonomik faaliyetin buyuk bir kisminin devletin elinde olusu, ikincisi ise, Okulun egitim sisteminin konumu ve okula Turkiye'nin her tarafindan gelen talebelerin, okulda parasiz leyli oarak okumalarina mukabil muayyen bir zaman devlete hizmet taahhudunde bulunmalari idi.
Turkiye Cumhuriyeti kuruldugunda, kurucularinin disinda, yeni Devleti yeni usullere gore yurutecek simdi burokrat dedigimiz okumus idarecilere buyuk bir ihtiyac vardi. Suratle okullar kurulmus, bunlardan diploma alanlar istedigi takdirde hemen Devlet hizmetine alinabilmisti ve hizmetlerine mukabil de aldiklari tazminat da o zamanin olculerine gore oldukca yuksekti. Turkiye'de kullanilan, "kapi kadar diplomasi" olmasi tabiri o zamandan kalmadir,muhim olan bir "diploma" sahibi olunmasi idi, diploma egitim kalitesine nazaran oncelik tasiyordu.
Bu zamanlarda tipik olarak bazen "oglumun kapi kadar diplomasi var amma, bir turlu is bulamiyor" diye sikayetleri duymak mumkun, bu husus, bu devirde hakli olarak kalitenin yavas yavas diplomaya nazaran oncelik kazanmasindan ibarettir. Artik Turkiye'nin de, Batida coktandir yerlesmis olan "diplomanin sadece bir potansiyeli ifade ettigini bunu da kinetik enerjiye cevrilmesinin diploma sahibine ait oldugu" anlayisina ayak uydurmasindan baska bir care yoktur.
Tekrar kirkli senelere donecek olursak, "diploma" sahibi olanlar icinde ITU'lulerin ozel bir durumlari vardi: bir kere yukarida ifade ettigim gibi Okula girebilenler Turkiyenin en secme Lise mezunlari idiler, ITU'ye girme arzulari da cogunlukla, Muhendisligin meslek olarak, yapici ve yaratici olmasi ve bu vasita ile milliyetci hislerle yetismis bu genclerin Turkiye'ye muspet bir sekilde katkida bulunmasi arzusu idi.
Ilaveten 1944'den evvel girenlerin,alti senelik ve mufredati (curriculum) zor olan bir egitimden gecmeleri icap etmekte idi. Ornek olarak Fransa' daki "Ecole de Ponts et Chaussee"yi alan Yuksek Muhendis Okulunda neler okumadik ki: her turlu temel, kimya dahil bilgilere ilaveten Insaat Muhendisligi Bolumunde bu meslege ait her sey; beton, celik, kargir (masonry) yapi ve koprulerden tutun da, yol, demiryolu, tuneller, yapi isletmesi, muhendislik ekonomisi, yabanci dile kadar her sey, staj olarak da ayrica marangozluk ve yapilarda tugla ile tas orgusu ogretilirdi. Yapi Isletmesi Hocamiz Ali Fuat Berkman'in, derslerinde bize insaat santiyelerinde isci adedine gore yapilmasi gereken ekmek firini planlarini ogrettigibunlari sinavlarda da sorardi cay veya suyu kaynatip icmemizi tavsiye ettigi hic aklimdan cikmaz. Tabiati ile butun bu yukardakiler o zaman kalite egitim sayiliyordu.
Bu sistem Turkiye icin o zaman "bicilmis bir kaftan"di, o zamanlar suratle kalkinma ihtiyacinda olan fakat egitilmis elemanin eksik oldugu memlekette "her derde deva" kisilere ihtiyac vardi, ve bu boslugu da ITU-lulerin sorumlu bir sekilde doldurmalari bekleniyordu.
O zamanlar, ITU ister istemez Devlet'e ,onu idare edecek yuksek eleman temin eden bir muessese haline gelmisti. Bugun bile ITU'nun, bir Cumhurbaskani, Basbakan, rahmetli bir Cumhurbaskani, bir cok bakan ve milletvekilleri sahsinda, Turkiye politikasina katkisi asikardir.
Fakat ayrica pek bilinmeyen bir husus da billhassa 1950'lere kadar mezun olanlarin, bilahare Karayollari'nin, Devlet Su Isleri'nin, Elektrik Etud Idaresi'nin, Agir ve Hafif Sanayi insaat ve isletmelerinin ve Milli Banka 'larin basi ve mensubu olarak Turkiye alt yapisinin sekil almasinda buyuk katkilari olmasidir.
Simdi tekrar 1942'ye donmek istiyorum. Turkiye disinda Ikinci Dunya Savasi butun siddeti ile devam ediyordu, bir sene evvel Hitler'in ordulari nerede ise butun Avrupa'yi isgal ettikten sonra, 1941'in Nisan ayinda yenilgiye ugramakta olan Italyanlara yardim maksadiyla Yunanistan'a girmis, bu suretle savas Turkiye sinirlarina kadar dayanmisti.
Bir tedbir olarak Meric uzerindeki kopruler ucurulmus, ordu hazir bir duruma getirilmisti. Ne olacagi belli degildi; umumiyetle Almanlarin, Turklerle Birinci Dunya Harbi'nde muttefik olmalarindan dolayi Turkiye'ye dokunmayacaklari kanaati vardi. Istanbul "karartma" altinda idi, yani gece tamamiyla karartilmasi icap ediyordu, evlerde pencerelere isik gecirmeyen perde takilmasi mecburiyeti vardi,tramvaylarin lambalari maviye boyanmisti. Istanbul hic alisilmamis bir sekilde geceleri karanliga gomuluyordu.
Ayrica hudutlarin kapali olmasindan oturu, kahve ve seker ortadan kalkmis, ekmek karneye baglanmisti, cay vardi amma kuru uzumle iciliyordu, arada bir pekmez bulmak mumkundu; bu sikintilara katlanmaktan baska care de yoktu. Nihayet Hitler'in bir mektupla o zamanin Cumhurbaskani olan Ismet Inonu'ye Turkiye'ye hucum etmeyeceklerini bildirmesiyle,tehlike atlatilmis oldu.
Bunlari anlatmaktaki maksadim, o zaman talebe olan bizlerin ne gibi sartlar altinda okumakta oldugumuzu belirtmek icindir.
Nihayet zorlugu ile taninan, yani hocalarindan kolaylikla gecme notu alinmayan Kabatas Lisesi bitmis, girdigim Yuksek Muhendis Okulu sinavlarini da kazanarak, Muhendis olma yolunda ilk adimi atmis bulunuyordum. Hic unutmam, kazandigimin haberini alinca cok sevinmis fakat bunun yaninda da Muhendis oluncaya kadar asgari bir alti sene daha okumak icap edecegini dusunerek uzulmustum.
1942'de okulun dort bolumu o zaman fakulte denmiyordu vardi: Insaat, Makina, Elektrik ve Mimarlik. Ben Makina'yi secmistim, diyeceksiniz ki neye dayanarak ? Gayet basit; kafamda makina imalatinin insaat muhendisligine nazaran daha enteresan olacagi fikri vardi. Kimse bana o zaman benim dusundugum makina imalatinin Turkiye'de mevcut olmadigini soylemedi ki. Simdi bilmem nasil amma, o zaman Okul'a girerken sube secilmesi, formda o haneye isaretten ibaret idi.
Bir sene sonra fikrimi degistirerek Insaat subesi'ne gectim. Turkiye Cumhurbaskani Suleyman Demirel ile ayni sene okula girmistik.
O zaman Okul Gumussuyu'ndaki binadan ibaretti, bizim kaldigimz yurt binasi da onun bitisiginde idi, butun talebe adedi tahminen 700 kisiden ibaretti, herkes az cok sinifinin disindakilerini de tanirdi, agabeylerimize saygimizi esirgemezdik, leyli olan arkadaslar olarak alti sene beraber yatip beraber kalktigimiz icin bircoklariyla kardeslik derecesine varan bir yakinligimiz vardi. Bu kadar sene sonra dahi 1948-49-50 mezunlari 'nin senelik bulusma ve her ay beraber bir yemek yeme toplantilari vardir.
Okul yillarina ait her ne kadar bir cok yazilacak sey varsa da, bircoklarimiza, Turkiye'deki Insaat Muhendisligi'ne bakis acisi bakimindan buyuk tesiri olan baska bir tecrubeden bahsetmek istiyorum.
1945 yilinin ortasinda Ikinci Dunya Savasi bitmis, Almanya ve Japonya yenilgiye ugramis, Avrupa ekonomik bakimindan adeta sifira inmis, Turkiye cok sukur bu savasin disinda kalmis, amma tabii olarak ekonomisi duraklamisti. Savasin neticesinde ortaya yalniz Amerika ve Sovyet Rusya olarak iki superguc ortaya cikmis, Bati Avrupa Amerika'nin, Dogu Avrupa ise Rusya'nin yorungesine girmisti. Sovyetler bu yorungeye Turkiye ve Yunanistan'i da almak icin tazyik etmeye baslamislardi. O zaman Amerika'nin Baskani olan Truman, tehlikeyi gorerek, 1947'de, Truman Doktrini diye anilan, Turkiye ve Yunanistana 400 milyon dolarlik bir yardim programini Kongre'den gecirtmis, bunu da Marshall Programi takip etmisti.
Bu programlarin Turkiye'ye en buyuk faydasi, askeri ihtiyaclarinin disinda, Karayollari insaat programlarinin baslatilmasinda olmustur. Tabiidir ki ilk hedef olarak stratejik yollara ehemmiyet verilmis, Bati'yi Dogu'ya, Akdeniz'i Karadeniz'e birlestirme hedefi gudulmustu. Amerika'dan gelen uzmanlarin yardimi ile, mevcut olan ve butcesi de pek fazla olmayan "Sose ve Kopruler Mudurlugu" yerine, Bayindirlik Bakanligi'na bagli olarak Devlet Karayollar Umum Mudurlugu kurulmus, Amerika'da kullanilan guzergah ve insaat standartlari kabul edilmisti.
O zamana kadar Turkiye'de agir nakliyatin cogunlugu demiryolu ile yapilmakta olup, otomobil ve kamyon azligindan yol insaatlarina ehhemiyet verilmemis, yollar da cogunlukla kazma kurekle yapildigi icin, maliyeti asgari tutabilmek icin, yol guzergahlari her Insaat (Civil) Muhendisi'nin bildigi, "sifir cizgisinden" , cok kucuk bir yaricapla gecirilmekte idi. Onu icindir ki anayollar bile daglik arazide yol boyunca bitmez tukenmez, yilanin hareketine benzer bir sekilde dere iclerine girip cikmakta idi.
Simdi artik bu degisecekti, Amerikan yardimindan bol miktarda, hafriyat ve insaat makinalari veriliyordu amma, bunlari kullanacak, tamir ve bakimini yapacak elemanlarimiz yoktu, bunlarin suratle yetistirilmesi icin programlar acilarak bu eksiklik giderilmeye calisildi ,ayrica muhendislerimizin bu makinalari verimli bir sekilde kullanma metotlarini ogrenmeleri icap ediyordu. Bu da zamanla Amerikan uzmanlarinin buyuk yardimlariyla basarildi.
Temeli o zaman atilan Devlet Karayollari Idaresi, zannedersem bugun dahi Bayindirlik camiasinin en verimli calisan bolumudur.
Bu yukaridakilerin, bir milletin ekonomik kalkinmasinda bilgili insan faktorunun ne kadar onemli oldugunu belirtmesi bakimindan manalidir. Bu bana su olayi hatirlatti:
Turkiye, 1952'de NATO'ya girdikten sonra, bir gazete haberine gore, bir toplantida, bir milletvekili, Ankara'da, o zamanki Amerikan Askeri Yardim Heyeti Baskani'na hitaben Turkiye'ye kafi derecede askeri kamyon verilmediginden sikayet etmis, o da cevaben Bizde size verilecek kamyon cok amma, sizde bunlari kullanabilecek ve daha da muhimi bakim ve tamirini yapabilecek kafi derecede insan yok ki, bunlari yetistirelim, kamyon kolay demis.
Truman Yardimi'ni, Marshall Plani ve NATO uyeligi takip edince, bunlara ait programlari basari ile tatbik edebilmek icin artan eleman ihtiyacini karsilamak uzere, Turkiye'de o zamana kadar gorulmedik bir sekilde,yeni ITU mezunlari,genc yasta cicegi burnunda iken bunlarin basina getirilmis, ve bu isten yuzlerinin aki ile cikmislardir. Ancak daha sonra politikaya atilan ITUluler icin bu hususta kati bir karar vermek icin vakit henuz erkendir.
Tekrar 1947 senesine donecek olursak: Turkiyenin dogusunda kurulan Karayollar Bolgeleri faaliyete gecmis, hem eleman eksikligini gidermek hem de bir egitim olur maksadiyla, ITU talebelerine yaz aylarinda orada calismak icin bir program hazirlanmisti. Buna gore: o zamana kadar bir talebenin aklindan gecirmedigi, gunde 12 lira yevmiye verilecek ayni zamanda Devlet Demiryollari doguya gidecekler icin 95% tenzilat yapacakti.
Ben dahil, bircok arkadasimizin ailelerinden aldiklari bir yardim yoktu; dunyanin her yerinde oldugu gibi tipik bir talebe olarak her zaman para sikintisi cekerdik, simdi onumuzde hem bunu bir dereceye kadar gidermek, bir seyler ogrenmek hem de memleketimizin bu bolgesini tanimak firsati cikmisti.
Okul ilkbaharda tatile girince, birkac arkadasimla birlikte kendimizi Haydarpasa Gari'nda Elazig'a giden trende bulduk. Dort kisilik, birinci mevki kompartimanina yerlesmistik, uzun bir yolculuk bizi bekliyordu, bilet icin Elazig'a kadar adam basina 4 lira 50 kurus odemistik, hatirladigima gore cebimde bir 10 lira kadar para kalmisti.
Iki gun iki gece sonra Elazig'a geldik ve bizden daha evvel oraya gelip otele yerlesen arkadaslarimizi bularak bizde oraya yerlestik. Ilk isimiz toplu bir sekilde Elazig Karayollar Bolge Mudurlugu'nu ziyaret etmek olmustu. O zaman Mudur, Fethullah Aysan isimli Almanya'da Muhendislik okumus Elazigli bir zatti. Paramiz tukendiginden avans istedik, bize yuzer lira verdiler, artik para sikintimiz bitmisti. Vazife taksimi yapildi, bana Malatya - Gaziantep arasindaki yeni yol "variant"inin kesif islerinde calisma dustu.
Oraya gidecek ekibe dahil oldum, basimizda daha evvel Amerikalilarin actigi kursa istirak etmis Teknik Okul'dan mezun bir arkadas vardi, o zaman Karayollari'na verilmis ve kirmiziya boyanmis "Dodge" marka kamyonlarindan bir tanesine cadir, yatak ve battaniye, tabak tencere gibi yemek pisirme edevati ve teodolit, nivo, miralar gibi topografya aletlerimizi yukleyerek Malatya'ya dogru yola koyulduk.
O zamana kadar Turkiye'de Ankara'dan oteye hic gitmemistim. Turkiye'nin batisindaki yollarin standart itibariyla yuksek oldugu soylenemezdi amma dogudaki ile mukayase edildiginde pekala yuksek oldugu iddia edilebilirdi, cunku mesela hic olmazsa batida koprulerin olmayisindan dolayi derelerden gecme mecburiyeti yoktu. Bazen, dag derelerinin icinde, kavislerin darligindan oturu, kamyon soforu gecebilmek icin iki manevra yapmak mecburiyetinde kaliyordu.
Nihayet Malatya'ya geldik. Orayi cok gormek istiyordum, cunku hem liseden hem de universiteden yakin arkadasim olan Fikret Tasangil Malatyali idi; hep orayi methederdi, kayisisi da meshurdu. Malatya hosumuza gitti, gercekten guzel ve temiz bir sehirdi. Orada birkac gun kaldik, ne yapacagimiz hususunda talimat almak lazimdi.
Nihayet ne yapacagimiz belli olmustu: Malatya ile Gaziantep arasindaki "varyant"in yani yeni yol guzergahinin bir noktasindan baslayarak hazir olan buyuk olcekli serit haritasi uzerinde yolun son guzergahi tayin edildikten sonra, bunun arazideki "aplikasyonu" (tesbiti) ve "roper" noktalarinin tesbiti ile "nivelman" ile kot tespiti yani deniz seviyesinden olan irtifasi tespit edilecekti. Bu tabirler yol guzergahlari ile ugrasmamis muhedislere yabanci gelebilir,kisacasi yeni yapilacak yolun nereden gececegini arazide tespit edecektik. Bu varyant asagi yukari mevcut yolu takip ediyor fakat zaman zaman ondan tamamiyla ayriliyordu, yeni standartlar bunu icap ettiriyordu, bircok yerlerde tunel yapilmasi icap etmekte idi.
Mevcut Malatya-Gaziantep yolu dedim amma, o zamanda, o yol simdiki gibi kesiksiz bir sekilde degildi; duzluk yerlerde "stabilize" dedigimiz bazi kisimlar vardi amma, daglik yerlerde yol hem dar hem de bircok yerlerde, akarsularin uzerindeki kopruler cok eski, tas yapisi, kamyonlarin zor gecebilecegi darlikta veya derelerin uzerinden atilan agac kutuklerinden ibaretti.
Malatya'dan malzeme kamyonumuzla calisacagimiz yere dogru hareket ettik, ilaveten ekibimize soforle birlikte bir jip verilmisti. Malatya'da islerimize yardimci olacak yerli kimselerden lise mezunu uc genci ise almistik, ayrica pirinc, fasulye gibi yiyecek malzemesini kamyona koyduk. Ekip teknik eleman olarak uc kisi idi: Ekipbasi olan arkadas, aplikasyonu yapacakti, bir digeri seritle mesafeleri olcecekti, ben de nivelmanla roper naklini yapacaktim. Eger daha fazla isciye ihtiyacimiz olursa, onlari da o civardaki koylerden tutacaktik, tabiati ile ascimizi da oralardan tutmamiz lazimdi ki, yiyecek bulma islerinde kolaylik olsun.
Kamplarimizi mumkun oldugu kadar su baslarinda veya ona cok yakin yerlerde kurmamiz lazimdi. Malatya'da tuttugumuz genc arkadas o civarlari sansimiza iyi biliyordu, bize oralarda pinar ve cesmelerin bulundugundan bahsetmisti; bilhassa Han Pinari diye bir suyu cok meth etti, onu denemeye karar verdik.
Oraya geldigimizde pinari gorunce, hic unutmam Han Pinari dedigin bu mu? demistik; yolun biraz otesinde bir yamacin altinda bir metreden daha az yaricapli cukurun dibinden kaynayarak cikan bir su vardi, oyle cok miktarda gelmiyordu, onun icin su cok temizdi. Zaten susamistik, bardakla yavasca suyu bulandirmamak icin alarak ictik, o zaman bu pinarin bir Han'a yakisir oldugunu anladik; bir kere su o yaz gununde icine buz konmus gibi serin geldi bize, ikincisi de, hani su icin "hafiftir" derler ya, iste oyle ictikce icecegimiz geliyordu. Daha sonralari yemeklerde bu suyu ictikce cok cabuk karnimiz acikirdi,bundan sonra hic bir akarsu ve pinarda boyle bir hadiseye rastlamadik.
O civarda bir duzluk bularak iki adet cadirimizi kurduk; bunlar Amerikan yardimindan verilmis dort kose yesil renkli cadirlardi, direkleri ve kurulma kaziklari ile gelmisti, biz ucumuz bir cadira portatif karyolalarimizi onlarda yardimdan gelmisti kurduk, iki tane de masamiz vardi. Birkac gun yemeklerimizi, Malatyali genclerden biri gonullu olarak civardan topladigimiz taslardan yaptigimiz ocakta pisirdi. Daha sonra o civardaki bir Kurt koyunden bize ascilik yapacak birisini bulduk gencler koye jiple giderek haber salmislardi askerlikte ascilik yapmis. Yemeklerini denedikten sonra, gencler bu galiba ascilik degil, bulasikcilik yapmis demeye basladilarsa da, zamanla ona da alisildi, zaten o da bir seyler ogrenmeye baslamisti.
Birkac gun sonra Elazig'daki Amerikali uzman kisim sefi ile beraber gelip, araziyi gorerek serit harita uzerinde guzergahi tayin edecekti biz de ona gore ise baslayacaktik,onlar gelinceye kadar da topografya aletlerimizi cikararak ayarlarini yaptik.
Nihayet kisim sefimiz Fehmi Beysoy adini hatirlayamadimuzmanla birlikte geldiler, araziyi beraber gezdik; yeni yol, eski yolun bir hayli disindan, o civardaki demiryolu hattina paralel bir sekilde yamactan, daha ileride bulunan Dogansehir Istasyonu'nun yanindan gececekti.
Kampimiza donunce serit harita masanin ustune serildi, uzman cantasindan cikardigi standart "kurb"lari araziye uydurarak, teget noktalarini tespit edip aralarini cetvelle birlestirdi, calisacagimiz kisim akimda kaldigina gore sadece dort "teget" (alignment)-den ibaret kaldi. Bunu anlatmaktaki maksadim su: eger bize okulda ogretilen insaat metotlarina gore gitse idik, bu dort teget belki de onalti adet olur, yol da yilan gibi kivrilarak derelerin icine girip cikardi.
O zamanlar bu yenilikler bizim yani Turkiye'nin istegiyle olmadi, degisen sartlar altinda bize kabul ettirildi, o zamanlar "bu yollar bize neye gerek, biz demiryollarimizla idare ederiz" veya yabanci dusmanlari "Amerika bunlari bize araba ve lastik satmak icin yaptirtiyor" gibi catlak seslerin soylendigi de olmustur. Iyi ki o zaman kabul ettirilmis, simdi ise kimse kimseyi zorlamiyor, degisikligi artik istemek lazim, fakat bu kolay degil, cunku degisiklik "statuko"yu bozdugu icin korkutucu olmakta.
Ascimizi jiple koylere yollardik, genelde sebze icin, bazen de sut alirdik, et olarak da keci eti bulunuyordu, cunku bu daglik arazide ancak keci otlatmak mumkundu. Onlar da maalesef zaten bodur olan agac bitkisinin yapraklarini yemek suretiyle mintikanin bitki ortusune buyuk zarar vermekte idiler. Zaten bu husustaki uzmanlarin Dogu'da kecinin bitki ortusune cok zarar verdiklerinde hemfikirdirler.
Yazin sonu yaklasiyordu, koylerden birini ziyaretimizde, orada cok guzel uzum yetistigini gorduk bunlari ne yapiyorsunuz- diye sorduk, pekmez yapip kendimiz kullaniyoruzdediler,saf bulunupniye disariya satmiyorsunuzdedik,Begim, yol yok ki, bunlari kim gelip bizden alacak dediler. Satilsin, alinsin, imal edilsin gibi laflari sarfetmek kolay amma, altyapi olmayinca .....
Isimiz mesafe itibariyla Han Pinari'ndan uzak olmaya baslamisti, bir nakil daha yapmak karari verildi, bir cesme bulundu, kampi o civara naklettik, fakat hicbir zaman Han Pinari gibi olmadi.
Artik Eylul sonu gelmis, okula donmek icap etmekte idi, nerede ise uc ay olmus, her gunumuz calisma ile gecmisti. Biriktirdigimiz para bize gore cok buyuktu, burada yediklerimiz icin kendi aramizda gunde bir lira toplayarak yaptigimiz masraftan baska bir harcamamiz yoktu.
Malatya'dan trene binecektim, kendi islerimizle alakali bazi hususlari bitirmek icin orada bir hafta kalmak icab etti, yerlestigim otelde, baska kisimlarda calisip okula donmekte olan, simdi rahmetle andigim Naci Yurtluk ve Nejat Loker arkadaslarimi buldum, beraber donmeye karar verdik. O zamanin bir hatirasi: Naci ile her sabah kahvaltimizi, otelin karsisindaki pacacida sarimsakli paca corbasi yemek suretiyle yapardik.
Nihayet, ucumuz bir kompartimanda Istanbul'un yolunu tuttuk, okula geldigimizde arkadaslar beni zor tanidilar, cunku hem gunesten cok yanmis, hem de oralarda karsilastigimiz yalniz tavsanlarla keciler oldugu icin tras olma ihtiyacini da hissetmemistik. Sakalimi tras ettirdim amma, biyigim simdi burma degil amma kuculmus halde o zamandan kalmadir.
Bir sene sonra gene ayni Malatya-Gaziantep yolunun bir kisminin insaatinda ve kisa bir muddet Diyarbakir'da calismak nasip oldu.
Bu yaziyi kaleme almaktan maksadim, kirk senelerinde ITU'yu, bugunku genc arkadaslara anlatmak ve o zaman talebe olup bilahare Turkiye'nin altyapisina buyuk katkilari olan ITU mezunlarina hakim olan ruhu anlatmakti.
O zaman talebe olarak, edinilen tecrubeler ve bilhassa Turkiye realitesini idrak etme, suphesiz meslegimizin tatbikatinda bizlere bambaska bir ruh vermistir.
1950'den sonra Yollar, Barajlar, Agir Sanayi tesisleri gibi Turkiye altyapisindaki buyuk hamleye butun yokluk ve zor calisma sartlarina ragmen ITU'lulerin cok buyuk katkisi olmustur.
Bugun Turkiye'nin artan nufusu karsisinda, daha buyuk "altyapi" hamlelerine ihtiyac var. Bunlari basarmak icin genc ITU'lulerde, eskilerde olan "ruh" var midir yok mudur, bunu bilemiyecegim; ancak bu ruha ihtiyac oldugu muhakkak.
Anladigima gore, bugun Turkiye'de tercih bakimindan, ITU ucuncu dereceye dusmus, bunun da tedrisatin Ingilizce olmamasindan oturu oldugu soylenmektedir.
Bence bu derece meselesi muhim degil, muhim olan o Okulun ogrencilerine meslek ve hizmet aski asilayip asilayamamasidir.Bence kalitenin mezun sayilarina nazaran oncelik tasimasi sarttir. Bugun "kalite"nin tarifi gecmise kiyasla farkli olabilir; amma, Universite camiasinin bir vazifesi de, bunu memleketin bulundugu sartlara gore tayin etmesidir.
Saygilarimla,
Atilla Bektore, P.E. <bektore@worldnet.att.net>