fft86_mf2524807

KINA

fft86_mf2524807

KINA
Hüseyin MÜMTAZ

İşgal İstanbul’una giren İşgal kuvvetleri Ordusu ve karşılayan azınlıklar zannettim.
İşgal İzmir’ine giren Yunan Ordusu ve karşılayan yerli Rumlar zannettim.
Yahut Paris’i kurtaran Amerikan Ordusunu karşılayan Fransızlar zannettim..
Yakından baktım.
Meğer koalisyon devletlerinin paralı “black” bilmem ne askerlerince eğitilip donatılan kılı kırık aşiret çapulcularının “karşılanıp/uğurlanmasıymış”..
Birinin çapul kıyafetinin yüzünde maske, kolunda Amerikan bayrağı vardı; elinin iki parmağıyla da “V” yapıyordu.
Karşılayıcılar arasındaki bir çocuk ise yüzünü Amerikan ve çapul bayraklarıyla boyamıştı.
Karşılayıcılar yabancı bir dilde “Yaşasın Başkan Obama” diye bağırıyordu.
5FAA0300-619C-4CF6-9508-5D4C731C7E90_w640_r1_s_cx0_cy4_cw0
Çapul konvoyunun en önündeki aracının üzerine “Mahkeme kararını tanımıyoruz“ diyen Eş başkanlardan biri çıkmıştı, heyecanlıydı, çok sevinçliydi.
Konvoy geçtiği her yerleşim biriminde yabancı bayraklar taşıyan mahşeri kalabalıklar tarafından karşılandı, havai fişekler atıldı, halaylar/zılgıtlar çekildi, kutlama ve eğlenceler yüzünden “intikal” hayli gecikti.
Bu son derece “şaşaalı geçit töreni ve kutlamalar”; Türkiye Cumhuriyeti’nin 91’inci Kuruluş Yıldönümü gününe denk getirildi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içinde gerçekleşti.
Akıllara sezâ bir tarihdaşlık örneği sergilendi, o parantezin ucu kapatılamadı.
Aynı “Eş başkanlar” 91’inci yıl resmî törenlerine katılmamışlardı.
Aynı gün; birkaç gün önce vuku bulan maden faciası yüzünden her türlü eğlence/resepsiyon iptal edilmişti.
Dinleyen yoktu, “güzergâh üzerinde” yabancı bayraklı eğlencenin, vur patlasın/çal oynasının haddi hesabı yoktu.
Maske takanlar için yasa çıktığı halde çapul konvoyundaki “maskeliler” için hiç bir şey yapan yoktu.
“Bir şey yapacak olanlar” ortalıkta yoktu.
Çarşıda alışveriş yapan üç Türk astsubayı, Pazar yerinde hâmile eşiyle alışveriş yapan bir başka Türk astsubayı “arkadan yaklaşan” “maskelilerce” şehit ediliyordu.
Memleketin batısında Fethiyespor “Yüce Atatürk” yazılı; Altay ise “Ay-Yıldızlı” formalarla maça çıkıyordu ama doğusunda..
Cizre’de Aydın ve Göztepe’li futbolcular maça zırhlı araçla götürülüp getiriliyorlar…
Türk bayrağı çekilemiyor, İstiklâl marşı çalınamıyor.. Zor çekilip, zor çalınıyor…
“Passolig” saçmalığını kimse takmıyor, kapılar açılıp stat dolduruluyordu…
Ey yayıncı kuruluş..
Şu Cizre’nin, Cizre’deki maçlarını bir yayınlasana..
Sesini hiç kısmadan…
Ey futbol federasyonu…
Maçlardaki olaylar yüzünden….Cizre’ye bir ceza vermeyi denesene…
Diyarbakırspor’un yeni adını “şak” diye tescil ettiğin gibi Fethiye ve Altay’ın da yeni formalarını “tak” diye tescil edip o formalarla memleketin o köşesinde maç oynatsana..
Lâfı hiç dolandırmayalım…
Kınayı yakmanın tam zamanıdır.
Artık “Kınalı Kuzunun” kınası mı, Gelin kızın kınası mı yoksa başka bir kına mı olur bilemem..
Ama zamanıdır…31 Ekim 2014
57’İNCİ ALAY HER YERDE
HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

Peşmerge kuşkusu

Melih Aşık: Peşmerge kuşkusu

epYG2n

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda iki resmi geçit yapıldı. Biri Ankara’da, diğeri Gündoğdu’da… Güneydoğu’daki geçit daha coşkuluydu… Haberi okuyalım:
“Karadan gelen peşmergeler sabahın erken saatlerinde Habur’dan girdi. 40 araçlık konvoyda uzun menzilli top, zırhlı araçlar, kamyonlar yer aldı. Peşmerge konvoyunu yol boyunca binlerce kişi Kürdistan ve PKKbayraklarıyla karşıladı, ‘Biji Serok Obama’ (Yaşa Önder Obama) sloganları atıldı…”
Böylece 29 Ekim’de topraklarımızda peşmergenin resmi geçit yapmasına izin verildi. Kim tarafından? Bizatihi Türkiye’yi yönetenler tarafından. Strateji uzmanı Cahit Dilek’in deyimiyle:
“Buna her kim karar verip planladıysa resmen Türkiye’nin kendi elleriyle PKK ve Barzani lehine psikolojik operasyon yapmasını sağladı. Peşmerge kurtarıcı kahraman ordu rolünde geçit yaptı.
Yöre halkının coşkun tezahüratı da eklenince içe dışa şu mesaj verildi; Türkiye’nin güneydoğusu Türkiye’den kopmuştur! En azından görüntüler bu algıyı yarattı…”
***
Gelelim oynanan oyunun boyutlarına…
– Cumhurbaşkanı PYD’yi terör örgütü ilan etmiş, ABD uçaklarından silah atılmasını eleştirmişti. Bu defa silahların karadan gönderilmesine tepki değil destek verdi. Kendini yenik düşürdü.
– Türkiye’den geçen peşmerge birliği ne sınır kapısında ne yol güzergâhında aranmadı.
Dolayısıyla ne tür silahlardan kaç adet gönderildiği tarafımızdan bilinmiyor.
– Peşmerge kılığında geçenlerin kim olduğunu da bilmiyoruz. Fotograflarda yüzü örtülü, kolunda Amerikan bayrağı olan şahıslar görüldü. Gidenlerin “Peşmergenin özel kuvvetleri” olduğu da söylendiğine göre muhtemelen çoğu Amerikalı paralı asker ya da PKK’lilerdi.
– Götürülen silahların PKK uzantısı PYD’nin eline geçmesi ve Türkiye’deki PKK’lilere aktarılması büyük olasılıktır. AKP Hükümeti böylece PKK’ye silah yardımı yapmış olmaktadır.
– Açılan koridor kapanmayacak çift yönlü işlemeye devam edecektir… İhtiyaç var diye yeni silah ve cephane gönderilecek, yaralılar geriye taşınacak, iki yönlü trafik durmayacaktır.
Türkiye artık yolgeçen hanıdır.
– Suriye’de çatışan terör örgütleri arasında tarafsız kalmaya çalışan Türkiye bu pozisyonu kaybetmiş, IŞİD’in hedefleri arasına girmiştir.

Maden kazaları niye bitmiyor? Meydana gelen kazanın ceremesini yandaş işveren değil, vatandaş çektiği için…
***Karaman’daki maden faciası doğal afetmiş. AKP iktidarı ne kadar doğalsa,
bu facia da o kadar doğaldır…

CEPHE

Emekli Amiral Türker Ertürk, IŞİD’in bizce en doğru tanımını yapıyor:
“IŞİD, ABD tarafından kurdurulan; İsrail, Suudi Arabistan,Katar ve Türkiye tarafından desteklenerek büyütülen taşeron terörist bir örgüttür.
IŞİD 1. Dünya Savaşı sonunda İngiliz ve Fransızların çizdikleri haritayı küresel güç Amerikalıların yeniden çizme sürecinin bir enstrümanıdır.”
***
IŞİD Amerikalı gazetecileri katlederek ABD’nin bölgeye inmesini sağladı.
Şimdi de ABD’nin Kürtleri birleştirmesini sağlıyor.
Barzani, PKK, PYD tek güç halinde ABD’nin kullanımına hazır hale geliyorlar.
Hatırlatalım; Kürtler kurtuluş için hep büyük devletlere sığındı, hep kullanıldılar.

Hükümet “Karaman’daki maden kazasında gerekenleri yapıyoruz” diyor.
Evet! Madenci yakınları “iktidarı eleştirmesin” diye bölgeye polis, jandarma, bariyer ve Başbakanlık müşaviri gönderiyorlar…
Akif Kökçe

SUÇLU

Ülkemizdeki iş kazaları, daha doğrusu iş cinayetlerinin sorumlusu takdir-i ilahi’ydi, fıtrattı, kaderdi, kısmetti. Hatta ‘Ce Ha Pe zihniyeti’, o da olmadı ‘Paralel devlet’ti. Bu mavallar artık sökmüyor… Derken Çalışma Bakanı Faruk Çelik tarihi bir itirafta bulundu:
“Bizim müfettişlere göre kapanması gerekiyor ama açılması için kimleri kimleri araya koyuyorlar. Bakanlar arıyor, milletvekilleri arıyor. Eee, haydi bir deneyelim diye açtık, bak başımıza neler geldi.”
İtiraf için teşekkürler. Ve bir soru:
– Bu iş takipçiliğini hatır – gönül için yapmayacağınıza göre… Verdiğiniz hizmetin bedeli, bu tür işlerin rayici nedir?

Mustafa Mutlu: Kadıköylüler ‘Dersimli Kemal’i, ‘Mustafa Kemal’in Askeri’ yaptı!

Mustafa Mutlu: Kadıköylüler ‘Dersimli Kemal’i, ‘Mustafa Kemal’in Askeri’ yaptı!

1505028_785085208172777_1929255004_n

AK-P-KK’nın “saçılımına” kayıtsız şartsız destek veren… Bölünmenin ilk adımı olan “özerkliği” destekleyen…

Partisinin grup toplantısında, “Ben Dersimli Kemal’im” diyerek yumruğunu kürsüye indiren…

“Kobani”de PKK’yla omuz omuza mücadele öneren…

Daha öncesinde, dinci bir adayı cumhurbaşkanı ilan eden…

F Tipi Yapılanma’nın avukatlığına soyunan…

ABD Büyükelçisi’yle özel odalarda iki kez görüşüp ne konuştuklarını bir türlü açıklamayan…

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, önceki gece Bağdat Caddesi’nde, Dersimli Kemal’den, Mustafa Kemal’in askerliğine (!) terfi etti!

***

Ne mutlu bana ki; bu tarihi (!) ana tanıklık eden on binlerden biri de bendim!

Çünkü ben de Bağdat Caddesi’ndeki Cumhuriyet Yürüyüşü’ndeydim.

Beyefendi yine her zamanki gibi etrafına gülücükler saçıyordu ama önceki yıllarda gördüğü ilginin onda birini görmüyordu.

Çevresindeki yaklaşık 50 kişilik “partili” dışında, yüzüne bakan yoktu!

Konvoy Caddebostan’a gelince, Kılıçdaroğlu’nun ve arkadaşlarının hemen önünde giden otobüs durdu, Kemal Bey üzerine çıkıp konuşmaya başladı. Kimsenin beklemediği bir sloganla girdi söze:

“Mustafa Kemal’in askerleriyiz!”

Bu slogan, onu dinleyen on binlerin dalgalanmasına neden oldu; her kafadan ayrı bir ses çıkmaya başladı:

“Kadıköy’e gelince mi anladın Mustafa Kemal’in askeri olduğunu?”

“Hani Dersimli Kemal’din?”

“Mehmet Bekaroğlu da Mustafa Kemal’in askeri mi?”

***

O, kalabalıktan yükselen bu sesleri ya duymadı; ya da duymazdan gelerek sürdürdü konuşmasını…

Yaklaşık 25 dakika boyunca her cümlesinin sonunu, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye bağladı!

Gerçekten de tarihi anlar yaşanıyordu Kadıköy’de:

Yıllardır Atatürk’ün adını bile ağzına almamaya özen gösteren CHP Genel Başkanı, en az kırk kez, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diyordu.

Hatta “Kemalist”likte bir adım daha ileri gidiyor ve “Söz konusu vatansa, gerisi teferruattır” diye haykırarak tamamlıyordu konuşmasını…

***

Şimdi… Bir zamanlar Mustafa Kemal’e ağır hakaretler eden “Y-CHP”li Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Bekaroğlu başta olmak üzere son dönemde partiye yamanan bütün dincilere, PKK ajanlarına ve liboşlara soruyorum:

Siz de Mustafa Kemal’in askeri misiniz?

Değilse… Pılınızı pırtınızı toplayıp, Genel Başkanı “yeniden” Kemalist olan (!) CHP’den gitmeyi neden düşünmüyorsunuz?

***

Yukarıda yazdıklarımdan Kemal Kılıçdaroğlu’nun sözlerine kanıp onun artık Mustafa Kemal’in askeri olduğuna inandığımı düşünmeyin!

Eminim ki en kısa zamanda yeniden “Dersimli Kemal” olacaktır…

HUBER! (10)

Önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e on gündür, “Tarabya’daki Huber Köşkü babanın malı mı? Neden boşaltmıyorsun?” diye soruyorum.

O da, “Keyfimin kahyası mısın; boşaltırım ya da boşaltmam, sana ne?” diye düşünüyor olmalı ki yanıt bile vermiyor…

Lütfen anımsayın; yandaşları, bu beyefendinin “acayip demokrat” olduğunu söylüyorlardı…

Gerçekten de “acayip” demokratmış! Keşke bizim gibi sadece “sıradan demokrat” olsaydı da demokrasinin “şeffaflık” ilkesini hayata geçirebilseydi!

GÜNÜN SORUSU

Sorum, ABD’nin son günlerdeki açık desteği yüzünden “Biji Serok Obama” sloganı atan PKK’lılara:

ABD sizi kötü emellerine alet edip bir kenara atacak; görmüyor musunuz katiller?

‘AMPULLÜ SARAY’DA CARİYE DE OLACAK MI?

Aleyhteki mahkeme kararı hiçe sayılarak Atatürk Orman Çiftliği’ne kondurulan KAÇ-AK Saray’ın adı, “Cumhurbaşkanlığı Sarayı” olarak belirlenmiş…

Yani “AK” adı kullanılmamış ama… Recep Tayyip Erdoğan’ın verdiği ilk pozda gördük, girişi ve üst kata çıkan merdivenler, AKP’nin ampulü gibi düzenlenmiş!

Ülkemizde saraylar uzunca bir süredir sadece müze olarak kullanılırken, madem Erdoğan tarafından tekrar “saltanat mekanı”na dönüştü; o zaman soruyorum:

Bu sarayda Alay Meydanı, Bab-ı Hümayun, Divan-ı Hümayun, Harem-i Hümayun, Darphane, Enderun, Has Oda gibi daireler olacak mı

Cariye, iç oğlanı, hadım ağası, çeşnicibaşı, haseki, yeniçeri ağası, kızlar ağası, arpa emini, başçıbaşı, başçuhadar, bostancıbaşı, baltacı gibi görevliler istihdam edilecek mi?

Not: Katkısı için İzmir’den Gülseren ablama teşekkür ederim.

GÜNÜN İSYANI

Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ile çalışması yasaklanan dünyaca ünlü piyanistimiz Fazıl Say yeni bir açıklama yapmış ve “Laik Türkiye’yi, sanatımla tüm dünyaya taşıdım. Suç mudur?” diye sormuş… İsyanım, dolar milyarderi işadamlarına:

Eğer en kısa zamanda dört dörtlük bir Fazıl Say Senfoni Orkestrası kurup, başına da onu geçirmezseniz; iktidar baskısından korkarsanız, hepinize yuh olsun!

İ R A N VE TECRİD

 

Herşey ABD-Rusya arasındaki güç dengesini belirleyecek Ukrayna’nın, Baltık’tan Karadeniz’e ve Hazar’a kadar bölgedeki rolü,
Ve Ortadoğu’da güç dengesini belirleyecek olan İsrail-Filistin arasındaki muhtemel bir barış ve  bölgedeki gereksinimler üzerinden cereyan ediyor.
*
Bu mekanizmayı kendi lehine çevirmek üzere ABD ve AB, şimdilerde Rusya’ya ardarda ekonomik,siyasi ve askeri yaptırım paketleri açmıştır.
2011’de Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun nükleer programına ilişkin raporunun ardından İran’a da Güvenlik Konseyinin ilave kararları ile yaptırımlar uygulanıyor.*
Yaptırımlar ya da tecrid insandan ulusa ilişkide bulunulan topluluktan çıkarılma, sosyo-ekonomik ve kültürel olarak yalnız bırakma suretiyle dış dünyadan koparılmadır.
Tecridin bireyden geliştirilen deneyimi, bir ülkenin fikri ve uygulamalarının yasaklandırılması ve cezalandırılmasını yönelik uluslararası anlaşmalarla ülkelere de yansıtılıyor.
Tarihsel sürecinde yöntemleri Auschwitz’lerden, Irak Ebu Gureyb’den, Afganistan Bagram’dan, Guantanamo’dan geliştirilmiştir ve deneyimlerin ışığında Şili’de, Venezuella’da, Kuzey Kore’de, Irak’ta, Rusya’da, işte İran’da; insandan-ulusa, ulustan-insana uygulanıyor.

*
Gelirinin çoğunu dünyanın en büyük 2. üreticisi olduğu petrolden sağlayan İran’a uygulanan tecridin en önemli ayağı, ekonomik işlemlerinin sonlandırılması amacıyla Merkez Bankası işlemlerinin askıya alınmasıdır.
Bu suretle İran’ın aynı zamanda çok sayıda sektörde faaliyet gösteren, ithalatın yarıdan fazlasını ihracaatın tamamına yakınını yaparak en güçlü ekonomik örgütü olan Devrim Muhafızları,
Devrim Muhafızlarından hareketle giderek toplumsal bilinç ve vicdanların körleştirilmesi, bireylerin ve İran ulusunu yalnızlaştırması, inancı- bilinci teslim alırken düşlerin parçalanması, fiziki ve psikolojik olarak çökertilerek rejiminin yıkılması hedefleniyor.

*
Rağmen çok eskiye dayanan deneyimi ve devlet tecrübesiyle İran tecride farklı yöntemlerle tepki gösteriyor.

Devrim Muhafızlar Ordusu yüksek savaş hazırlıklarını geliştirmiştir.
Nükleer altyapının kilit önemdeki bileşenlerini yoketmek çabasında bulunan NATO saldırısına karşı İran balistik füzeleri ülke genelinde dağıtarak konuşlandırırken,
Hava kuvvetlerinde hızlı tepki gösteren yeni birlikler oluşturulmuştur.
İran kendine uygulanan tecrite karşı ayakta kalabilme güdüsüyle iç anlaşmazlıklarına rağmen birleşmiş, “İslam Milliyetçiliği” ardından hızla “nükleer milliyetçiliğe” yönelmiştir.
Halbuki İran’ın içine düşürülmek istendiği tecridte sarıldığı “Nükleer Milliyetçiliğe”, ne İsrail’in tek başına ne de içine düştükleri ağır ekonomide ABD, İngiltere ve müttefiklerinin askeri bir yöntemle baş etmesi mümkün görülmüyor.
*
Ama ABD ve AB tecrid politikası uygulamalarına Rusya’yı da dahil edince, o cenahta İran’ın ardından Rusya pazarlarının da daralması karşısında, nasıl bir yaklaşım sergilenmesi konusunda bölünmeler yaşanıyor.
Mesela Almanya, Rusya ile olan ekonomik ilişkileri doğrultusunda yaptırımların ağırlaştırılmasına muhalefet ediyor.
Hakeza Fransa, İtalya, Avusturya, Lüksemburg, Bulgaristan, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve Slovakya Rusya’ya tecridin arttırılmasını kendi çıkarları için tehlikeli görüyor.*
Bu noktada ABD ve AB Ukrayna seçimlerinin Donetz ve Luhansk Halk Cumhuriyetlerinde yapılmaması, bu suretle bölünmüşlüğün yavaş da olsa siyasal bir meşruiyet kazanma yoluna girmesi ya da bölgenin donmaya bırakılan bir çatışma alanı hüviyeti kazanmak üzere oluşunun verdiği fırsat ve Suriye’yi yok etmekle ilgili niyetlerin boşa çıkmasıyla;
İsrail-Filistin arasında bir barışı ve bu barışı etkileyecek Suriye ve Irak dinamiklerini oluşturmaya yönelmiştir.


*
İran’ın 5+1 grubu arasında müzakerelerde nükleer silahın geliştirilmesini sonlandıracak, nükleer programını barışcıl amaçlar taşıdığını ispat edecek bir mekanizma için yürüttüğünü ikna etmesi halinde,
Birincisi, dayatılan yaptırımların ortadan kaldırılması, İran’ın uluslararası enerji piyasalarına ulaşması için işbirliği yapılması,bu suretle İran pazarının Avrupa yararına açılması,hidrokarbon piyasalarında Rusya’nın payının azaltılması,
İkincisi, İsrail-Filistin arasında çevre ülkeleri de kapsar bir barış planı öngörülürken, İran’ı Ortadoğu’yu, bilhassa İsrail’i ateşe atabilecek bir polita yürütmekden alıkoymak öngörülüyor.
*
İran’ın nükleer programı hakkında 5+1 grubuyla mevcut anlaşmazlıkların giderilmesi ve daimi genel bir anlaşmaya çevrilmesi yönündeki görüşmelerle ilgili,
Baş müzakereci A.Erakçı, İran’ın görüşmelerde ciddi olduğunu, ancak kırmızı çizgilerini dikkate aldığını ve nükleer hakkından tek bir adım dahi geri çekilmeyeceğini açıklıyor.
Tam bir nükleer anlaşmaya varabilmek için İran’a karşı uygulanan zalim tecridin kalkması gerektiğine işaret ediyor.
AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi C.Ashton, şimdiye kadar İran ile sayısız oturumlar düzenlediklerini ve sürdürülen nükleer görüşmelerin tüm tarafların iyi niyetli olmalarıyla devam edeceğini söylüyor.*
Ne ki tecrid siyasetinin bin türü yine işliyor.

Bir taraftan, İran’da dini ideolojinin hakim olması nedeniyle dini lider A.Hamaney’de,
Cumhurbaşkanı H. Ruhani’nin Hizbullah ve HAMAS İslami örgütlerini himaye etmek istememesi, ABD ve AB ile ilişkilerin normalleşmeye yürümesinden hareketle, Batı ile gizli bir ajandası olduğuna ilişkin bir kuşku dalgası estiriliyor.
İki lider arasında gelişen ayrışma ülkenin siyasi katmanlarına yayılıyor.
İran,artık dini lider A.Hamaney’in “İslam Devrimi Güçleri”, Cumhurbaşkanı H.Ruhani’nin ” Devrimci Güçler”i ile eski Cumhurbaşkanı M.Ahmedinejad’ın “devrimci anti-emperyalist Güçler”i arasındadır ve yönetimde hem ideolojik,hem de kişisel hesapların çelişkileri keskinleşiyor.
İran rejiminin devrilmesi planının hâlâ çalıştığı anlaşılıyor…
*
Diğer taraftan, Ortadoğu’nun liderliği konusunda Suudi Arabistan ve Türkiye; İran’ı bölgedeki sorunun bir parçası olmakla suçluyor.
Nüfuzunu kırmak ve öne geçmek için İran işgalci olmakla suçlanıyor ve Suriye,Irak ve Yemen’deki güçlerini çekmesi  isteniyor.*

Arka planda IŞİD güçlü bir medya propagandasıyla Musul’dan ve Suriye’nin doğu illerinden getirdiği güçleriyle, Irak’ta El-Enbar ilinde saldırılarına devam ediyor.  
Bu suretle İran “ya Ortadoğu’da Barış ya da  Savaş” seçeneğiyle başbaşa bırakılırken, Sünniler lehinde  Irak’tan çekilmeye zorlanıyor.
 
*
İran her gün daha çok güncelleşirken, tecridin bir başka yüzüyle giderek başka bir tuzağa çekiliyor gibidir…31.10.2014

uzman_200

REFLEKS KIRILMASI

uzman_200REFLEKS KIRILMASI

PROF. DR. KEREM DOKSAT
PSİKİYATRİST

BİLİRSİNİZ, ÜNLÜ RUS FİZYOLOG PAVLOV, KÖPEKLERİNE ET VERİRKEN ZİL
ÇALINCA VE BUNU ÇOK KEZ TEKRARLAYINCA, ZİL SESİNİ İŞİTTİĞİNDE ET
GÖRMEDEN DE HAYVANIN SALYASI AKMAYA BAŞLAR.

BU, “ŞARTLI REFLEKS”TİR.

HAYVANIN “TABİATINDA OLMAYAN” BIR UYARAN (ZİL SESİ), ONU “TABİATINDA
OLAN” ETİ GÖRMÜŞ GİBİ HEYECANLANDIRMAKTAD IR.

EĞER SÜREKLİ OLARAK ZİL ÇALAR AMA HİÇ ET GÖSTERMEZSENİZ, BİR SÜRE SONRA ŞARTLI REFLEKS SÖNER.

DEVAMIN SAĞLANMASI İÇİN ARADA BİR ET GÖSTERİLEREK REFLEKS
PEKİŞTİRİLMELİDİR.

HİÇBİRİMİZ DÜNYAYA TÜRK, MEKSİKALI, SÜNNİ VEYA KATOLİK OLARAK GELMEYİZ.

BUNLAR BİZE ÖĞRETİLEN DEĞERLER, BİR BAŞKA DEYİŞLE, ŞARTLI REFLEKSLERDİR.

EĞER PEKİŞTİRİLMEZLERSE, ZAMANLA SÖNERLER.

BIR GÜN PAVLOV’UN ENSTİTÜSÜNÜ SU BASAR. KÖPEKLERİN BIR KISMI BOĞULUR, BIR KISMI DA GÜNLERCE KORKUYLA TİTREŞİR ÇÜNKÜ ÖLÜMDEN ZOR KURTULMUŞLARDIR.

KURTARILABİLENLER TEKRAR ENSTİTÜYE TOPLANIR.

PAVLOV ZİL ÇALAR, KÖPEKLERDE TIK YOKTUR.

ŞU MÜTHİŞ SONUCA VARIR PAVLOV:

AĞIR TRAVMALAR, ŞARTLI REFLEKSLERİ ORTADAN KALDIRMAKTADIR.

HAYVAN EN DOĞAL, EN İLKEL DURUMUNA GERI DÖNMEKTEDİR.

BIR YANDAN HER GÜN GÜNEYDOĞU ŞEHİTLERİ İÇİN “KANLARI YERDE KALMAYACAK” DENMESİNE RAĞMEN KANLARIN SÜREKLİ “YERDE KALMASI”,

BİR YANDAN “ERGENEKON” DENİLEREK BÜYÜK BİR ÇOĞUNLUĞUNUN TEK SUÇU
“ATATÜRK’Ü SEVMEK” OLAN İNSANLARIN SABAHA KARŞI EVLERİNDEN ALINARAK
HAPSE ATILMALARI,

BİR YANDAN ARABA YAKIP POLİSE TAŞ ATARAK GELİŞEN ETNİK KALKIŞMALAR…

HEPSİNİ TOPLARSANIZ, TEMEL GÜVENLİK DUYGUSUNUN ARTIK ZATEN ORTADAN
KALKTIĞINI GÖRÜRSÜNÜZ.

PAVLOV’UN KÖPEKLERİNDEKİ GİBİ, AĞIR TRAVMALARLA BİZİM DE ŞARTLI
REFLEKSLERİMİZ (MİLLİ DUYGULARIMIZ VE TEPKİLERİMİZ) KIRILIYOR.

EMPERYALISTLER SİNSİ SAVAŞLARINDA PSIKOLOJI BİLİMİNİ KULLANIRLAR.

MESELA ERMENILERLE TÜRKLER ARASINDA ULUSAL BIR DÜŞMANLIK MI VAR, ORADA PSIKIYATRIST VAMIK VOLKAN GIRER DEVREYE VE BU DÜŞMANLIĞIN KÖKENLERINI “İNCELER” (!)

BURADA IZLENEN YOL, ABD’NİN TEHDİT OLARAK GÖRDÜĞÜ ULUSLARIN ULUSAL BİLİNÇLERİNİN, TARİHLERİNİN VE BENLİKLERİNİN SORGULANMASI,
“AŞINDIRILMASI” DIR.

KISACASI, MILLI DUYGUNUN YOK EDILMESIDIR ETNIK PSİKİYATRİNİN GÖREVI.

BIR ULUSUN ULUSAL BİLİNCİNİ, ULUSAL DUYGUSUNU VE REFLEKSLERİNİ NASIL YOK EDERSİNİZ?

BUNUN DENENMİŞ, SINANMIŞ BİR YÖNTEMİ VARDIR:

“O ULUSUN TARİHSEL VARLIĞINI SORGULAMAYA AÇARSINIZ”.

YANİ O ULUSUN TARİHİNİ YENİDEN TARTIŞIRSINIZ.

MESELA TÜRKLER KENDİLERİNİ KAHRAMAN BIR ULUS OLARAK MI GÖRÜYORLAR?

ONLARA NE KADAR KORKAK BIR ULUS OLDUKLARINI GÖSTERMEK GEREKİR.

YA DA TÜRKLER ATATÜRK’Ü ÇOK MU YÜCELTİYORLAR?

ONLARA ATATÜRK’ÜN NE KADAR SIRADAN BİRİSİ OLDUĞUNU GÖSTERMELİSİNİZ.

FARKINDAYSANIZ SON ON YILDIR TAM DA BÖYLESİ BİR DÖNEMDEN GEÇİYORUZ.

“DEMOKRATLIK” , “TARTIŞMA KÜLTÜRÜ” ADINA NEYİ TARTIŞIYORUZ VE BİZDEN NEYİ KABUL ETMEMİZ İSTENİYOR?

DİYORLAR Kİ, “SİZ SOYKIRIMCI BIR MİLLETSİNİZ!

ERMENİLERE SOYKIRIM UYGULADINIZ …”

BİZ DİYORUZ Kİ, “HAYIR, UYGULAMADIK !”

O ZAMAN DENİYOR Kİ: “TAMAM, MADEM UYGULAMADINIZ, BUNU TARTIŞALIM, ÖYLE SONUCA VARALIM”.

SİZE MANTIKLI GELİYOR, “NASILSA SUÇLU DEĞİLİZ, TARTIŞMADAN GALİP
AYRILIRIZ” DİYORSUNUZ.

AMA TARTIŞMA MASASI KURULDUĞUNDA EŞİT BİR TARTIŞMA ŞANSI OLMADIĞINI GÖRÜYORSUNUZ.

BAKIYORSUNUZ, TÜM TELEVIZYONLAR, GAZETELER, “AYDINLAR” SİZİN ERMENİLERİ KATLETTİĞİNİZİ YAYMAYA BAŞLIYOR. KANITLARI VAR MI ?

ELBETTE YOK.

AMA YALAN BİR KEZ YAYILDI MI VE YALANI SÖYLEYENLERİN SAYISI DA YETERİ  KADAR ÇOK OLDU MU, GERÇEĞİN SESİ BASKILANIYOR.

“HAYIR” DİYORSUNUZ, “GERÇEKLERI BİR DE BİZ ANLATALIM”,

AMA ANLATAMIYORSUNUZ ÇÜNKÜ TÜM PROPAGANDA KANALLARI SİZE KAPATILMIŞ DURUMDA.

İŞTE O ZAMAN ANLIYORSUNUZ “TARTIŞMAYA AÇMAK” DENİLEN TUZAĞI.

_BU SÜRECİN SONUNDA, ULUSAL GURURU VE HASSASİYETLERI YÜKSEK İNSANLAR BİLE “ACABA” DEMEYE BAŞLIYOR, “ACABA GERÇEKTEN ERMENİLERİ BİZ Mİ KATLETTIK ?”._

“ULUSAL BENLİKTE İLK KIRILMA” YAŞANIYOR…

PSİKOLOJİK HARBİN ETKİSİ BÜYÜK BIR HIZLA BU ŞEKİLDE YAYILIYOR.

SIRA KÜRTLERE GELIYOR.

SIZDEN TARTIŞMANIZI ISTIYORLAR.

TARTIŞMA BAŞLIYOR VE YINE KAYBEDIYORSUNUZ.

BIR DÜŞÜNÜN LÜTFEN, SON DÖNEMDE NELERI TARTIŞMAYA AÇTIK VE ŞİMDİ NEREDEYİZ:

BUGÜN MISAK-I MILLI’YI PEK ÖNEMSEMİYORUZ.

KIRMIZI ÇİZGİLERİ UMURSAMIYORUZ.

TÜRK DİLİNİN ÖNEMİ KALMAMIŞ.

BU ÜLKEDE FEDERASYON DA OLABILIR, ERMENILERDEN ÖZÜR DE DİLEYEBILIRIZ,
KÜRTLERE “BIRAZ” TOPRAK DA VEREBİLİRİZ.

KISACASI, ULUSAL VARLIĞIMIZA AİT HAYATI HER ALANDA KAYBETMİŞ DURUMDAYIZ.

SIRADA NE VAR ?

ATATÜRK VAR ELBETTE…

ÇÜNKÜ ÖNEMLI OLAN, ULUSAL ÖNDERLERİ YOK ETMEK.

O HALDE, ONUN NE KADAR ZALIM BIR DİKTATÖR OLDUĞUNU TARTIŞALIM.

ONUN ZAAFLARINI TARTIŞALIM.

HATTA ONUN ANASINI BİLE TARTIŞALIM.

EVET, EMPERYALİSTLERIN GÜNDEMINDE BU BİLE VAR.

“TARTIŞIN” DIYORLAR,

“BİZ SİZİNLE ÖNDERİNİZİN ANASINI TARTIŞMAK ISTIYORUZ !”

SONRA SIRA SİZİN ANANIZA GELECEK ELBETTE.

HEPİNİZİNKİNE GELECEK…

İŞTE PSİKOLOJIK HARP BUDUR ARKADAŞLAR…

ŞİMDİ YILLAR ÖNCESİNE GİDELİM.

MONDROS IMZALANMIŞ.

DÜŞMAN ASKERLERI İSTANBUL’A ÇIKARTMA YAPIYOR.

MİLYONLARCA TÜRK, SADECE İZLİYOR !

DEMEK Kİ ÖNEMLI OLAN İLK ADIM: “İŞGALİ İZLETTİREBİLMEK” MİŞ.

AMA AYNI ZAMANDA BIR DE MASA KONUYOR ORTAYA:

“TARTIŞACAKSINIZ”.. ..

TARTIŞMA MASASINDA BİZİM SADRAZAM EFENDİ EMPERYALİSTLERE YALVARIYOR,
“BİRAZ ACIYIN” DİYE.

“İZLEYEREK”, “TARTIŞARAK” NEREYE VARABİLİRSİNİZ ?

EMPERYALİSTLER ŞU ANDA BEYİNLERİMİZE VE YÜREKLERİMİZE YÜZYILIN ÇIKARTMASINI YAPIYOR.

MEHMET AKİF, ÇANAKKALE İÇİN NE DİYORDU ?

“ŞU BOĞAZ HARBİ NEDİR, VAR MI DÜNYADA BİR EŞİ ?

EN KESİF ORDULARIN YÜKLENİYOR DÖRDÜ BEŞİ

TEPEDEN YOL BULARAK GEÇMEK İÇİN MARMARA’YA

KAÇ DONANMAYLA SARILMIŞ UFACIK BİR KARAYA”…

ÇIKARTMA SÜRERKEN IKI TAVIR VARDIR ALINABİLECEK.
BİRİNCİSİ ŞU:

İSTANBUL’DA IŞGALCILERI KARŞILAYAN VE ONLARDAN “TOKAT YİYEN” BIR OSMANLI PAŞASI OLABİLİRSİNİZ VEYA DOLMABAHÇE’DEN ÇIKARTMAYI İZLEYEN BİR PADİŞAH.

BELKİ DE EVİNİN PERDELERİNİ KAPATAN SIRADAN VE SUSKUN BIR TÜRK.

AMA ASLINDA HEPSI AYNI KAPIYA VE AYNI KİŞİLİĞE ÇIKAR:

“İZLERSİNİZ !”

HER ŞEYİ…

YA DA ILK KURŞUNU ATAN HASAN TAHSIN OLURSUNUZ.

HASAN TAHSIN’E KADAR BU ÜLKEDE DÜŞMANA HİÇ KURŞUN ATILMADIĞINI BILMEK NE KADAR UTANÇ VERİCİDİR ASLINDA.

HASAN TAHSIN’I NE KADAR TANIYORUZ ?

ONU “HASAN TAHSIN” YAPAN NEDIR ?

“İLK KURŞUN”DAN ÖNCE DE KURŞUN ATMIŞTIR BU KAHRAMAN ADAM.

HASAN TAHSIN AVRUPA’DADIR VE BIR FILME GIDER. FILMDE TÜRKLER
AŞAĞILANMAKTADIR.

HASAN TAHSİN BU FİLMİ İZLEMEZ, “ÖNCE İZLEYEYİM, SONRA ELEŞTİREYIM” DEMEZ.

ÇIKARIR SİLAHINI, ATEŞ EDER BEYAZ PERDEYE.

FİLM DE ORADA BİTER !

HASAN TAHSİN’İN İNSANİ VE SIRADAN YANIDIR BU.

HİÇBİR İNSAN KENDİSİNE, ANASINA, BABASINA, MILLETİNE, BAYRAĞINA
KÜFRETTİRMEZ.

EN BASİT İNSAN GERÇEĞİDİR BU.

İLKOKULDA BIR ÇOCUĞUN ANASINA KÜFRETMEYE KALKARSANIZ, SİZİNLE “ANASININ DURUMUNU” “TARTIŞMAZ”.

BUNUN CEVABI, SURATINIZA YİYECEĞİNİZ BİR YUMRUKTUR.

ÇÜNKÜ ÇOCUĞUN EN İNSANİ VE SIRADAN YANIDIR BU.

ERGENEKON, ERMENİ SORUNU, KÜRT AÇILIMI VE
CAN DÜNDAR’IN “İNSANİ” DENİLEN “MUSTAFA” BELGESELİNİN BAM TELİ  “BURASIDIR”. ..

PROF. DR. KEREM DOKSAT
PSİKİYATRİST

Alçak!

“Alçak” kavramı, bir niteleme sıfatı olarak Türkçemizde şu anlamlara gelmektedir; yerden uzaklığı az olan, “yüksek” karşıtı. Aşağı, yüksek olmayan. Kısa boylu. Bile bile en kötü, en ahlaksızca davranışlarda bulunan, aşağılık, bayağı, soysuz, namert, rezil ve hain.

“Alçak” kavramı insanlar için kullanıldığında ağır hakaret ve küfür anlamlarına gelir; hem de en galizinden! Yani bu kavram, Anadolu’da bir kişi için kullanıldığında, kavga ve hatta cinayet sebebi olacak derecede küfür ve sövme olarak anlaşılmaktadır. Dolayısıyla; bu kavramın insanlar için öyle kolayca kullanılmaması gerekir.

Allah Kur’an-ı Kerim’inde şöyle emreder biz Müslümanlara:

“Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir.”(1).

Ayetten açıkça anlaşılacağı gibi; başkalarına kötü lakaplar takanlar ve başkalarını onların hoşlanmayacağı isimlerle çağıranlar Allah tarafından “Fâsık” olarak adlandırılmıştır.

Dini literatürde “Fâsık” kelimesi, alenen günah işleyen kimse anlamına gelmektedir. Fâsık’ın işlediği günah ise “fısk” olarak isimlendirilir. İslam’da “fısk” büyük günahlar arasında sayılmaktadır. Mesela haram işleyene, günah işlediği bilinene, açıktan günah işleyene fâsık denilmiştir dini literatürümüzde.

Fâsıklar hakkında söylenmiş birçok hadis bulunmaktadır hadis kaynaklarında ki; onlardan birkaçı şöyledir: “Fâsık övülünce, Rabbimiz gazaba gelir.”, “Dinin afeti üçtür: Fâsık âlim, zalim idareci, cahil sofu.”, “Fıskı aşikâre olan fâsıka lanet olsun.”

Bu itibarla; bir Müslüman öncelikle diline sahip olacak ve diğer insanlara bu türlü çirkin yaftalamalar yaparak “fâsık” durumuna düşmeyecektir. Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Müslüman o kimsedir ki; diğer Müslümanlar onun elinden ve dilinden zarar görmezler…”. Bu zarar görme işi herhalde sadece maddi anlamdaki bir zararı değil, üzüntü ve keder anlamındaki ruhsal zararları da içine almaktadır. Kendisine haksız yere “Alçak” denilen bir adamın, üzülmemesi, kederlenmemesi ve dolayısıyla psikolojik açıdan zarar görmemesi ise herhalde mümkün değildir.

Farkında mısınız bilmem; bu ülkede muhatapları için en çok “Alçak” diyen kişi Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan’dır. Sayın Cumhurbaşkanı, aşağı yukarı her ağzını açtığında mutlaka bir hakaret kelimesi kullanır ve bu hakaret kelimelerinin en hafiflerinden birisi “Alçak” tır.

Yazıma başlamadan önce google’da şöyle küçük bir gezinme yaptım bakın Erdoğan ne sıklıkta kullanmış bu “Alçak” kelimesini:

“Başbakan Erdoğan, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin Kürt açılımına yönelik sözlerine gösterdi. Erdoğan, açılımın ABD planı olduğuna dair iddialar için ‘İspat edemezlerse alçaktırlar, namussuzdurlar’ dedi.” (21.08.2009).

“Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: ”Anayasa değişikliğine ‘hayır’ cephesinde CHP, MHP, BDP, TKP, İP, YARSAV ve malum medya var. Bir de baktık ki son günlerde Kandil Dağı var. Kandil ne derse CHP’de, MHP’de aynı şeyi söylüyor. Şu söyledikleri lafa bak. Hükümet, Kandil ile anlaşıyormuş. Edep, edep. İddia sahibi iddiasını ispatla mükelleftir. Eğer bunu ispat edemezseniz, bu şerefsizliktir, bu alçaklıktır.”(23.08.2010)

“Türkiye hükümetini IŞİD’e yardım götürmekle suçlayanlar alçak ve adidirler bunu çok açık ve net söylüyorum.”(27.07.2014).

“Erdoğan, ‘Paris’teki suikastlerle sabotaj yapmak istediler, onu da aştık. Gezi olayları dediler, 17 Aralık, 25 Aralık dediler, onu da aştık. Lice olaylarıyla bayrağımıza yapılan o alçakça saldırıyla yeni bir sabotaj girişimi daha başlattılar. Bu haince sabotaj girişimlerinin bazılarının arkasında Pensilvanya çetesi var. Şu anda bayrağımıza yapılan saldırı üzerinden, çözüme sabotaj düzenleyenler arasında da yine Pensilvanya var. Yine onun altındaki CHP var, MHP var, bunları da aşacağız.’ dedi” (21.06.2014)

“Cemaat için ‘alçak’, ‘sinsi’, ‘ihanet şebekesi’ diyen Erdoğan’a Fethullah Gülen, dava açarak yanıt verdi.”(15.08.2014).

“Türkiye’nin IŞİD’e destek verdiğini söyleyen alçaktır, haindir.” (11 Ekim 2014).

Muhalefet Tayyip Bey’in Tükürük Hokkası Olmuştur!

Bunlar sadece benim hemencecik gözüme ilişiverenler. Bir de benim gözümden kaçanlar ve önceki yıllarda söylenenler vardır. Bunları da hesaba katarsak, başta muhalefet partilerinin liderleri olmak üzere; Tayip Bey’i tenkit edenler, adeta Tayyip Erdoğan’ın tükürüğü “Alçak” kelimesi olan birer Tükürük Hokkası’na dönüşmüş durumdadır. Doğrusu ya Türk Milleti, bu seviyesi gayya kuyusu gibi olan alçak siyaseti hiç mi hiç hak etmiyor. Hele hele R. Tayyip Erdoğan gibi, annesinin mevlidinde aşrı şerif okuyacak kadar dindar geçinen bir Müslüman’a hiç yakışmayan hitaplardır bu tür hakaret yüklü hitaplar.

Gelin görün ki; en az Tayyip Erdoğan derecesinde dindar bir kişilik görüntüsü vermeye çalışan Başbakan Ahmet Davutoğlu da bu konuda selefinden aşağı kalmıyor. Ahmet Davutoğlu, baktı ki; hakaret bu ülkede prim yapıyor o da başladı “Alçak” lafını sarf etmeye. Davutoğlu, Yüksekova’da üç askerimizin gerçekten de alçakça, adice ve kalleşçe şehit edilmesi üzerine 25 Ekim günü yapmış olduğu açıklamada şöyle diyordu:

“Yüksekova’dan gelen acı haberle acıya gğark olduk. Biraz önce Genelkurmay Başkanımızla, İçişlere Bakanımızla görüştüm. Üç kahramanımız, üç Mehmetçiğimiz, çarşıya indiğinde kendilerini takip eden alçaklar tarafından şehit edildi. Bütün emniyet güçlerimiz olayın peşindeler. Bu alçakça saldırıyı nefretle kınıyoruz. Türkiye’yi kaosa sürüklemek isteyen iç ve dış mihraklar tarafından nasıl çalışıldığının açıkça ortaya çıkmasıdır. Özellikle bölgedeki vatandaşlarımızın Bingöl’deki saldırının ardından bu saldırıda da, çarşıda esnafla birlikteyken askerlerimizin şehit edilmesidir. Biz her zaman milli birliğimizi korumak, adaleti tecelli ettirmek için de her türlü çaba gösterilecek. Bu katiller, bu alçaklar yaptıklarının hesabını verecektir. Kimse halkımızın, can güvenliğine, birlik ve beraberliğini bozmaya kalkışmasın. Çözüm süreci bizim için asırlardır birlikte yaşamış halkımız arasında Tesis etme sürecidir. Herhangi bir şekilde o vahşilere taviz vermek değildir. Esas muhatabımız, o bölgede yaşayan halkımızdır. Ama bu alçakça saldırıları yapanlara karşı da her türlü tedbiri alırız.”(2).

Diyeceksiniz ki; “Yüksekova saldırısını gerçekleştirenler bu sıfatı hak ediyorlar…”. Evet, hak etmesine ediyorlar da, şimdi bu kelime, Ahmet Davutoğlu’nun diline yapışır kalır diye korkuyorum ben! Yarın öbürgün çıkar Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’ye de alçak der diye korkuyorum! Çünkü bu tür çıkışlar ve hakaretler bu ülkede prim yapıyor efendiler. Ne kadar yüksek sesle söverseniz, ne kadar yüksek sesle hakaret ederseniz o kadar cesur ve delikanlı adamsınız demektir bu sıradan halkın nazarında. Davutoğlu ise çoktan başlamış bulunuyor muhalefete yüklenmeye. “Konuşmayın” diyor onlara iyi mi? “Siz konuşmayın ki; benim konuştuklarım tek doğru olarak algılansın halkın nazarında” demek istiyor. Bakar mısınız Davutoğlu’ndaki demokrasi anlayışına…

Alçaklarla Dans Edilmez!

HDP, madem Yüksekova’daki saldırıyı geçtiğimiz günlerde Kağızman’da öldürülen üç PKK’lıya misilleme olarak açıkladı, şu halde PKK bu saldırıyı üstlenmiş demektir. Çünkü HDP’nin PKK’nın meclisteki uzantısı olduğunu artık devletin en tepesindeki Erdoğan da itiraf etmeye başlamış bulunmaktadır. O zaman iktidara düşen şudur; alçaklarla müzakere yapmaktan bir an önce vazgeçmek!

Bir taraftan “Alçak” diyeceksiniz, bir taraftan “Bizim için PKK neyse PYD de odur” diyerek PYD’yi de “Alçak” ilan edeceksiniz. Öbür taraftan da “Alçak” olarak ilan ettiğiniz bu gruba yardım için yıllardır PKK ile aynı coğrafyada kucak kucağa yaşadığı ve içli dışlı olduğu için alçak olduğu konusunda asla şüphe bulunmayan bir grubun hem de ağır silahlarla mücehhez olarak ülkemizden geçişine izin vereceksiniz! Üstelik bir de “Teröristin bile bir gururu, onuru olur. Şehirde sivil olarak, savunmasız bir şekilde dolaşan yavrularımıza hain şekilde saldırıp onları şehit eden hainler terörist olacak kadar onurlu bile değildir”(3) diyerek hem de bakan seviyesinde teröre arka çıkıp teröristi öveceksiniz ha!

Şunu da ekleyelim ki; Anadolu’da sizin Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin yapmış olduğu yukarıdaki gaf, “Akım derken b.kum demek” şeklinde yorumlanır. Bildiğim kadarıyla Denizli de bir Anadolu kentidir ve Nihat Bey’in, bu ünlü sözü bildiğini düşünüyorum ben. Lütfen milleti kahretmeyin artık beyler. Çünkü yaptıklarınız artık iyiden iyiye “Delidir, ne yapsa, ne söylese yeridir” şeklini almaya başlamıştır bu ülkede. Hem de bağımsız ve tarafsız olması gereken HSKY’ye partili üyeler atayacak kadar…

“Şah ve Mat” He mi?

28 Şubat sürecine damga vuran isimlerden Merve Kavakçı’nın eltisi olarak da bilinen Aile Ve Sosyal Politikalar Bakanı Ayşenur İslam, teröre ve teröriste övgüler düzen Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin kenti Denizli’de yapmış olduğu konuşmada, kendisinden beklenmeyecek biçimde coştukça coşarak bakın neler demiş:

“…Muhtar bile olamaz dedikleri kişi bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin seçilmiş ilk cumhurbaşkanı. Biz; onlar ne söylerse söylesinler, 2002 yılında satranç masasının başına oturduk. Kendi kaderimizi kendimiz tayin ederiz. Yüce kader hariç başımıza gelecekleri biz planlarız. Ortadoğu’yu, Balkanları biz planlarız. Biz sadece bir oyuncu değiliz. Biz kendi hinterlandımızın baş aktörüyüz. Artık istikbalimizi zar atarak tayin etmiyoruz. Artık size şunu söylüyoruz. Şah, mat.”(4).

Birileri Ayşenur İslam’ı fena gaza getirmiş anlaşılan. Eğer halk tarafından seçilmek bir övünç vesilesi ise, bildiğim kadarıyla Darbeci Kenan Evren de halk oyu ile Cumhurbaşkanı seçilmişti. Hem de neredeyse Tayyip Bey’in iki katı oy alarak! Darbeci Cemal Gürsel de öyle. O da halkoyu ile seçilmişti!

Öte yandan Mustafa Kemal Atatürk’ten başlayıp Abdullah Gül’e gelinceye kadar diğer bütün cumhurbaşkanları da meclisin oylarıyla ve dolayısıyla halkın oylarıyla seçilmişlerdi. Bu bakımdan Ayşenur İslam, bırakın diğer sekizini, kendisini bulunduğu makama getiren Tayyip Bey’e yaranma adına, kendi partisince seçilen ve mensubu bulunduğu partinin kurucusu olan Sayın Abdullah Gül’e bile saygısızlık etmiş bulunmaktadır. Ayşenur Hanım’a bir Anadolu atasözünü hatırlatarak yazımızı bitirelim: “Deveyi yardan uçuran bir tutam ottur” Ayşenur Hanım; ot için yardan uçmaya değer mi hiç…

28.10.2014
_______________
1-Hucurât Suresi, 49 /12,
2-http://www.hurriyet.com.tr/gundem/27458094.asp,
3- http://www.hurriyet.com.tr/gundem/27460975.asp,
4- http://www.sondakika.com/haber/haber-bakan-aysenur-islam-denizli-de-konustu-6629144/

Rumların Yanlış Stratejisi (2/4)

Makarios, bu yanlış politik kararın ve stratejik hatanın bedelinin çok ağır olduğunu anlamıştı ama uzaklardan adayı karıştırmaya ve Türkiye’yi yok saymaya devam eden Yunanistan’daki yönetimin başında olan kişiler, namı diğerle askeri cunta ve sivil danışmanları hala daha anlamamışlardı.

 

Tarihten de ders almamış olan bu kişiler, aradan 4 yıl geçtikten sonra yeni ve büyük bir hata daha yaptılar, Türkiye’yi yok sayarak.  Bunun da bedeli hem Yunanistan, hem de Kıbrıs Rum Yönetimi için çok ağır oldu.

 

General Grivas, Yunanistan’dan gönderilen Tümen’e çok güveniyordu. O yüzden adayı Türklerden bu tümenin yardımı ile nasıl temizleyeceğinin planlarını en ince ayrıntısına kadar yapmıştı.  Nede olsa Türklerden bir kuyruk acısı vardı Grivas’ın. 9 Eylül 1922 tarihinde arkasına bakamadan İzmir’den ayrılan Yunan ordusunun içindeki birasteğmenolan Grivasyenilgiyi hiç hazmedememişti. Şimdi Kıbrıslı Türklerden “Küçük Asya Felaketi”nin intikamını almanın zamanı gelmişti. Zaten kendini, güçlü, dokunulmaz ve yenilmez bir komutan olarak görmüştü hep.

 

Grivas, 15 kasım 1967 tarihinde, kerhen de olsa Makarios’un da onayını alarak,  Türkiye’yi yok sayma gafleti içinde, adadaki Yunan Tümeninden aldığı takviye güçle Geçitkale (Kofunie) ve Boğaziçi (AyiosTheodoros) köylerine saldırdı.  Amacı Türk kontrolü altındaki Lefkoşa-Larnaka-Limasol kavşağını ele geçirmek ve Türk direnişini kırmaktı.

 

Tepeden tırnağa silahlı 2 bin kişilik Rum ve Yunanlı komandolardan oluşmuş askeri güce karşı sayıları 100’ü bile bulmayan Mücahitler mermilerinin sonuna kadar direndiler. Uzun çarpışmalardan sonra köye girmeyi başaran Grivas güçleri 32 Mücahidimizi şehit etti, kimini vurarak, kimini de üzerine mazot döküp canlı canlı yakarak…

 

Türkiye’yi yok sayıp başlatılan bu saldırının bedeli çok ağır oldu. Türkiye Yunanistan’a savaş ilanı içeren bir Nota verdi. BM bu konuda karar alıp, Yunanistan’dan gönderilmiş Komando tümeninin adada yasada aykırı bir şekilde bulunduğunu, yani adayı işgal ettiğini belgeledi.  (Paragraph 25 of the U.N. Secretary-General’s Report S/8322 of 3 January 1968 to the U.N. Security Council.)Türkiye’nin verdiği notanın ağırlığını kaldıramayan Yunanistan, adadaki Yunan Tümenini geri çekmeyi kabul etti. Grivasve Yunan Tümeni 8 Aralık 1967 ile 16 Ocak 1968 tarihleri arasında BM gözetiminde adayı terk ettiler. Makarios her iki köye verdiği zararı ödemeyi ve katledilen mücahitleri tazmin etmeyi kabul etti ama sonra sözünde durmadı.

 

Rumların ve Yunanlıların “Türkiye’yi yok saymak” inatları burada da bitmedi. Yunanistan’da iş başında bulunan askeri cunta ve Kıbrıs’taki uzantıları, 15 Temmuz 1974 tarihinde de “Türkiye’yi yok saydılar” ve Makarios’u devirerek Kıbrıs Helen Cumhuriyeti’ni kurmak, arkasından da bu sefer daha gerçekçi hazırladıkları “İphestos Planı” içeriğince adayı Türklerden temizlemek amacı ile bir darbe düzenlediler.

 

Darbe başarıya ulaştı ve Yunanistan’daki askeri Cunta ertesi gün EOKA’cı katil NikosSampson’u Cumhurbaşkanı ilan etti. 17 Temmuz günü akşamı da NikosSampson, adanın tek televizyon kanalı olan “Kıbrıs Radyo Yayın Korporasyonu”ndan yaptığı konuşmada “Kıbrıs Helen Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ve Yunanistan’la birleştiğini” yani yüzyılların ülküsü olan Enosis’i gerçekleştirdiğini ilan etti.

 

Adanın garantörü olan Türkiye, bu duruma seyirci kalmadı ve 1960 Anayasası’nın Ek I., Madde 4’ün kendisine verdiği yetki ile bu uluslararası yasalara aykırı statü değişikliğine müdahalede bulundu.

 

Darbeden tam 31 gün sonra Türkler adanın kuzey bölgesinde, adanın neredeyse üçte birine eşit bir alan üzerinde 23 Aralık 1963 sabahı “Genel Komite” adı altında kurdukları kendi yönetimlerini meşrulaştırdılar. Adanın güneyinde kalan Kıbrıslı Türklerin de tümü, Rumlarla yapılan görüşmeler sonucunda adanın kuzeyine göç ettiler….(Devam edecek)

 

Ata ATUN

e-mail: ata.atun@atun.com

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

31 Ekim 2014

 

T.C. ve KKTC’de Yüksek Öğrenim ile ilgili Resmi kuruluşlar ve Üniversitelerin Etik kurulları, Ata Atun intihal ile ilgili herhangi bir akademik bulguya rastlamamıştır.

Hala ders alamıyorsak…

NECDET BULUZ

 

Son yıllarda Türkiye’de yaşanan iş kazaları ve maden ocaklarındaki facialar, içeride olduğu kadar, dışarıda da ilgi ile izleniyor. Çünkü dünyanın hiçbir yerinde, Türkiye’deki kadar iş kazası olmuyor. Daha önce trafik kazaları nedeni ile dünyada birinci sırada yer alıyorduk. Şimdi, iş kazaları nedeni ile yine aynı sıralardayız. Bunun da ne kadar üzüntü verici bir şey olduğunu söylemeye gerek var mı?

Geçenlerde Almanya’ya bir fuar için gitmiştik. Soma maden faciasından sonra gittiğimiz Almanya’da bir medya formuna da katıldık. Bazı meslektaşlarımız bize insan hayatının bu kadar ucuz olmaması gerektiğini, Türkiye’de iş kazalarının önlenememesinin de bir araştırma konusu olabileceğini söylediler. Bazıları da “Gelişmemiş ülkelerde bile bu kadar maden kazası olmuyor” dedi.

Avrupa, bu tür konulara bizden çok farklı bakıyor. Sohbet toplantılarında bazı arkadaşlarımız “Böyle olaylar Batı’da olsa, ilgili Bakanlar istifa eder, Hükümetler gider. Türkiye’de deprem etkisi yaratan çok olay oluyor, iş kazalarında yüzlerce kişi hayatını kaybediyor, kimsenin kılı kıpırdamıyor” şeklinde görüşlerini dile getirmişlerdi.

Açıkça ifade etmemiz gerekirse, bu söylenenlere karşı verilebilecek bir yanıt bulamadık. Gerçekten de Türkiye’deki her konu ilgi ile izleniyor, ama iş ve maden kazalarındaki artış, insan kaybı Almanya gibi bir ülkede bile adeta panik havası yaratmış. Soma faciası sonrası takip ettiğimiz dış basındaki yazı ve yorumlardaki yansımalar bu tür olayların artık Türkiye gibi gelişmiş bir ülkede yaşanmaması gerektiği gerçeğini de ortaya koymaktadır.

Ama yazılanlar, uyarılar demek ki hiçbir işe yaramıyor. Bir acı sona ermeden, yenisi yaşanıyor. Bunların genellikle madenlerde meydana gelmesi daha da düşündürücüdür.

Son 9 aya bakıyoruz:

Bu süre içinde 1414 işçi hayatını kaybetti. Sadece Soma’da 301 madenci boğularak öldü. Alkumru Barajı piknikçileri yuttu. Yapılmakta olan 3.köprünün iskelesi çöktü. Gökdelen asansörü işçilerle yere çakıldı. Gemi sanayi dalında sürekli iş kazası oluyor. Zonguldak’ta yılda zaten birkaç facia yaşanıyor. Bunların çoğu da ölümle sonuçlanıyor.

İşin ilginç tarafı, bu tür iş kazalarının bile bile ve göz göre göre meydana gelmesidir. İhmal önemlidir ama diğer yandan yapılan uyarıların, değerlendirmelerin ve raporların da görmezden gelinmesi ne ile izah edilebilir? Her faciadan sonra dövünmenin, karşılıklı suçlamaların ölenleri geri getirmeyeceğine göre, bu konuda devlet niye ağırlığını ortaya koyamıyor? Demek ki, bir yerlerde yanlış yapılıyor. Demek ki, siyasiler işin içine girince bazı şeyler bozuluyor. Demek ki düzeni bozan, dengeleri altüst eden bilmediğimiz bazı şeyler oluyor. Olaylar biraz soğumaya başladığında “Bundan sonra sıra nereye gelecek” endişesi yaşanıyor. Böyle bir iş düzeni olabilir mi?

Almanya’daki temaslarımız sırasında dünyadaki iş ve maden kazaları ile ilgili son 10 yılın dokümanlarını da gördük, inceledik. Türkiye, bu konuda da liderliğini sürdürüyor. Gelişmiş ülkeler, iş ve maden kazalarını önlemek için öylesine önlemler alıyor, öylesine kontrol ve denetim mekanizmasını çalıştırıyor ki, biz bunu niye uygulayamıyoruz? İşçilerin iş güvenliğinin bu kadar titizlikle yapılmasından da mı ders çıkaramıyoruz? Örnek alamıyoruz, uygulamıyoruz?

Gelişmiş ülkeler bu işi nasıl yapıyor ve başarılı da oluyorsa biz bu uygulamaları niye yapamıyoruz? Öncelikle bu işin içindeki yetkili siyasilere, işverenlere ve sendikalara sormak gerekiyor?

Kaldı ki, artık üçüncü sınıf, gelişmemiş ülkelerde bile maden ve iş kazaları bizdeki kadar böylesine ihmal, boş vermişlik ve duyarsızlıktan olmuyor.

Bütün bu olup bitenleri “Bu işin fıtratında var”, “Doğal afet”, “Böyle şeyler Avrupa’da da oluyor” denilerek geçiştirilmeye çalışılıyor. Bu tür açıklamaların kabul edilebilir bir tarafı olabilir mi?

Örneğin son Ermenek maden ocağı faciasından önce TEMA, konu ile ilgili bir yıl önce rapor hazırlamış. Raporda “Bu bölgede kömür ocağı olmaz” uyarısı da yapılmış. Nedenleri de sıralanmış.

Şimdi, tüm bu uyarılara rağmen bu facia meydana geliyorsa bunun fıtratla, doğal afetle, başka yerlerde de bu tür olayların olması ile ne ilişkisi var? Siz, göz göre göre bu faciaya yol vermişsiniz, insanlar da diri diri toprağın altında kalmış. Şimdi kalkmış herkes birbirini suçluyor, topu birbirinin üzerine atmaya çalışıyor.

Eğer, maden ocağında eşini kaybetmiş bir kadın” Hayvanlara bile yapılamayan muamele yapılıyor. İşe gidiyorlar ama hangi şartlarda gidiliyor, bunu kimse bilmiyor. Açıklansa işlerinden oluyorlar” diyorsa sözün bittiği noktadayız.

Şimdi bazıları “Maden Çetesi”nden söz ediyor.

Ortada böyle bir iddia ve gerçek varsa, her çete ile mücadele etmekten kaçınmayan bugünkü hükümet, peki bu maden çetesi ile niye mücadele etmiyor? Niye bu çeteyi çökertmiyor?

Daha çok yazacaklarımız var ama yerimiz yersiz. Devam edeceğiz.

necdetbuluz@gmail.com

necdetes@mynet.com

 

 

 

AÇILIM POLİTİKALARI İLE TÜRKLÜĞE SÖVMEK, BAYRAK İNDİRMEK, VATANA İHANET MODA OLDU…

548137_10151134161784691_1877992985_n

 

40 yıl düşünsek, böyle bir ihanet ortamını hayal edebilir miydik?

Sınırlarımız “Yolgeçen Hanı”na döndü. IŞİD’liler giriyor, PKK’lılar çıkıyor… PKK’lılar giriyor, IŞİD’liler çıkıyor… Hem de silahlı kuvvetlerimizin gözü önünde… Hem de emniyet güçlerinin gözü önünde…

İdam istemiyle yargılanıp, mahkûm olan, 40 bin kişinin katili APO’nun ayağına heyetler gönderiliyor. Bebek Katili, Türkiye’nin geleceğine yön veriyor. Ahkâm kesiyor…

İktidarı ile muhalefeti ile oturmuşlar masanın başına, APO ile dayanışma içerisinde, Türkiye’yi Bölme planları yapıyorlar.

Utanma, sıkılma, arlanma kalmadı… Yüzsüzlük moda oldu… Vatan hainliği moda. Türk’e, Türklüğe sövmek moda oldu…

Gün geçmiyor ki bir emniyet görevlisi tehdit edilmesin… Yumruklanmasın… Aşağılanmasın… Gün geçmiyor ki Türk ordusunun subaylarına kimlik sorulmasın… Yollarımız kesilmesin…

Futbolcusu, film oyuncusu, yazarı, çizeri, politikacısı, televizyon soytarıları Türklüklerini inkâr etmek için birbirleriyle yarışıyorlar. El ele, kol kola, sırt sırta verip bir ihanet korosu oluşturdular. Yüksek perdeden çalıp söylüyorlar.

Bir yandan da Türk’ün, Türklüğün üzerinde horon tepiyorlar. Ayaklarının altında milliyetçilik, vatan, bayrak…

Türk milliyetçiliğini ortadan kaldıracaklarmış. Kimler?

İki buçuk PKK çapulcusu ile üç buçuk din taciri, yedi bin yıllık Türk adını tarihten sileceklermiş. Arkalarında ABD, AB…

Al gülüm, ver gülüm… “Ver oyu, al Kürdistan’ı…”

Ulusal ekonomiyi, Cumhuriyet mirasını satıp tüketenler, çarçur edenler, mirasyedi gibi harcayanlar şimdi de Türk’ün adını tarihten silmek, vatanını, yüzyılların Kültür birikimini yok etmek için kolları sıvadı.

Türk’ün geçmişine, varlığına, adına, şanına, onuruna göz diktiler. ABD, AB, AKP, PKK böyle istiyormuş… Aşiret, tarikat reisleri böyle istiyormuş. Türk, Türklük kavramları çıkarılacak, yerine “yurttaşlık”, “vatandaşlık” kavramları getirilecekmiş. Muhalefet de buna sıcak bakıyormuş…

SİZ KİMSİNİZ? NECİSİNİZ? KENDİNİZİ NE SANIYORSUNUZ? BU YETKİYİ SİZE KİM VERDİ?

Yedi bin yıllık bir adı, şanlı bir ulusun tarihini 10 yıl, 15 yıl gibi kısa bir zamanda yok edeceğinizi mi sanıyorsunuz.

“Kaldırın parmakları, indirin kolları, tamam kabul edilmiştir…” Parmak kaldırıp indirmekle Atatürk’ü, Atatürkçülüğü, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesi olan “Atatürk Milliyetçiliğini” bir gecede silip süpüreceğinizi mi sanıyorsunuz?

Bu iş bu kadar kolay mı?

Amerika istedi diye, Avrupa istedi diye, APO, AKP, PKK istedi diye hemen bu ulusun Türk’ü, Türklüğü ortadan kaldırıp, ülkeyi parça parça, lime lime edip, altın tepsi içerisinde size sunacağını mı sanıyorsunuz?

Buna izin vereceğini mi sanıyorsunuz? Çocuk oyuncağı mı bu?

Yüce Önder Atatürk ne diyordu:

“Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne 7 bin senelik, en aşağı bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgârlarıyla sallandı. Beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela, korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır. Kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir…”

Tarih okuyun biraz, tarih okuyun…

Ama Arapların tarihini değil. Yüce Türk ulusunun tarihini… Bakın, kökleri nereye kadar varıyor, nerelere uzanıyor? Türkler ne zaman ortaya çıkmış? Hangi destanları yazmış? Bozkurt, Ergenekon, Göç, Türeyiş destanlarını bir okuyun.

Ayakta kalabilmek, Türk adını yaşatabilmek için binlerce yıl önce, güçlükleri nasıl yendiklerini, demir dağları eritip, engelleri nasıl aştıklarını öğrenin.

Ergenekon adını haksız hukuksuz davalara vererek, Atatürk resimlerini duvarlardan indirip, banka adlarının başındaki TC’yi silerek ne Türk’ü, ne Türklüğü, ne Atatürk’ü, ne Atatürk milliyetçiliğini yok edebilirsiniz.

AMA SİZ YOK OLACAKSINIZ. TÜRK ULUSUNUN AYAKLARI ALTINDA KALACAKSINIZ.

Sizin sonunuz Menderes’lerden, Vahdettin’lerden de kötü olacak…

Şimdi kendiniz çalıp kendiniz oynuyorsunuz. Kendiniz söyleyip, kendiniz dinliyorsunuz.

En çok işçi ölümleri ülkemizde yaşanıyor. Yandaşlara hizmet edeceğiz derken, yoksul halkın ocağını söndürüyorsunuz… 12 yıllık iktidarınız döneminde tam 15 bin işçi öldü…

Siz el âlemi aptal, kendinizi akıllı mı sanıyorsunuz. Türkiye sizin babanızın çiftliği mi? Türkiye’yi siz Muz Cumhuriyeti mi sandınız?

AMA YÜCE TÜRK MİLLETİ HENÜZ SON SÖZÜNÜ SÖYLEMEDİ.

SÖYLEYECEK… GÖRECEKSİNİZ…

(alieralp37@gmail.com)

81387_ataturk_cumhuriyet_siirleri_1

PROF. DR. KEMAL ARI: CUMHURİYETİN KAZANIMLARI (?)

CUMHURİYETİN KAZANIMLARI (?)
(-Dahi Diktatör…)

images-1

-“Söylesem faydası yok, sussam gönlüm razı değil”
Bu söz, ünlü bir Anadolu özdeyişidir, bilirsiniz..
Cumhuriyetin 91. Yılındayız…
Gün boyu koşturmanın yorgunluğu üzerimde…
Kanal kana dolaşıp, televizyonda dişe dokunur bir program arıyorum:
Bize Atatürk’ü, O’nun büyüklüğünü anlatan bir program…
Meğer beklentim ne boşmuş!
Kanalların çoğunda Atatürk düşmanları, verip veriştiriyorlar Atatürk’e ve “Benim en büyük eserimdir” dediği cumhuriyete…
Meğer cumhuriyet ilan edilerek Türkiye’de demokrasinin önü kapanmış; ta 1908’lerde başlayan demokratik hareket çökertilmiş ve Türkiye bir diktatörlüğe gitmiş, iyi mi?
Kafayı yememek elde değil…
Özellikle son derece modern yaşam tarzını benimsemiş, Atatürk’e ve onun eserine acımasızca saldıran kadın yorumcuları anlamıyor ve duruşlarını yadsıyorum… Bütünüyle özgürlüklerini Atatürk’e borçlular; onun açtığı aydınlığın verdiği kadın hakları hareketinin sonucu olarak bu kadar modern bir hayatı yaşayabiliyorlar. Böylelerinin çarşafa kapatılan, eve tıkılan cinsdaşlarının özgürleşmesi için savaşım vermesi gerekirken, Atatürk Aydınlanması’nın köklerine hırsla, hınçla vurmaları ne kadar acı!
Ey kadın arkadaşım; yanı başımızdaki Müslüman toplumlarda bak kadına; Atatürk olmasaydı sen de öyle olacaktın; ve belki de bugün senin de ehliyet alıp almamanın doğru olup olmadığı üzerine tartışmalar yapılacak, fetvalar verecek; birileri de çıkıp: “Aman ne ehliyeti? Kadınlar yoldan çıkar… Otomobil kullanamazlar bekaretleri bozulur” diye tartışacaklardı; bunu hiç düşünmüyor musun?
Değiştiriyorum kanalı…
Bu kez biri çıkmış sözüm ona demokratlık adına entel sözler söylüyor: Cumhuriyet ne kazandırmış bize? Hangi sorunumuzu çözmüşüz? Eğer bir sorunumuzu çözmüş olsaydı, bugün Almanya’dan, Fransa’dan ya da başka bir Avrupa ülkesinden geri kalır mıymışız?
Atatürk kadar taş düşsün kafana…
İnsanlar Atatürk’le bozmuşlar kafalarını…
Şizofreni gerçekten ülkede tavan yaptı…
Söylenen şeylere bak:
Neresinden baksan saçma…
Anlatanlara bakılarak şunu düşebilirsiniz rahatlıkla:
“Yahu bu Atatürk ve onun getirdiği düzen ne kötü bir düzenmiş… Her şey iyi gidiyormuş da çıkmış ortaya, her şeyi bozmuş, alaşağı etmiş ve çok kötü şeyler yapmış”…
İnsanın alıp başını, yeni Osmanlılık ruhuna gidesi gelir; azıcık bu zırvalara değer verdiğine…
Öyle ya; Yeni Türkiye’de, Yeni Osmanlıcılık…
Pırıl Pırıl, fırından yeni çıkmış; taptazecik, sımsıcacık…
Kafa dağıtmak, beyin ütülemek için bilinçli operasyonlar yapılıyor…
Güçlü bir dalga halinde ne yazık ki Türk Ulusu’nun ulusal benliği hedeflenmiş, tarihsel köklerle bağları koparılmaya çalışılıyor…
Gene çeviriyorum kanalı:
Yok, konuşanlar belki iyi niyetli ama; bana bir şey verecek birikimleri yok…
Yine çeviriyorum:
Aa…
Çok iyi, bu izlenebilir dediğim bir program:
Uğur Dündar’ın “Halkın Arenası” programı…
Programın konukları da Dr. Muazzez İlmiye Çığ ve Prof. Dr. Celal Şengör…
Muazzez Hanım, tamam…
Önemli bir Sumerelog, iyi işler yapmış, Atatürk’ü tanımış ve onun devriminden çok etkilenmiş… Tanıklıkları, birikimi elbette iyi…
Celal Şengör ise Jeoloji Mühendisi bir bilim insanı…
Deprem Profesörü ve işini iyi bildiği söylenen bir kişi…
Kendi alanında çok önemli işler yapmış…
Ama Atatürk’ü konuşuyor…
Konuşsun, sorun değil, elbette konuşacak…
Ya anlattığı şeyler:
Bir kitap yazmış:
Dahi Diktatör…
Adı bile ne derece rahatsız edici…
Ve Atatürk’ün bir diktatör; ama o demokrasiyi getirmeye çalışan bir diktatördü demeye getiriyor… Ve diktatör sözcüğünü Atatürk için söylemekten de geri kalmıyor…
Ve Atatürk’ü anlatıyor ama; ben anlattıkları şeylerin çoğunun doğru olmadığını pek iyi biliyorum…
O kadar da derin bir heyecanla anlatıyor ki Atatürk’ü; amma birader tek bir tanesinin iler tutar yanı yok…
Yanlış, olmayan ya da söylentiye dayanan bilgilerle Atatürk’ü anlatmak…
Bu yaklaşım doğru olabilir mi?
İçimin yandığını, hayıflandığımı hissediyorum…
Derken programa ara veriliyor…
Aradan sonra yeni bir konuk daha eklenmiş:
Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ…
Sözde Ergenekon terör örgütünün lideri olduğu söylenen kişi…
Atatürk’ü doğru değerlendirecek birisi olduğunu biliyorum; beni yanıltmayacağından eminim…
Ancak sanırım reklam için verilen arada bir şeyler oldu.
Uğur Dündar program başlar başlamaz, açıklama yapma gereği duyuyor:
Celal Şengör Diktatör demek istememiş de; dahi diktatör derken, Atatürk’ün kendi içinde gerçekte demokratik bir ruh taşıyan kişi olduğu söylenmek istenmiş de…
Ha evet, evet…
Durumu kurtardık şükür…
Şimdilik…
Türkiye ne garip bir ülke!
En iyi niyetli olanlarımız bile, bu denli yanlış yaparlarsa;
Vah halimize…
Vah ki ne vah!

384749-3-4-334fc

Dünya Türkleri Birliği