Ekmeleddin İhsanoğlu Oruç Baba Türbesine de Gidecek mi?!

Ekmel Hocam, Atatürk’ün kabrinin bulunduğu Anıtkabiri ziyaretiyle başladığı kabir siyasetine hız kesmeden devam ediyor! Tayyip Erdoğan bangır bangır miting yaptıkça Ekmel Hocam ha bire kabir ziyaretlerine ağırlık veriyor! Elbette her kabir ziyaretinde de ayrı bir mesaj veriyor. Bana öyle geliyor ki; Sayın İhsanoğlu, yapmış olduğu kabir ziyaretleriyle Sayın Bahçeli’nin geçtiğimiz 7 Mayıs günü Hürriyet yazarı Şükrü Küçükşahin’e yapmış olduğu tanımlamalara ve ortaya koyduğu ilkelere uygun bir profil çizmeye çalışmaktadır.

İsterseniz öncelikle Devlet Bahçeli’nin üçgen formülüyle ortaya koyduğu çatı adayında bulunması gerektiğini söylediği kriterleri bir kez daha hatırlayalım hep birlikte. Şöyle diyordu Devlet Bey:

“Milliyetçi olacak, Muhafazakar olacak, Manevi değerleri taşıyacak. Laik bir aday olacak. Demokratik değerlere sahip olacak. Hukukun üstünlüğüne inanacak. Cumhuriyetin değerlerini içine sindirmiş birisi olacak…”(1).

Ekmeleddin İhsanoğlu, öncelikle Atatürk’ün kabri olan Anıtkabiri ziyaret ederek, bir anlamda Devlet Bahçeli’nin “Belirleyeceğimiz Cumhurbaşkanı adayı, Cumhuriyetin değerlerini içine sindirmiş olacak” şeklinde ortaya koyduğu ilkenin gereğini yapmış oluyor. Ayrıca bu ziyaretle, Devlet Bey’in “Cumhurbaşkanı milliyetçi olacak, laik olacak” şeklinde ortaya koyduğu ilkelerin gereğini de yerine getirmiş demektir. Zira bana ve birçok kişiye göre de Atatürk, en büyük Türk Milliyetçilerinden birisidir ve esasen Türkiye Cumhuriyeti bir anlamda Türk Milliyetçiliği temeli üzerine kurulmuş bir Milli devlettir. Diğer bir tabirle Türk Ulusu’nun tek kurucu unsur olduğu bir Ulus Devlettir. Ayrılıkçı Kürtlerin yaygara koparmaları işte bu yüzdendir. Sözüm ona “Atatürk de vaktiyle böyle demişti” diyerek “Anasır-ı İslam” geyiği yapanların sayıklamaları da bu yüzdendir.

E.Mehmet İhsanoğlu, anıtkabirden sonra Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesine giderek Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’nin ve Kırşehir’e giderek Neşet Ertaş’ın kabrini ziyaret etti. Bu iki ziyaretle Devlet Bey’in “Göstereceğimiz Cumhurbaşkanı adayı demokratik değerlere bağlı olacak. Hukukun üstünlüğüne inanacak” şeklinde ortaya koyduğu ilkelerin gereğini yaparak bu ülkede inançları farklı olsa da herkesin hukuk karşısında eşit olduğunu da ortaya koymuş bulunmaktadır. Arkasından Konya’da “Ne olursan ol, yine gel” diyerek hoşgörünün şaheser ilkesini ortaya koyan Hz. Mevlana’nın kabrini ziyaret ederek “Eşitlik” ilkesine çok kuvvetli bir vurgu daha yapmıştır.

İstanbul’da Merhum başbakanlardan Adanan Menderes’in kabrini ziyaret ederek “Demokrasi”, Turgut Özal’ın kabrini ziyaret ederek “bütün siyasi eğilimleri temsil etme”, Necmettin Erbakan’ın kabrini ziyaret ederek “Muhafazakârlık” mesajları veren Ekmeleddin İhsanoğlu, Ankara’da da Merhumlar Alparslan Türkeş ve Muhsin Yazıcıoğlu’nun kabirlerini ziyaret ederek çok güçlü bir “Milliyetçilik” vurgusu yapmış, Bülent Ecevit’in kabrini ziyaret ederek de “Sosyal Devlet” mesajı vermiştir.

Mustafa Kamalak mı Mustafa Kabalak mı?

Dikkat edileceği gibi; Ekmeleddin İhsanoğlu’unun kabirlerini ziyaret ettiği bütün siyasiler, bugün cumhurbaşkanlığı konusunda kendisine destek vereceklerini açıklayan siyasi partilerin kurucu liderleridir. Bunun tek istisnası Merhum Necmettin Erbakan’dır. Bilindiği gibi Saadet Partisi, seçimlerin ikinci turunda kimi destekleyeceklerini açıklayacaklarını söyleyerek kaypakça bir tavır ortaya koymuş bulunmaktadır. Oysa Merhum Erbakan, vaktiyle, AKP’yi “Arka kapıdan kaçanlar partisi”, Tayyip Bey’i de ülkenin kaynaklarını sürekli batının havuzuna akıtan anlamında “Muslukçubaşı” ilan etmişti(2).

Bize göre; bu kaypak tavrıyla SP Genel Başkanı Mustafa Kamalak, Kamalak değil Kabalak (değersiz ve işe yaramaz geniş yapraklı bir tür ot) olduğunu da ortaya koymuş bulunmaktadır. Nerede geçmişte hukuk bilgisiyle hükümet düşüren Hukuk Profesörü Mustafa Kamalak, nerede şimdilerin karar vermekten ve görüş açıklamaktan aciz adamı Mustafa Kabalak! Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda kimi destekleyeceklerini açıklayacaklarmış. Adam sen de! Peki, seçimler ilk turda sonuçlanırsa ne olacak? Hocanıza ihanet etmiş olmayacak mısınız Sayın Kabalak!

Çatı Adayı Oruç Baba Türbesi’ne de Gidecek mi?

Çatı Adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’nun kendisine destek vereceklerini açıklayan partilerin rahmeti rahmana kavuşmuş kurucu liderlerinin kabirlerini ziyaret etmek işe yarar mı emin değilim! Ancak şahsen işe yarayacağını düşünüyorum ben! Bu konuda elimizde karine bile var! Zira bizim Çankırı’da AKP’li bir Belediye Başkanı var. 2004 yılından bu yana üç dönemdir kazanıyor. Adamın tek yaptığı şey, şehir mezarlığını ihya etmek oldu. Mesela Melih Gökçek, Ankara’nın giriş yollarına gösterişli kapılar yapmazdan önce, Çankırı Belediye Başkanı, bu kapıların benzerlerini Çankırı asri mezarlığına yapmıştır. Hem de birkaç tane. Şehrin Ankara girişinde de vardır böyle bir kapı. Halen Çankırı Belediye Başkanı olan zatın, vaktiyle İbrahim Melih Gökçek’in danışmanlığını yaptığını da söylemiş olalım.

Bu küçük örnek de gösteriyor ki; Çatı Adayı kesinlikle doğru yoldadır! Çünkü kabirler üzerinden yapılan siyaset bile işe yarıyor bu ülkede! Umarım Ekmel Hocam bu ziyaretleri abartarak eline bir şişe sirke, bir kutu kesme şeker alıp, “Oruç Baba” ve “Zuhurat Baba” türbelerine de gitmeye kalkışmaz! İster misiniz Sayın İhsanoğlu araya bir de Moskova turu sıkıştırıp Nazım Hikmet’in kabrini ziyaret etsin! Olmaz şey değil hani; madem Nazım’ın şiirlerini Arapçaya çevirerek CHP’nin desteğini aldı, gidip bir de kabrini bari ziyaret edip başında dua okusun! Eee, kolay mı CHP’nin dinozorlarını ikna etmek. CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun “Tıpış tıpış sandığa gidip Ekmeleddin İhsanoğlu’na oy vereceksiniz!” demesiyle sandığa gider mi sanıyorsunuz bu dinozorları siz…

MHP Neden Miting Yapmıyor?

Habere göre; MHP, seçmenlere yardımcı olmak üzere milletvekillerini yurtdışına gönderecekmiş? Bu nasıl bir yardımdır bilmiyorum ama bana göre; MHP eğer seçmenlere yardımcı olmak istiyorsa, hiç olmazsa Ankara, İstanbul, Erzurum, Konya, Adana, Trabzon, Antalya ve İzmir gibi önemli illerde birer miting yapsın da şu çatı adayının biraz daha tanınmasına katkıda bulunsun. Garibim, şaşkınlığından olacak kendisini büsbütün kabristanlara attı! O mezarlıktan bu mezarlığa koşturup duruyor günlerdir. Doğrusu ya; Ekmeleddin Bey’e destek vereceklerini açıklayan partiler, seçmenlerine yazıktan da öte biraz ayıp ediyorlar. Partiler miting yapmak için ellerini partinin kasasına sürmeyince, 3.5 milyon doları ve 9 dairesi olduğunu beyan eden Ekmel Hoca da elini cebine atmayınca kendisine oy vermesi beklenen seçmenler “Acaba ne yapsam” diye günlerdir düşünmekten büsbütün hindiye döndüler billahi! Tayyip Bey’in koyunlarına karşı Ekmel Hoca’nın hindileri! Doğrusu 10 Ağustos’ta yapılacak seçimler çok renkli geçecek çoook…
______________
1-http://www.hurriyet.com.tr/gundem/26367460.asp,
2-http://www.haber53.com/erbakan-ak-parti-yi-topa-tuttu-_d15044.html
3-http://www.haberiniz.com.tr/yazilar/haber89859-MHP_Secmenlere_Yardimci_Olmasi_Icin_Vekillerini_Yurt_Disina_Gonderiyor.html

DEMIRTAS-BAYAR

Erdoğan’a neden HAYIR

DEMIRTAS-BAYARTurkish Forum Danışma Kurulu üyesi Sn. Demirtaş Bayar’dan gelen mesajı dikkatinize sunuyoruz

(1) – Yalanlar

Konuşmalarının çoğunda ya bir yalan veya hakikatleri tahrif etmek veya başkalarına suç yüklemek yer alıyor. Okadar acayip ki dünya bunu biliyor ama o hala yalanlarının yalan olduğunu anlamamış kafasında. (1) Ekte belirttigim gibi bir devlet reisine yakışmıyacak kaba bir lisan kullanıp dünyadaki prestijimizi yok etti. Dost olan komşumuz kalmadı.
Yalanlar devam ediyor:
—————————————————
Cameron gazete kapattı mı?
Hürriyet Zeynep GÜRCANLI / ANKARA 28 Ocak 2014
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti grup toplantısında, İngiltere’de Başbakan Cameron’un “gazete kapattığını” söyledi. Bu sözlere İngiltere Büyükelçiliği’nden yanıt geldi.

İNGİLTERE BÜYÜKELÇİLİĞİ’NDEN AÇIKLAMA: “BAŞBAKAN ERDOĞAN’IN SÖZLERİNE ŞAŞIRDIK…. İNGİLTERE BAŞBAKANI CAMERON GAZETE KAPATMADI”
——————————————————————————-
Alttaki konuşmayı yapan ihtimalen paranoyalı olmalı. Dünyadaki herkezi düşman görüyor. Buna “Döviz Lobisi” efsanesini katarsanız durum netlenmiş olur.
——————————————————————————-
Erdoğan “Sadece BBC mi? Wall Street Journal… Bu gazetelerin patronları kimler? Bu gazetelerin patronlarının sahipleri kimler? Geçenlerde İngiltere’de benzer şeyi yaptılar. Cameron hemen gazeteleri kapattı. Ondan sonra Amerika’dan vurmaya başladılar. Zihniyet aynı. Bu zihniyeti iyi tanımamız, iyi bilmemiz lazım. Bunlarla kim ortak hareket ediyor? Kimler ortak davranıyor? Bunu çok iyi takip etmemiz lazım” dedi.
———————————————————————————
Daha evvel:
———————————————————————————
ABD’den Başbakan Erdoğan’a Occupy Wall Street yanıtı
Hürriyet Planet 7 Haziran 2013
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “Occupy Wall Street’te 17 kişi öldü” sözlerine ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’nden yanıt geldi. Yanıtın Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde katıldığı bir televizyon programında “bela” olarak nitelendirdiği Twitter üzerinden gelmesi ise dikkat çeken bir detay oldu.



Ben NY’da yaşıyorum. Böyle bir manzara “Occupy Wall Street”de yaşanmamıştır. 17 kişinin NY’da öldüğü yalandır.
———————————————————————————–
Bir tane daha:
————————————————————————-
Erdoğan ‘camiye içkiyle girdiler’ iddiasını tekrarladı

10 Haziran 2013 
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bugün Ankara Esenboğa Havalimanı’nda yaptığı konuşmada Gezi Parkı protestoları sırasında eylemcilerin Dolmabahçe Bezmi Alem Valide Sultan Cami’ne bira şişeleriyle girdiğini ifade etti.

Konuyla ilgili açıklama yapan Bezm-i Alem Valide Sultan Camii müezzini Fuat Yıldırım, “Burada içki içilmedi. Eylemciler buraya sığındıktan sonra içki içen görselerdi zaten kendileri dışarı atardı” demişti
————————————————————————————

Bir tane daha:
————————————————————————-
Tayyip Erdoğan elindeki delilleri göstermediği takdirde yeniden ona inanmada güçlük çekilecek. Sert yanıtlar yapıp hükümetimizin beynelmilel itibarını tamamen yok etmek istemesinin sebebi anlaşılmıyor.
Demirtaş Bayar
=================================================== 
ABD’den Erdoğan’ın o sözlerine açıklama
20 Ağustos 2013
Başbakan Erdoğan’ın, “Mısır’daki darbenin arkasında İsrail var, elimizde belgesi var” sözlerine ABD’den yanıt gecikmedi. Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest, “Erdoğan’ın sözleri saldırgan, delilsiz ve yanlış” açıklamasında bulundu.

Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest, “Başbakan Erdoğan’ın bugünkü sözlerini güçlü bir biçimde kınıyoruz. İsrail’in Mısır’daki olaylarda bir şekilde sorumluluğu olduğunu söylemek saldırgan, delilsiz ve yanlıştır” dedi. Earnest ayrıca bu tür ifadelerin bölgedeki tüm ülkelerin yapıcı işbirliği gereksiniminden uzaklaşmalarından öte bir işe yaramayacağını belirtti.
İsrail’den Erdoğan’a tek cümlelik yanıt
Hürriyet Planet 20 Ağustos 2013
İsrail Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Yigal Palmor, Associated Press haber ajansının konuyla ilgili bir sorusu üzerine, “Bu üzerine yorum yapmaya değmeyecek o açıklamalardan biri” yanıtını verdi.

MISIR: ERDOĞAN BİZİ BÖLMEK İSTİYOR
Mısır resmi haber ajansı MENA ise bazı Mısırlı bakanların olan “sağlıklı ya da adil” hiç kimsenin bu sözleri kabul edemeyeceğini söylediğini bildirdi.
MENA’nın haberine göre, Erdoğan’ın sözlerinin Mısırlıları bölmeyi amaçladığını iddia eden bakanlar, “Kabine, Mısır’ın sabrının taştığını vurgulamaktadır… Mısır başkalarının husumetlerini paylaşmıyor ve yeni bir kimlik arayışında da değil. Arap ve İslamcı doğası aşikardır” dedi.
————————————————————————-

Bir tane daha:
————————————————————————-
Başbakan yalanla aldatmaya çalışıyor
Hürriyet Ahmet ACAR/ DHA 16 Şubat 2014
Eski CHP Genel Başkanı ve Antalya Milletvekili Deniz Baykal, Gezi eylemleri sırasında eylemcilerin Kabataş’ta başörtülü Zehra Develioğlu’na saldırdığı yönündeki iddiaların gerçek olmadığının kamera görüntüleriyle ortaya çıktığını belirterek, “Yok işte, ortaya çıktı ama Başbakan Erdoğan halen yalanla milleti aldatmaya çalışıyor” dedi.


(2) – Yolsuzluklar

17 Aralık ve 25 Aralık soruşturmaları başladıktan sonra Erdoğan hükümeti suçlamaları durdurmak ve delilleri ört bas etmek için son derecede büyük bir faaliyete girdi. (2) Ekte belirttiğim gibi ilk önce soruşturmayı başlatan savcıları yerlerinden aldı. Sonradan bu savcılar hakkında soruşturma açtırdı. Yerlerine kendi seçtigi kimseleri getirdi. Deniz feneri soruşturması da aynı şekilde yok edilmişti. Soruşturmaların bir kısmı yeni atanan savcılar ve hakimler tarafından kapatıldı. Delilleri toplayan görevliler yerlerinden alınıp susturuldu. Bununla da kalmayıp Hakimlerin bağımsızlığını kaldırıp Bakanlığa bağlanması yasasını meclisten geçirdi. AYM bunu feshetti ama buna rağmen büyük miktarda savcıyı, hakimi, ve polisi yerlerinden aldılar ve kendi adamlarını atadılar. Bakanlığın haberi olmadan herhangi bir soruşturma yapılamacağını yürürlüğe getirdiler.

Bu şekilde yolsuzluklar bağımsız bir adalet sistemi tarafından denetlenemiyecek ve şeffaflık kalkacak. Kamu oyuna hakikatler bildirilmiyerek bütün karanlık işler devam edecek. Meclise getirilen fezlekeyi geri çevirdiler. Eğer Hükümet samimi olsa idi bu güne kadar bütün suçlamaları mahkemeye getirebilirdi ve delilleri kamu oyuna açabilirdi. Biz Türk vatandaşı olarak bu delillerin ne olduğunu bilmek istiyoruz. Erdoğanın oğlu ile konuşmasının ses kaydına montaj dedi. Tayin ettigi bir teşkilata tetkik ettirdi ve bir kaç ay sonra bu teşkilat montaj olduğuna karar verdi. Buna karşılık batıda bağımsız bir teşkilat montaj olmadığını tesbit etti. Duman olan yerde ateşde vardır. Bu kadar gizlilik ve erteleme çabaları yolsuzluk şüphelerini arttırmış oluyor.

Kendileri hakkındaki soruşturmaları her ne pahasına olursa olsun kapatmak istedikleri o kadar belliki en cahil insan bile anlar.
Demirtaş Bayar
—————————————————————————————- 
DAVA YOK – 17-25 ARALIK TOKİ DOSYASI KAPANDI 
17-25 ARALIK SAVCILARINA SORUŞTURMA
Hürriyet Ayşegül USTA / İSTANBUL 3 Mayıs 2014
İşadamları Ali Ağaoğlu, Nazif Zorlu, Mehmet Ali Aydınlar, eski Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın oğlu Abdullah Oğuz Bayraktar ve eski Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal’ın da aralarında bulunduğu 60 kişi hakkında 20 ayrı suçtan yürütülen TOKİ soruşturması delil yetersizliği yüzünden kapatıldı.
—————————————————————————
17 Aralık dosyası 2 savcıdan alındı
Hürriyet 29 Ocak 2014
17 Aralık’taki rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasını yürüten savcılar Celal Kara ve Mehmet Yüzgeç’in dosyaları ellerinden alındı. Savcılar görevden alındıklarını e-posta ile öğrendiler.

Mehmet Yüzgeç, İstanbul 1. Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi’ne duruşma savcısı olarak atandı. Celal Kara, İstanbul 45. Asliye Ceza Mahkemesi’ne duruşma savcısı oldu. Savcılık kaynakları, 17 Aralık soruşturmasının ikinci dalgasıyla ilgili iki ünlü işadamına tebligat gönderildiğini ve sanık sıfatıyla ifadeye çağırıldığı belirterek, “Savcılar operasyonun ikinci dalgasına başlamışlardı. Tebligatların ulaşmasının hemen ardından görevden alındılar” dedi.

İstanbul’un yeni Cumhuriyet Başsavcısı Hadi Salihoğlu iki savcıya dosyadan el çektirildiklerini e-posta atarak bildirdi.

ZARRAB İTİRAZI DA YARIM KALDI
İstanbul 29. Sulh Ceza Mahkemesi Reza Zarrab’ın mal varlığına konulan tedbir kararını kaldırmıştı. 17 Aralık soruşturmasını yürüten Cumhuriyet Savcısı Celal Kara dün mahkemenin kararına itiraz dilekçesini yazdı ve imzaladı. Ancak itiraz için 3 savcının imzası gerekiyordu. Celal Kara görevden alınınca hazırladığı itiraz dilekçesini diğer savcılara imzalatamadı. Böylece Reza Zarrab kararına da itiraz edilememiş oldu.

SORUŞTURMADA TEK SAVCI KALDI
Soruşturmada sadece savcı Ekrem Aydıner kaldı. Dosyaya yeni savcılar görevlendirilip görevlendirilmediği konusunda bir açıklama yapılmadı.

17 ARALIK OPERASYONU
17 Aralık’ta, savcılar Celal Kara ve Mehmet Yüzgeç, bir buçuk yıldır yürüttükleri yolsuzluk ve rüşvet soruşturması kapsamında operasyon düzenlemişti. Operasyonda, eski bakanlar Muammer Güler, Zafer Çağlayan ve Erdoğan Bayraktar’ın oğulları gözaltına alınmıştı. Barış Güler ve Salih Kaan Çağlayan tutuklanmıştı. Dosyada daha sonra Savcı Mustafa Erol ve Savcı Ekrem Aydıner de görevlendirilmişti. Görevden alınan savcılar Celal Kara ile Mehmet Yüzgeç’in iddianameyi bitirmek üzere oldukları öğrenildi.


———————————————————————–
Şike ve Cübbeli Ahmet operasyonlarında dinleme yapan polisler tayin edildi
Hürriyet Ali AKSOYER/İSTANBUL(DHA) 15 Ocak 2014

Rüşvet ve yolsuzluk iddiaları üzerine başlatılan 17 Aralık operasyonunun ardından İstanbul Emniyet Müdürlüğü bünyesinde çok sayıda memurun yeri değiştirildi.
Görev yeri değiştirilenler arasında Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nün dinleme ekibindeki memurların da bulunduğu ortaya çıktı. Görevden alınanların ilçe emniyet müdürlükleri emrine tayin edildikleri öğrenildi. Aralarında Şike ve Cübbeli Ahmet Hoca’ya düzenlenen operasyonların bulunduğu pek çok olayda görev alan dinleme ekibinin yerine yeni memurlar tayin edildi.
17 Aralık’tan bugüne kadar geçen sürede İstanbul’da aralarında müdür ve müdür yardımcılarının da bulunduğu 500 polis tayin edildi. Son olarak Asayiş Şube Müdürlüğü’nün dinleme ekibinde görevli 45 polis memuru çeşitli ilçelere gönderilmişti. Yapılan tayinlerde, Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nün teknik takip biriminin telefon dinleme ekibinde çalışan 57 polis memurunun da görevden alınarak başka ilçelere gönderildiği ortaya çıktı. Bu ekip, Aziz Yıldırım’ın gözaltına alındığı Şike Operasyonu ve Cübbeli Ahmet Hoca’ya düzenlenen operasyonlar gibi gündemi sarsan olaylarda görev almıştı.
————————————————————————-
Soruşturmam engellendi
Ayşegül USTA – Fırat ALKAÇ / İSTANBUL – 27 Aralık 2013

Terörle Mücadele Kanunu’nun 10’uncu maddesi ile yetkili Savcı Muammer Akkaş, 2. dalga yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasından alındı.
Yazılı açıklama yapan Akkaş, gözaltı kararlarının yerine getirilmediğini belirtti “Tüm meslektaşlarım ve kamuoyu bilmelidir ki bir Cumhuriyet Savcısı olarak soruşturma yapmam engellenmiştir” dedi.
Yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasına ilişkin 2’nci dalganın yapılması için 25 Aralık’ta emniyete talimat veren, Terörle Mücadele Kanunu’nun 10’uncu maddesi ile yetkili Savcı Muammer Akkaş tüm gün uğraşmasına rağmen polisi harekete geçiremedi. Dün ise soruşturmadan alındı. 2 gündür sürdürdüğü görüşmelerin ardından soruşturma dosyasının elinden alındığını söyleyen Akkaş, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Turan Çolakkadı dahil birçok kişiyi suçlayarak “Bugün itibariyle bu soruşturma dosyasının içerisinde yer alan arama, elkoyma ve gözaltı kararları ile birlikte gerekçe gösterilmeden uhdemden alındığımı öğrendim. Bundan sonra sorumluluk İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ve Başsavcıvekilindedir. Tüm meslektaşlarım ve kamuoyu bilmelidir ki; bir Cumhuriyet Savcısı olarak soruşturma yapmam engellenmiştir” dedi.
———————————————————————–
Deniz Feneri Savcısı: O savcılar için endişeleniyorum
Hürriyet 20 Aralık 2013
Deniz Feneri e.V bağlantılı soruşturmayı yürütürken görevden alınıp hakkında, “Resmi belgede sahtecilik ve görevde yetkiyi kötüye kullanma” suçundan açılan dava sonucunda beraat eden Cumhuriyet Savcısı Nadi Türkaslan ve Abdul Vahap Yaren, son operasyonu Hürriyet’e değerlendirdi. Halen Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı bünyesinde “Fikri ve Sınai Haklar Soruşturma Bürosu” savcısı olarak görev yapan Türkaslan, “Soruşturmanın gidişatından memnun değillerse bu yolu deniyorlar, o savcılar için endişeleniyorum” dedi.
Savcı Türkaslan, Hürriyet’e şunları söyledi:
ŞİKAYET ÇIKIŞ NOKTALARI
“Bize yapılanın aynısını yapılacağından kuşkum yok. Hem soruşturmanın devamı yönünden, hem savcılar yönünden endişelerim var. Öyle ki başımıza gelenlerle benzerlikler görünüyor. Yani bir hükümet yetkilisinin ‘savcıları şikayet ediyorum’ diyen bir açıklaması var. Biz için de aynısı olmuştu. Şimdi bakıyorsunuz, soruşturmanın gidişatından memnun değillerse bu yolu deniyorlar. Bu ‘şikayet ediyorum’un arkası tehlikeli, çıkış noktaları bu oluyor. ‘Soruşturmanın selameti açısından’ deniyor. Soruşturmanın selameti nasıl oluyor bana bilen biri izah etsin.

——————————————————————————- 
İstanbul’da gece yarısı tayin depremi
Hürriyet 3 Ocak 2014

Türkiye’yi sarsan yolsuzluk ve rüşvet operasyonunda, İstanbul Emniyeti’nde tayin depremi 4. sınıf emniyet müdürleri ile devam etti. 4. sınıf 12 emniyet müdürü ile 4 emniyet amirinin görev yeri değişti. Tayinler gece yarısı müdür ve amirlere iletildi.
———————————————————————– 
Organize şube şefine 10 günde ikinci atama
Hürriyet – Çetin AYDIN/İSTANBUL 1 Ocak 2014
İstanbul Emniyet Müdürü Selami Altınok, Türkiye’yi sarsan yolsuzluk ve rüşvet operasyonundan sonra başlayan görevden almalarda bazı değişiklikler yaptı.
Yolsuzluk ve rüşvet operasyonunu gerçekleştiren Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nden Sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı iken görevden alınarak Sancaktepe’den Sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı yapılan Mahir Çakallı yeniden görevden alındı ve Deniz Liman Şube Müdürlüğü’nden Sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı oldu. Çakallı’nın yerine Hakan Boydak getirildi. Çakallı, 17 Aralık sonrasındaki ilk dalgada görevinden alınmıştı.
—————————————————————–
Görevden alma depremi A Bloğu da sarstı
Hürriyet – 28 Aralık 2013

TÜRKİYE’yi sarsan yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun ardından yaşanan görevden alma ve tayin depremi, İstanbul Emniyet Müdürlüğü B Bloktaki operasyonu yürüten Mali ve Organize Şube ile C Bloktaki İstihbarat ve Terör Şubelerinin ardından operasyonel olmayan şubelerin bulunduğu A Blok’taki şubeleri de sarstı. Son dalgada 38 müdürün görev yeri değişti.
—————————————————————-

Yerine 5 yeni savcı
Hürriyet – 28 Aralık 2013
YOLSUZLUK iddialarına ilişkin 2’nci dalga soruşturmasını yürüten ancak gözaltı kararları verdikten bir gün sonra görevden alınan İstanbul Cumhuriyet Savcısı Muammer Akkaş’ın yerine 5 savcı görevlendirildi.
—————————————————————–
Operasyona iktidar operasyonu
Hürriyet Yalçın DOĞAN 19 Aralık 2013

BALYOZ’da;
- Soruşturma açan, yüz üç kişinin yakalanma emrini veren savcı görevden alınıyor.
- Duruşmanın başlamasından iki gün önce mahkeme başkanı görevden alınıyor.
- İtirazları inceleyen, muhalefet şerhi koyan 11. Ağır Ceza Mahkemesi yargıcı “Günün birinde önümüze gelirsin” denildiği için emekliliğini istiyor ve ayrılıyor.
ERGENEKON’da;
- Tutuklamaları yerinde görmeyen mahkeme başkanı görevden alınıyor.
- Hurşit Tolon’u tahliye eden, daha sonra Mehmet Haberal dosyası önüne geldiğinde, mahkemenin yargıcı “Üzerimde kurumsal baskı var” diyerek ayrılıyor.
- Başlangıçta bu davaları yürüten savcı Zekeriya Öz Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Türkan Saylan’la ilgili soruşturma açtığında görevden alınıyor.
DENIZ FENERINDE’nde;
Soruşturmayı yürüten üç savcı önce görevden alınıyor, yetmiyor, savcılar bir de yargılanıyor. Sanıklar ise serbest bırakılıyor. Dava ne oldu, ses seda yok.

ÖRNEKLERDEKİ GİBİ
Bunlar ilk anda akla gelen yargıya siyasal müdahale örnekleri. Kuvvetler ayrılığı ilkesini çiğneyen, demokrasiye aykırı müdahaleler.
Bu müdahaleler ışığında, üç bakanın oğluna, banka genel müdürlerine, yüksek bürokratlara, ünlü işadamlarına uzanan yolsuzluk ve rüşvet iddiasını içeren operasyon sonrasında, hükümetin hamlesi merak ediliyor. O merak kısa sürede gideriliyor.
Sabahın ilk saatlerinde operasyonu yürüten beş polis müdürü görevden alınıyor. Öğleye doğru “fazla dosya” bulunduğu gerekçesiyle iki savcı daha görevlendiriliyor. Asıl bomba öğleden sonra patlıyor, soruşturmayı yürüten savcı Zekeriya Öz’ün görevden alındığı haberi ortalığı karıştırıyor. Ancak HSYK bunu doğrulamıyor. Yukarıdaki örnekler gibi, sürpriz olmayan, talihsiz bir hamle. 

KAHRAMANLIK DESTANI
Kısa süre önce Tayyip Erdoğan Polis Akademisi’nde konuşurken, “Polisimiz demokrasi testinden başarıyla geçmiştir, adeta kahramanlık destanı yazmıştır” diyor.Eğer konu Gezi ise kahramanlık destanı, ama konu kendi hükümetinin eteklerine, atadığı bürokratlara uzanan operasyon ise polis müdürleri anında görevden alınıyor. Sürpriz olmayan, talihsiz hamleler.

‘DAVANIN SAVCISIYIM’
Hamlenin devamında ne olabilir?
Örneğin, oğulları gözaltına alınan bakanlar istifa eder mi? Ya da önümüzdeki günlerde yapılması beklenen hükümet değişikliğinde, o üç bakan yer alır mı? Ya polis ve savcılar? İşte ortada, hem “Adli süreç devam ediyor” diyor, hem de Balyoz, Ergenekon, Deniz Feneri’nde olduğu gibi, kuvvetler ayrılığı ilkesi yine çiğneniyor. Sadece yönü değişik. O zaman o yönde, şimdi ters yönde.
Ergenekon sırasında Erdoğan, “Ben bu davanın savcısıyım” diyor. Erdoğan şimdi benzer savcılığa soyunmuş görünüyor. Demokrasi açısından çok talihsiz hamleler.
İyi ki haberleri yok(tu)
BİN türlü kuşku ve güvensizliğe rağmen, son operasyonun iyi bir yönü var:
Başbakan’ın bundan haberi yok, oğulları gözaltına alınan bakanların, emrindeki polise rağmen İçişleri Bakanı’nın, hatta polis amirlerinin bile haberi yok.
Haberlerinin olmayışı operasyonun hukuka uygun gelişeceğine ilişkin başlangıçta iyimserlik aşılıyor, ama artık belli, operasyona siyasal müdahale ertesi sabah başlıyor.
—————————————————————————–
Yolsuzluk Soruşturmasını yok etme çabaları devam ediyor.
————————————————————————————
Sadece iki ilde 1700 polisin yeri değişti
Hürriyet Çetin AYDIN/İSTANBUL – Fevzi KIZILKOYUN / ANKARA – Banu ŞEN / İZMİR 7 Ocak 2014
17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrasında Emniyet’te başlayan görevden alma fırtınasında şu ana kadar yüzlercesi rütbeli olmak üzere binlerce polisin yeri değiştirildi. Sadece İstanbul, Ankara, ve İzmir’de yaklaşık 1700 polis farklı görevlere getirildi.
—————————————————————————
TCDD personeline gözaltı
ANKARA 7 Ocak 2014
İzmir Cumhuriyet Savcılığı tarafından yürütülen ihaleye fesat karıştırmak ve limanlardaki işlemlerde usulsüzlük yapıldığı iddiasıyla başlatılan operasyonda TCDD Genel Müdürlük personeli 8 kişi gözaltına alındı.
—————————————————————————-
HSYK’dan savcılar ve Altınok için inceleme kararı
7 Ocak 2014
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK), aralarında İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Turan Çolakkadı, Başsavcı vekili Zekeriya Öz, 17 Aralık operasyonunun 2. dalgasında soruşturma dosyası elinden alınan Savcı Muammer Akkaş ile Oktay Erdoğan ve İstanbul Emniyet Müdürü Selami Altınok hakkında inceleme kararı aldı. HSYK ilk kez bir emniyet müdürüne inceleme izni vermiş oldu. Haberi tiyatro izlerken öğrenen Altınok oyunun bitmesini beklemeden salondan ayrıldı.
—————————————————————————- 
TEM müdürü 20 gün sonra görevden alındı
Çetin AYDIN/İSTANBUL 7 Ocak 2014
Türkiye’yi sarsan yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun ardından Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne(TEM) getirilen Serdar Ali Sekkin görevden alınarak Sabiha Gökçen Havalimanı Şube müdürü oldu. Yerine ise Adana Polis Okulu’ndan Mustafa Çalışkan getirildi. ilk dalga görevden almada TEM Şube Müdürü Ömer Köse görevden alınmış yerine Sekkin getirilmişti. Sekkin’in TEM müdürlüğü 20 gün sürmüş oldu.





(3) – Tutuklamalar, Sansürler, Baskılar, Kısıtlamalar

Türkiyenin simgesi medeni dünyada “muhabirler mezarlığı” oldu. İnsan Hakları mahkemesi müracaat eden tutuklu Türk muhabirler hakkında hukumetimizi suçlu buldu. Tutukluların tamamı Erdoğan aleyhinde yazan muhabirlerden oluşuyor. Herhalde paranoyanın bunda bir parmağı olsa gerek. İlaveten Twitter ve You Tube hoşuna gitmedi. Sansür ettirdi. (3) Ekte belirttigim gibi aleyhte yazıları neşretmek tehlikeli oldu. Sonunda ya ‘Sibiryaya’ tayin olmak veya tamamen işten atılmak var.

Kendi çıkardığı yasaları kısmen iptal eden Anayasa Mahkemesini de kapatmak gayretine girdi. Daniştay’da onu tenkid edene tehditler savurarak hırçınlığını ifade ett
Erdoğan Hükümetinin dünyadaki itibarı kötüden çok kötüye gitmekte devam ediyor. Bize yakınlık gösteren hiç bir komşu memleket veya herhangi bir başka memleket kalmadı. Çıkarları için bizi kullananlar çok.

Demirtaş Bayar
———————————————————————————
CPJ: Türkiye’de ifade özgürlüğü ve habercilik alanları hızla daralıyor
Hürriyet – Nafiz ALBAYRAK / NEW YORK (DHA) 7 Şubat 2014
ABD merkezli Gazetecileri Koruma Komitesi’nin (CPJ) ‘Basın Özgürlüğünün Risk Altında Olduğu Ülkeler Raporu’nda, Türkiye ilk on ülke içinde yer aldı.

———————————————————————————- 
Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü basın özgürlüğü raporunu yayınladı
hurriyet.com.tr 13 Şubat 2014
Paris merkezli Uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF), 2014 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi yayınlandı. Rapora göre Türkiye 180 ülke arasında 154′üncü sırada.
Afganistan, Ürdün ve Irak gibi ülkelerin gerisinde kalan Türkiye’den raporda, “problem ülke” olarak bahsedilirken Gezi Parkı eylemlerinde 153 gazetecinin yaralandığı, 39’ının gözaltına alındığı hatırlatıldı. Ve şu ifadeler kullanıldı:
“Bölgesel emellerine rağmen, 154. sıradaki Türkiye’de basın özgürlüğü konusunda hiçbir gelişme görülmedi. Türkiye ‘en büyük gazeteci hapishanelerinden’ biri olarak tanımlanmaya devam ediyor.
———————————————————————————–
Türkiye ilk kez basını özgür olmayan ülkeler arasında
Hürriyet -Tolga TANIŞ / WASHINGTON 1 Mayıs 2014
Her yıl ülkelerin basın özgürlüğünü inceleyen Freedom House, 2014 raporunda Türkiye’yi son 15 yıldır ilk kez “kısmen özgür ülkeler”den “özgür olmayan ülkeler” kategorisine düşürdü. Gezi Olayları sonrası yaşanan işten atılmalar, sansür ve otosansür uygulamaları, şeffaf olmayan medya sahipliği nedeniyle 6 puan daha kötüleşen Türkiye bir yıl önceye göre 14 sıra daha gerileyip dünya genelinde 134’üncülüğe geldi. Böylece Türkiye, 42 ülkenin yer aldığı Avrupa’da da aynı zamanda basını özgür olmayan tek ülke oldu.
—————————————————————————————
Almanya’dan Erdoğan’a ‘Gauck’ tepkisi
hurriyet.com.tr 30 Nisan 2014

Avrupa Parlamentosu seçimlerinde FDP ve liberallerin favori adayı Alexander Graf Lambsdorff, Die Welt Gazetesi’ne yaptığı açıklamada, “Avrupa Birliği, Türkiye ile müzakereleri durdursun ve bu sürece konsantre olmaktan vazgeçsin. Müzakerelerin yeri derin dondurucu” dedi. Lambsdorff, özgürlükleri kısıtlayan, hukuk devleti prensiplerini zedeleyen ‘yarı-otoriter’ bir ülkeyle pazarlıkların yapılmaması gerektiğini söyledi.

Alman hükümetinin Basın Sözcüsü Steffen Seibert tartışmaların endişe verici olduğunu söylerken “Federal hükümet cumhurbaşkanının değerlendirmelerinden farklı düşünmüyor“ dedi.

22-25 Mayıs’ta yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Alman Hıristiyan Sosyal Birlik Partisi CSU’nun favori adayı olan Markus Ferber ise, “Üyelik müzakereleri hemen sona erdirilmeli. Türkiye, Avrupa Birliği’ne girecek ülke değil. Ülke giderek Avrupa ve Avrupa değerlerinden uzaklaşıyor” diye konuştu.
Berlin’in Erdoğan’ın konuşmasından oldukça rahatsız olduğunu bildiren Die Welt gazetesi, Dışişleri’nden Sorumlu Devlet Bakanı Michael Roth’un “Erdoğan’ın duygusal açıklamaları ne içerik olarak ne de ton olarak orantılıdır. Sadece şaşırıyorum ve kafa sallıyorum” şeklindeki sözlerini aktardı.
“Cumhurbaşkanı’yla gurur duydum, tam bir demokrat ve insan hakları savunucusu gibi davrandı” diyen Almanya Federal Parlamentosu Başkan Yardımcısı Claudia Roth (Yeşiller) ise, “Erdoğan küfürbaz bir tavırla Cumhurbaşkanı’nı azarlıyor. Bu da açıkça Erdoğan’ın kendi politik tarzındaki terbiye ve demokratik kültür eksikliğini gösteriyor” dedi.
- Die Welt: Türkiye ile AB arasındaki diyalogda bir model ortaya çıktı. Avrupalılar, uygarca bir arada yaşamla ilgili sözel kurallara uymak için çabalıyor, Türk tarafı ise Avrupa ve Avrupa’nın politikacılarına hakaret etme özgürlüğünü kullanıyor.

———————————————————————————– 

Şimdide Ana Yasa Mahkemesini yok etmek istiyorlar. Yani istediklerini yapma diktasını getiriyorlar. Bu çalışmaların arkasında ne gibi işlerin saklandığını şüphe etmeye başladık.

Demirtaş Bayar
——————————————————————–
AK Partili vekil: AYM’nin iptal yetkisi kaldırılmalı
Hürriyet 11 Nisan 2014
Anayasa Mahkemesi’nin HSYK yasası konusunda verdiği kısmi iptal üzerine AK Parti’li vekil Zelkif Kazdal’dan çok tartışılacak çıkış geldi.
———————————————————————————————————
Başbakan’ın daha önceki Twitter kararı konusundaki “AYM kararına saygı duymuyorum” sözüne atıf yapıldı.
—————————————————————————————– 
AKPM: YouTube ve Twitter yasağı, ifade özgürlüğünün ihlalidir
AA 11 Nisan 2014

AKPM’den yapılan açıklamada, Hukuk İşleri ve İnsan Hakları Komitesi’nin Strasbourg’da yapılan toplantısı sonrasında Türkiye’deki gelişmelere ilişkin endişelerin dile getirildiği kaydedildi. Açıklamada, “Türkiye’de seçim kampanyası sırasında Twitter ve Youtube internet sitelerine erişimin engellenmesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 10. maddesiyle korunan ifade ve bilgi edinme hakkının açık bir ihlali olduğu” belirtildi.

—————————————————————————————–
Hırsına hakim olamamasını doğrulamak için kabadayıca söylediği tahrik edici çıkışları bir Başbakanın milleti parçalayıcı şeklinde olması yerine birleştirici olması icab eder. Kendi kendine söylenirken dünya ona üstteki sıraladığım değerlendirmeleri yapıyor.
Çok yazık.
Demirtaş Bayar
——————————————————————- 
Başbakan Erdoğan’dan önemli açıklamalar
Hürriyet 13 Mayıs 2014
Internet altyapısını geliştirerek özgürlük ortamının oluşmasını sağladık. 2002’de internet abone sayısı 22 bindi. Şu anda 35 milyon. Yok twitter’dı yok facebook’tu bu konuda iktidarımızı lekelemek isteyenler önce bu rakama baksınlar da hizaya gelsinler. Nerden nereye… Türkiye’de diktatör bir yapı oluştuğunu iddia edenlerin arkasında nelerin yattığını anlama bakımından bu rakamları veriyorum. Türkiye’de basın özgürlüğü yok diyenler bir zahmet her gün yayınlanan ulusal gazeteleri önlerine alıp sadece manşetlere baksınlar.
Mesela Pazar günü çıkan gazetelerin manşetlerine bir baksınlar. Danıştay törenindeki nezaketsizliğe bizim tepkimizin oralarda nasıl yer aldığına bir baksınlar. Bizi eleştirenlerin adeta küçük dillerini yutacaklarını göreceksiniz.
TÜRKİYE İLK KEZ BASINI ÖZGÜR OLMAYAN ÜLKELER ARASINDA 

EDEP DIŞI TAHKİR…
Hiçbir ülkede manşetler üzerinden hükümetlerin bu kadar edep dışı tahkir edildiğine şahit olmazsınız. Bir örgüt basın özgürlüğü raporu hazırlamış. Bu örgütün raporlarında İsrail basın özgürlüğünde dünyanın en özgür ülkelerinden biri olarak kabul ediliyor. Sevsinler sizi.
———————————————————————————-
Deliller tutarsız (AP Gözlem Heyeti)
Hürriyet – Bülent SARIOĞLU / ANKARA 12 Nisan 2014
Türkiye’de yargılanan gazetecilerin davalarını inceleyen Avrupa Parlamentosu (AP) Geçici Gözlem Heyeti, 2.5 yıllık çalışma sonucunda hazırladığı raporda önemli uyarılarda bulundu.
AP Başkanlar Konferansı’nca Polonyalı parlamenter Jaroslaw Walesa başkanlığında Haziran 2011’de kurulan ve Michael Casman (İngiltere), Hélène Flautre (Fransa), Sajjad Karım (İngiltere) ve Barbara Matera’dan oluşan heyetin raporundaki öne çıkan tespitler şöyle:
- Gözlem Heyeti, izlediği davalarda sanıklar aleyhinde sunulan delillerin tutarsız olduğu yönündeki iddiaların farkındadır. Gazeteciler aleyhinde sunulan delillerin niteliğine ilişkin endişeler not edilmiştir. Henüz yayımlanmamış kitaplara polis tarafından el konulmuş ve iddianamelerde haber, makale ve fotoğraflarına ayrıntılarıyla yer verilmiştir. Bazı haberleri araştırmak, başkalarından önce bazı bilgilere ulaşmak ve kaynakları gizli tutmak, komplo delili olarak sunulmuştur. 
- Olumsuz haberlerin (örneğin, devletin Van depremindeki tepkisi, devam eden davalar, kitlesel gösteriler vs.) servis edilmesi, savcılık tarafından devletin itibarını zedeleme niyetiyle işlenen bir fiil olarak sunulmuştur. AİHM aldığı kararlarda, gerçeği savunma ilkesi ve kamunun menfaati ilkesini vurgulayarak bu türden suçlamalara defalarca itiraz edilmiştir. Telefon dinlemelerinin kayıtları, farklı bireyler arasında suç bağının bir delili olarak sunulmuştur. Sanıklar tam olarak neyle suçlandıklarını ve aleyhlerinde öne sürülen delilleri bilmeden aylarca tutuklu bırakılmıştır.
- Medyada karşılıklı iştirak ve politikacılar tarafından göz korkutan beyanlar otosansürü geleneksel basında yaygın hale getirmiştir. Heyet, AP’nin uzun tutukluluk sürelerinden ve medya patronları ile gazetecilerin uyguladığı otosansürden duyduğu endişenin farkındadır, dolayısıyla bu sorunların giderilmesinin önemli olduğu kanaatindedir.

Demirtaş Bayar

Demirtas@CelalBayar.org

T.C. Lefkoşa Büyükelçiliği (2/3)

Bir bayram günü babam beni elimden tuttu ve T.C.Büyükelçiliğine götürdü. Ne bayramıydı veya da neyin kutlamasıydı hiç hatırlamıyorum ama benim gibi bayramlıklarını giymiş kızlı erkeli bir çok çocuk vardı orada. Çok güzel bir gün yaşadığımı, kekler, pastalar yiyip kola içtiğimi ve oyunlar oynadığımızı hatırlıyorum sadece.

 

Mutlu, çok hoş ve olağan dışı güzellikte bir gün yaşamıştım o gün. Üstelik bir de üniformalı Türk askeri görmüş, çekine çekine konuşmuştum kendisiyle, hatta dokunmuştum ona. Nasıl bir mutluluk duymuştum o an, inanılmazdı. Hem Türk bayrağı, hem de Türk askeri, bir aradaydı o gün.

 

Uzun müddet o anının coşkusuyla yaşamıştım. Artık T.C. Büyükelçiliğinin önünden geçerken içeride üniformalı bir Türk askeri olduğunu bildiğimden daha da ciddi selam veriyordum Türk bayrağına.

 

Rumların bize saldırdığı o kötü günlerde, gettolara sıkıştırıldığımız o soykırım yıllarında T.C. Büyükelçiliği, Türk Alayı ve Anavatan Türkiye’miz tüm kuruluşları ile birlikte hep yanımızdaydı. Türkiye Kızılayı’nın yıllarca bıkmadan usanmadan gönderdiği yiyecekler ve giyecekler hepimizi hem doyurdu hem de giydirdi, aç kalmamızı ve soğuktan ölmemizi önledi.

 

Türkiye Cumhuriyeti Maliye Bakanlığı, 1963′den 1974′e kadar neredeyse her bir Kıbrıslı Türk aileye bir şekilde, ya Mücahit maaşı olarak, ya memur maaşı olarak ya da sosyal yardım parası olarak bir şekilde aralıksız ve düzenli olarak para gönderdi ayakta durabilmemiz için. O dönemde herkes otuz Kıbrıs Lirası aylık maaş alıyordu ayırımsız, ne iş yaptığına ve hangi makamda oturduğuna bakılmaksızın.

 

Bunların hepsinin kökeninde T.C. Büyükelçiliğinin yılmadan çalışması ve bizlerle iç içe olması yatıyordu.

 

20 Temmuz 1974 Barış Harekatı yapılana kadar, bize soykırım uygulayan Makarios hükümeti Kıbrıslı Türklere ve Kıbrıs’taki Türk bölgeleri ile köylerine on paralık yatırım yapmamıştı. Ada üzerindeki tüm Rum köylerinin yolu asfalt yapılıp bu köylere su ve elektrik götürülürken, halkının tümü Kıbrıslı Türk olan hiç bir Türk köyünün köy yolu asfaltlanmamış, köye de ne elektrik getirilmiş, ne de su bağlanmıştı.

 

Türk bölgeleri ve köylerinde yaşayanlar işsiz ve parasız kalmasınlar diye neredeyse herkes ya devlet memuruydu ya da Mücahit olup asker maaşı almaktaydı. Bu nedenle de Mücahitlik adeta bir meslek olmuştu. On veya onbeş yıl er olarak Mücahitlik  yapıp emekli olan bir çok insanımız var bu nedenle. Zaten Anavatan Türkiye bizlere arka çıkmayıp böylesi bir olanak yaratmasaydı, bir çok Kıbrıslı Türk işsizlik nedeni ile adayı terk etmek zorunda kalacaktı. Yani şimdi bulduk da bunuyoruz. İstihdamı ve maaşları düzenleyen yasaya “Göç yasası” adını takıp bir çok olumsuz atraksiyon yapan kişiler, Makarios’un adadan Türkleri kaçırmak için uygulamaya koyduğu gerçek “Göç Yasası”nı unutmuşa benziyorlar maalesef.

 

Soykırıma uğradığımız o kötü yıllar içinde Türkiye Milli Eğitim bakanlığı tüm üniversitelerin kapılarını Kıbrıslı Türk gençlerine açmış, mücahitliğini yapan her Kıbrıs Türk erkeği, liseyi bitiren her kız öğrenci istediği üniversitenin istediği bölümüne girip yüksek öğrenimine devam edebilme imkanına kavuşmuştu. Mezuniyetten sonra adaya geri dönenler bir şekilde istihdam ediliyor, maaşları Türkiye’den gönderiliyordu. Türkiye’de kalmak isteyene de tüm kolaylık sağlanıyor, çalışma izinleri kolayca verilip tüm kapılar ardına kadar açılıyordu….. (Devam edecek 3/3)

 

Ata ATUN

e-mail: ata@kk.tc

http://www.twitter.com/ataatun

http://www.ataatun.com

23 Temmuz 2014

rp_yurt-atayun-orta.jpg

40 Yıldır Kıbrıs Adasında Barış

GUL CELKAN

9253-1

Avrupa Birliği yayın organı olan Eurobarometer tarafından Avrupa Komisyonu adına yapılan anket çalışması haklılığımızı bir kez daha gözler önüne serdi. 20 Temmuz 1974 Mutlu Barış Harekatı’nın sadece Kıbrıs Türklerine değil, hem Rumlara hem de Yunanistan’a barış ve huzur ırtamı getirdiğini Cumhurbaşkanımız Sn.Rauf R.Denktaş ve tüm Türkiye’nin ve KKTC’nin yetkilileri tarafından ozelikle Sayin Denktas’in hem Cumhurbaskani oldugu donemde hem de gorevden ayrildiktan sonra son nefesini verinceye kadar bıkmadan usanmadan her platformda anlatılmış ve anlayan ancak anlamazlıktan gelen dünya bu gerçeği KKTC gerçeği ile birlikte ergeç anlayacaktır. Eurobarometer’ın AB üyesi ülkeler ülkede yaptığı kamuoyu araştırmasının sonuclarına göre Rumların diğer AB üyesi toplumlarına göre hayatlarından daha mutlu oldukları gerçeği ortaya çıkmıştır. Bu durumu yaratan faktörlerin esas nedeni olarak 1974’ten beri adada huzur ve istikrarın olması ve barış ortamının hakim olması gösterilmektedir.

KKTC olarak inandığımız doğrulardan asla taviz vermeden yolumuza göğsümüz açık, başımız dik yürüdüğümüz sürece “hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım” demekten başka bir söz söylemek mümkün değil elbette.

“Para mutluluk getirmez” derler. İşte bu lafın doğruluğunu Türk milleti olarak yine bu kamuoyu araştırması ile dünyaya gösterdik. Yıllık kişi başı gelir çok yüksek olmasa bile Türklerin %65’i hayatlarından memnun olduklarını ve paranın amaç değil araç olduğunu ve haysiyet ve şahsiyetlerinden asla ödün vermeden yollarına Euro’lar dökülse bile asla bununla doğrulardan şaşmayıp dünyaya Türklerin kim olduğunu ve Türk kimdir, nasıldır ve de en önemlisi maddenin yani paranın hiçbir Türk’ü doğrularından ayırmayacağını ispat ederek dünyaya güzel bir ders vermişlerdir.

KKTC’yi ne Talat ne Erel ne Akıncı ne de Fogg’ın “müridleri” Rum’a yama yapabilir ve de onlar için önemli olan para gerçek Türk milleti için asla bir anlam ifade etmemektedir. Unutuyorlar “bir hırka bir ekmek” yeterlidir asil Türk milleti için. Unutuyorlar Atatürk’ün bize herşeyi öğrettini ancak bir türlü esareti öğretemediğini… Unutuyorlar galiba damarlarındaki asil kanın renginin bayrağa yansıdığını…Unutuyorlar galiba bayrağın Türkler için ne demek olduğunu…

Neyse işte yapılan bu kamuoyu araştırması da uzerinden birkac yil gecmis olsa da 1974 ün herkese BARIŞ getirdiğini gozler onune sermektedir…nereye kadar inkar edecekler Türkiye’yi ve Türkiye’nin KKTC için yaptıklarını, içimizdeki gözleri kendilerine yem olarak uzatılan yeşil Eurolardan başka bir şey göremeyen Rum’a hizmeti vatan hizmeti addeden bu kişiler….

Nice 40 yillara KUZEY KIBRIS TURK CUMHURIYETI

20 TEMMUZ BARIS VE OZGURLUK BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN.

İhsanoğlu faktörü oyunu değiştirebilir

kgursel@milliyet.com.tr  |  Kadri Gürsel kgursel@milliyet.com.tr

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan adaylığını resmen açıklayınca, ağustostaki seçimlerin gerçek adı “Cumhurbaşkanlığı Seçimleri” değil, “fiili başkanlık oylaması” olacak.
Erdoğan kazanırsa, bir fiili başkanlık rejimine geçeceğiz. Erdoğan kaybederse, kazanan rakibi cumhurbaşkanı olacak.
Çünkü Erdoğan kaybettiğinde başbakanlık yapmaya devam edecek. Erdoğan’ın başbakan olduğu bir ülkede, onu sandıkta yenmiş başka hiçbir aday, anayasanın kendisine vermiş olduğu cumhurbaşkanlığı yetkilerini onun hükümeti üzerinde “sonuna kadar” kullanma gücüne sahip olamaz.
Erdoğan kaybederse, kazanan rakibi yüzde kaç oy almış olursa olsun, anayasadaki tarifine ve parlamenter rejimin ruhuna uygun biçimde “tarafsız cumhurbaşkanı” olarak görev yapmak durumunda kalacaktır.
Türkiye’deki konjonktürde sadece Erdoğan, halkın oyuyla “cumhurbaşkanı” seçildiği takdirde parlamenter rejimin içini boşaltma gücüne sahip olabilir.
Dolayısıyla son tahlilde cumhurbaşkanı seçmiyoruz, otoriter bir fiili başkanlık rejimi ile parlamenter rejim arasında tercih yapıyoruz.
Otoriter, çünkü muhalefete tahammülsüz ve elindeki gücü hedefi doğrultusunda sonuna kadar kullanmaya çok arzulu bir lider söz konusuyken onu kontrol edip frenleyecek kurumlar, şimdilik bir ikisi hariç, bu liderin baskı ve egemenliği altında olacak.
Seçmen çoğunluğu tercihini parlamenter sistemden yana yaparsa, bu tehditkar gidişat frenlenebilecek.
Bu bağlamda, CHP ve MHP’nin üzerinde anlaştığı “çatı adayı” Profesör Ekmeleddin İhsanoğlu’nun iktidarın şimdi oynadığı oyunu değiştirme potansiyeli vardır.
Tabii ki her şey söz konusu potansiyelin ustaca kullanılmasına bağlı.
Bu bakımdan İhsanoğlu’nun halk tarafından yeterince tanınmıyor olması, bir dezavantajdır.
Ben kendisiyle 2008’de tanıştım ve görüşmelerimiz sonucunda hakkında gayet olumlu bir kanaate sahip oldum.
İhsanoğlu’nun dünya çapında bir bilim tarihçisi olduğu biliniyor. Çok değerli bir kültür adamı ve entelektüel. 57 İslam ülkesini bir araya getiren İslam İşbirliği Teşkilatı’nın başında geçirdiği sekiz yıl zarfında fevkalade bir diplomat olduğuna da tanıklık ettik.
Bende bıraktığı kişisel izlenim ise İhsanoğlu’nun kibirden uzak, mütevazı, nazik ve erdemli bir kişi olduğu yönünde…
İhsanoğlu dindar bir insan; bir İslam kültürü uzmanı ama İslamcı değil. Bilakis, İhsanoğlu’nun özgürlükçü ve demokrat yanının hayli güçlü olduğunu düşünüyorum.
Siyasete hep uzak kalmayı tercih etmiş olması kudretli rakibi Erdoğan karşısında ilk bakışta bir dezavantaj olarak görülebilir. Mamafih bu husus, Erdoğan’ın nüfusun çoğunluğunda tepki doğuran siyasi kişilik özellikleriyle mukayese edildiğinde, pekala bir avantaja da dönüşebilir.
AKP’nin seçmen tabanında, Erdoğan’ın üslup ve tarzından hoşnut olmayıp alternatifsizlik yüzünden kendisini ona oy vermeye mahkum hisseden bir kesim var. Herkes “ölümüne Erdoğancı” değil. Azınlıkta da olsalar şimdi bu insanlara İhsanoğlu gibi iç rahatlığıyla oy verebilecekleri, İslamcı olmayan ama CHP’li ya da MHP’li de olmayan bir muhafazakar aday seçeneğinin sunulması, dengeleri değiştirebilir.
Neticede, mevcut veriler ışığında ağustostaki seçimin kaderini başlıca üç faktör arasındaki fark belirleyecek:
İhsanoğlu’nun AKP tabanından ve SP ile BBP’den alacağı oylar…
CHP’nin tabanındaki katı Kemalist ve ulusalcı seçmenin dindarlığına tepki duydukları için İhsanoğlu’ndan esirgeyeceği oylar…
Kürt hareketinin tabanından Erdoğan’ın alması muhtemel oylar…
İhsanoğlu’nun çatı adaylığı, Türk siyaset sınıfının asgari müşterekler zemininde siyaset üretmek için uzlaşmayı nihayet başarabildiğini gösteren tarihi bir kazanım ve tecrübedir.

Olmaması gerekenler oluyor…

NECDET BULUZ

 

İsrail’in Gazze’yi ateş altına alması, soykırım uygulaması karşısında Başbakan Erdoğan “Hitler bile geçmişte Yahudilere böyle bir uygulama yapmadı. İsrail, Gazze’de Hitler’den beter soykırım uygulaması yapıyor” diyor. Bu sözlerin sonuna kadar arkasındayız.

Bugün İsrail, geçmişi aratacak kadar gözü dönmüş, çocukları bile gözünü kırpmadan katledebilir duruma gelmiştir. Elinde son derece modern ve gelişmiş silahlar bulunan İsrail ordusu, istese nokta atışlar yapabilir, sivil katliamlar olmaz. Görülüyor ki bunlar bilerek ve kasti olarak yapılıyor.

İsrail’in bu yaptığı katliamlara sessiz kalınmaz ve tepkiler de artar. Bu sessizliği bozan ve tepkileri artıranlardan biri de Başbakan Erdoğan’dır.

Ancak, geçenlerde de konu ile ilgili olarak yazdık ve uyarılarda bulunduk. İsrail’e tepki, sadece sözlerde kalmamalıdır. Bu ülkeye karşı alınması gereken önlemler vardır, biz bunların neden devreye sokulmadığını soruyoruz. Bu işlerin sadece sözlerdeki tepkilerle olmayacağını biliyoruz.

Medyada da çok yazılıyor, çok söyleniyor, dikkat çekiliyor. Eğer Başbakan İsrail’e karşı bu kadar sert, bu kadar tepkili ise, hala neden bu ülkenin çıkarları konusunda gereken adımları atmıyor, açıklamaları yapmıyor? İddialar öylesine yayılıyor ki, eğer bu söylenenler ve iddialar doğru ise, Erdoğan’ın açıklamaları ve tepkilerin hiçbir şey ifade etmediğini söyleyebiliriz.

Örneğin, geçen gün Sözcü Gazetesi manşetten “Ey Tayyip, eli kanlı İsrail ile sarmaş dolaş olan kim?” diye soruyor ve şu iddiaları sıralıyor:

 

Mayınlı arazilerin İsrail şirketlerine satışı için izin veren sen değil misin?

İsrail’in OECD’ye üyeliğinin önündeki veto engelini kaldıran sen değil misin?

Türkiye’nin İsrail ile ticaretini 5 milyar dolara çıkaran sen değil misin?

Kürt petrolünün Türkiye’den İsrail’e taşınmasına izin veren sen değil misin?

İsrail’i ziyaret eden ve Şimon Peres’i Türkiye’de ağırlayan sen değil misin?

İsrail’i koruyan Malatya Kürecik’teki füze kalkanı senin döneminde kurulmadı mı?

Manavgat suyunun İsrail’e satışı için imzayı atan senin iktidarın değil mi?

“İsrail malını boykot etmeyin” genelgesini yayınlayan senin Bakanın değil mi?

 

Şimdi yapılması gereken, bu iddialara yanıt vermek, doğrusu ise gereğini yapmak olmalıdır. Sadece kınama ve sonuç getirmeyecek sözlerle İsrail’e yüklenmek bir şey ifade etmez. Ancak, bugüne kadar söylenenlere bir açıklık getirilmemesi ve İsrail’e karşı hiçbir önlem alınmaması da son derece düşündürücüdür.

Bölgede bir gücümüz var mı? Bu tartışılır. Eğer böyle bir gücümüz olsa idi, İsrail’i durdurabilirdik. Bizi arabulucu olarak bile kabul etmiyorlar. Hiçbir etkimiz ve ağırlığımızın olmadığı görülüyor. Bırakın İsrail’i, gönülden desteklediğimiz Hamas’a bile söz geçiremiyoruz. Hamas’a söz geçirebilmiş olsaydık, ateşkesin sağlanmasında gücümüzü ortaya koyabilirdik.

Bir önemli nokta da Hamas’ın füzelerinin etkisizliğidir. Hiçbir işe yaramıyor. Üstelik İsrail’e meşru savunma hakkı da veriyor. Bu da Gazze’nin felaketine neden oluyor. Hiç değilse attığın füzeler işe yaramış olsa söylenecek bir şey olmaz.

Arap ülkelerinin durumu ortada, söylenecek söz bulamıyoruz. Gazze kan ağlarken, ağır kayıplar verirken Arap alemi kendi keyfinde kılları bile kıpırdamıyor. Gazze’dekiler bir dilim ekmeğe, bir yudum suya muhtaç iken,bu arkadaşlar muhteşem iftar sofralarında bir kuş sütü eksik kalıyor. Özetle, olmaması gerekenler yaşanıyor.

Bu noktada bizim de eklememiz gereken bir konu var, bunu da sizlerle paylaşalım:

IŞİD, Irak ve Suriye’de İsrail’den daha vahşi cinayetler ve katliamlar yapıyor. Üstelik bu örgüt, Müslüman ve Türkleri katlediyor. Binlerde Türkmen yerlerinden yurtlarından edildi. Korku ve endişe içinde yaşam mücadelesi veriyor. Camileri, kutsal yerleri, mezarları bile havaya uçuruyor, önüne gelenin kafasını uçuruyorlar. Bugün İsrail’in katliamları için sokaklara dökülenler, kefen giyenler nerede?

Bugün İsrail’in katliamlarına tepki gösterenler, IŞID’ın vahşi cinayetlerine ve katliamlarına neden sessiz kalıyorlar? Aynı tepkiyi neden göstermiyorlar bunu da biz sormak istiyoruz? Öldürdükleri Türkmen ve Müslüman halkların başlarını gövdelerinden ayıran, bunları top gibi dizip poz verenlerin İsrail’den farkları ne? Kaldı ki, bu gruplara Türkiye’nin de destek verdiği iddiaları bulunuyor.

e.mail: necdetbuluz@gmail.com

necdetes@mynet.com

 

 

 

 

 

 

KUŞATAN KUŞATANA

Asya’da hegemonya ve güç siyasetine dayalı eski dünya güvenlik anlayışı yerine karşılıklı güvene, yarara, eşitliğe ve eşgüdüme dayalı  sürdürülebilir yeni bir güvenlik anlayışı gelişiyor.
Asya-Pasifik hattı güç dengesi bu yazının kapsamı dışında kalırken,
Avrupa-Atlantik hattında ABD-Rusya arasındaki güç dengesinin nasıl oluşacağı ya da ABD’nin Doğu Avrupa ve Kafkasya’yı Rusya’ya mı terk edeceği sorusuna; Baltık’tan Karadeniz ve Hazar’a kadar olan bölgedeki rolüyle Ukrayna  memur edilmiş bulunuyor…

*
Doğrusu Asya-Pasifik ve  Avrupa-Atlantik mekanizmalarında herhangi bir meydan okumaya karşı durmak için Soğuk Savaş zihniyetinin terk edilerek uluslararası ilişkilere yeni bir perspektiften bakılması ve sorunlara çözümler bulmak için tüm uluslararası toplumun birlikte çalışması,
Hiçbir ülkenin,gelişmiş bir askeri ittifakın bile 21. yüzyılın sorunlarıyla tek başına mücadele edemeyeceği, o yüzden işbirliğinin daha fazla zorluklar başlamadan kurulmasının tek etkili çözüm olduğunda pekişilerek işbirliği ruhunun geliştirilmesi,
Hiçbir ülkenin, başkalarının kaygılarını ve çıkarlarını dikkate almayan ben-merkezci bir tutum almaması, tüm ülkelerin sadece kendine karşı değil aynı zamanda tüm uluslararası topluma karşı sorumlu olması gereği ile sorumluluk bilincinin yükselmesi gerekiyor.

*
Fakat ne gezer! İşte Ukrayna merkezinden,ABD ve Rusya’nın Soğuk Savaş zihniyetiyle başlattıkları güç mücadelesi korkulu bir tırmanış sürdürüyor.
NATO’nun Strateji Belgesinde eski hasmı Rusya’yı stratejik ortak olarak anan ve Avrupa bölgesinin küresel tehditlere karşı korunmasında  Füze Savunma Sistemine katılımını  isteyen teziyle,
Rusya’nın ABD ve NATO ile yeterli deneyim geliştirdiğini ve belirli bölgede hava savunma sistemi oluşturmak üzere ancak tarafların kendi sistemlerini koruması ve veri değişimine dayalı hukuki bir işbirliğinin kurulması kaydıyla ortaklaşabileceği tezi çerçevesinde sürdürülen müzakereler başarısız olmuştur.
Güc dengesini sarsabilme niteliğiyle iki dev nükleer gücün rekabeti giderek daha çok ısınmıştır.

*
ABD müzakereler sürecinde modifiye ettiği yeni Füze Savunma Sistemlerini,şimdilerde Rusya sınırına daha yakın bölgelerde konuşlandırıyor.
Akdeniz’de uçaksavar füze sistemi AEGİS ile donatılmış artan sayıda ABD gemisi endişe uyandırıyor.
Elbet,Rusya’ da boş durmuyor! Avrupa’nın ortasında Kaliningrad’da Atlantik Okyanusu’nun önemli bir bölümünü ve tüm Avrupa’yı izleyecek 6 bin km. menzilli ve 500 hedefi aynı anda izleme kapasitesine sahip Voronej radar istasyonu,
Türkiye,Ortadoğu ve Afrika gibi büyük bir alanı tarayan bir benzeri de Karadeniz’in  kuzeyinde Krasnodor’da aktif  tutuluyor.
İki ülkenin diledikleri zamanda Akdeniz’de, ABD George Bush uçak gemisi refakatinde savaş gemileri, yanında  Rus Amiral Kuznetsov uçak gemisi ve savaş gemileri seyrediyor…

*
ABD askerlerinin Afganistan’dan geri çekileceği 2014′ten sonrası için Tacikistan ve Özbekistan’a  askeri üsse çevrilmesi muhtemel askeri eğitim merkezleri kurmayı planlarken,
Ukrayna’da devam etmekte olan çatışmanın Kiev hükümeti’nin zaferi ile sonuçlanması ve Ukrayna’nın NATO üyesi olmasıyla Füze Savunma Sistemleriyle,Rusya’nın hemen yanıbaşına  ilişiklenmeyi öngörüyor.
Bu gelişmeler Çin, Hindistan,Pakistan,İran’a da  somut bir tehlike oluşturuyor.

*
11 Temmuz’da da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Latin Amerika ülkelerine bir diplomasi ziyareti düzenliyor.
Küba’nın 35,2 milyar dolar olan borçlarının yaklaşık yüzde 90′lık bir kısmının silindiğini, geriye kalan yüzde 10′ luk kısmın ise 10 yıl içinde ödenmesinin kararlaştırıldığını,
Enerji, sanayi ve sağlık alanındaki ilişkilerin derinleştirilerek daha güçlü ve daha uzun vadeli işbirliğinin öngörüldüğü,
En önemlisi, ABD’ye sadece 160 kilometre uzaklıkta Sovyetler Birliği döneminden kalma  Lourdes Dinleme ve İzleme Üssü’nü yeniden faaliyete geçireceklerini açıklıyor.
Devlet Başkanı Daniel Ortega’da birlikte Nikaragua’da Rus deniz ve hava kuvvetleri için üs  tesis edileceğini, Rus uydu navigasyon sistemi GLONASS istasyonlarının  bu ülkede kurulacağı bildiriyor.

 
*

Başkan Putin “SSCB’nin dağılması ve Soğuk Savaş’ın sona ermesi ardından Batı’da bize karşı oluşan hırsın ve tek kutuplu dünyanın sağırlık döneminin sözde değil uygulamada sona ermesi gereklidir” düşüncesindedir.
Rusya bu çerçevede, BM merkezinde  adalet ve ulusal çıkarlara saygı ilkelerine dayalı yeni bir küresel statü, bunu belirleyen yeni bir uluslararası hukuk talebi,
Uluslararası sistemi oluşturan Avrupa-Atlantik odaklı işleyişe karşı, yakın çevre politikası ve Avrasyacı dış politika kalıpları doğrultusunda çok kutupluluk söylemini meşrulaştıracak yeni bir bölgesel yapılanma oluşturma isteğini seslendirmekte-iken;
Şimdi  Latin Amerika’da da eski Sovyet etki alanına dönüşünün ayak seslerini duyuruyor.
*
2008 kriziyle beraber hegemonya ve güç siyasetine dayalı eski dünya güvenlik anlayışını yeniden dizayn edebilmek için elinde herhangi bir tehdit unsuru kalmayan ABD’nin yanıbaşına geliyor…

22.7.2014

Rahibe Teresa Türk müdür?

Önceki hafta  bir toplantı için Üsküp’te iken Rahibe Teresa’nın evini ziyaret ettim. Makedonlar,  (Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evdeki eşyaların modern müzecilik bahanesiyle boşaltılmasının aksine)  Rahibe Teresa’nın evini  modern bir müze yapmışlar ve  eşyalarını da  müzeye koymuşlar.

Üsküp’e gitmeden önce Rahibe Teresa’nın orijinal adının Gonca Boyacıoğlu olduğunu bilmiyordum.  Rehberimizin açıklamalarından  ve de  yaptığım araştırmalardan sonra kendisinin Türk kökenli olduğuna ve doğduktan sonra Hıristiyanlaştırıldığına kanaat getirdim. 26 Ağustos 1910 da Üsküp’te doğmuş,  5 Eylül 1997 tarihinde Kalküta’da ölmüştür.

1979 Nobel Barış Ödülü sahibi Rahibe Teresa, kendini ”Kanım Arnavut, Tabiiyetim Hint, Dinim Katolik” diye tanıtmasına rağmen, müze evin girişinde gerçek adı Agnese Gonxhe Bojaxhiu olarak yazılmıştır.

Arnavutçada “xh” “c” okunur. “iu” ise oğlu. Yani Gonca Boyacıoğlu. 18 yaşına kadar kullandığı gerçek adı. 18 yaşında  rahibe  olmaya karar verip ve Hindistan’daki misyonerlik çalışmalarıyla  bilinen Loretto  Hemşirelerine katılmış, Teresa adını almış, Kalkütada’da St. Mary’s Lisesi’nde coğrafya ve temel katolik dersleri vermiştir.

1950 yılında  Vatikan’ın izniyle  Hayırsever Misyonerler Cemaati‘ni 12 kişiyle kurmuştur.  Rahibe Teresa’nın kurduğu bu Cemaat  günümüzde dünyanın 450 kentinde  4.000 rahibenin görev aldığı bir topluluk haline gelmiştir.

Orijinal ismine gelince. Müslüman Arnavutlar arasında Gonca ismi yoktur. Boyacıoğlu soyadı da yoktur. Üstelik müze girişinde Katolik olduğu iddia edilen babasının fesli fotoğrafı vardır. Katolikler, Osmanlı döneminde asla fes giymemişlerdir.

Rehberimiz Zekeriya Beyin iddiasına göre Rahibe  Teresa  Müslüman ve Türk bir aileden  doğmuş, anne ve babası ölünce bir Katolik aileye evlatlık olarak verilmiş, onlar da ölünce bir Katolik yetiştirme yurdunda Hıristiyanlığı benimsemiştir.

Yine rehberimizin iddiasına göre hakkındaki gerçek bilgiler, İngiliz Kraliçesi izin vermediği için Prens Charles tarafından açıklanamıyormuş. Kraliçenin ölümünden sonra belki açıklanırmış.

Ben Balkanlardan ilk defa 1975 yılında Yugoslavya bölünmeden önce İngiltere’ye giderken geçtim. Belgrad’a kadar yol boyunca Osmanlı eserlerini görünce gurur duymuştum. Belgrat’tan yukarısında ise durum farklı idi. Avrupa’nın etkisini hemen hissediyordunuz.

Üsküp, özellikle Vardar nehrinin karşı yakası eski şehir tam bir Osmanlı ve Türk şehri. Yeni şehir ile eski şehir arasını 1451 yılında İkinci Murat’ın (Fatih Sultan Mehmet in babası) yaptırdığı Taş Köprü bağlıyor. Köprü hala sapasağlam ve kullanımda. Yeni yapılan köprü ise, sanki süs köprüsü.

Osmanlının bıraktığı tüm eserler; hamamlar, türbeler, tekkeler, camiler, çeşmeler eski şehirde. Bu eserlerden çoğu TİKA tarafından restore edilmiş ama bazı restorasyonlar çok kötü ve aslını yok etmiş.

Çifte Hamam, National Art Gallery of Macedonia olarak, eski şehir de yaya bölgesi olarak düzenlenmiş. Eski Çarşı Ankara’daki eski Hamamönü bölgesinin neredeyse aynısı. Dükkanların çoğunda Türk isimleri var ve Türkçeyi bu tarafta herkes konuşuyor, burası aslında bir Türk bölgesi.

Türkler bu topraklara Sultan Orhan’ın büyük oğlu  Süleyman Paşa’nın 1352′de Tsympe (Cinbi) Kalesi’ni ele geçirmesiyle yerleşmeye başlamışlar, iki yıl sonra stratejik önemdeki  Gelibolu’yu  almışlar, beş yıl içinde Trakya’nın güney bölgesini fethederek, Anadolu’dan asker ve halk getirip yerleştirmişler.  Böylece kısa zamanda Avrupa yakasında güçlü bir alan hakimiyeti sağlamışlar.

1975 yılında buralardan geçtiğimde burası tek bir devlet idi: Yugoslavya. Yugo Sırpçada güney anlamındadır. Yani Güney Slavların ülkesi. O zaman yaklaşık 20 milyon nüfusu olan bu devlet, şimdi yediye bölünmüş durumda: Slovenya, Hırvatistan, Makedonya, Bosna-Hersek, Karadağ, Sırbistan ve Kosova. Hepsi, Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin (YSFC) dağılmasından sonra YFSC’nin küllerinden  doğmuştur.

 

Batı Balkanlar, coğrafi bakımdan, YSFC’den ayrılarak bağımsızlığını kazanan Slovenya dışındaki ülkeleri ve Arnavutluk’ukapsamaktadır. Her biri 1-6 milyonluk nüfusları, kendi koydukları ve başka yerde geçmeyen para birimleri, küçücük toprakları ile bağımsız ama minik devletler haline gelmişler.

 

Eski Yugoslavya’dan ayrılan Slovenya ve  Hırvatistan Avrupa Birliği üyesi olmuştur. Makedonya, Bosna-Hersek, Karadağ, Sırbistan ve Kosova ise bu yolda hızla ilerlemektedir. Büyük bir olasılıkla da Türkiye’den önce AB üyesi olacaklardır. Zaten Arnavutlar dahil hepsi AB’de serbest dolaşım hakkına sahipler.

 

Avrupa Komisyonu’nun Dış İlişkilerden Sorumlu Üyesi Chris Patten Selanik Zirvesi’nden önce 18 Haziran 2003 tarihinde şu açıklamayı yapmıştır: “AB üyeliği perspektifi gerçektir ve biz, Birliğin haritasını, siz aramıza katılıncaya kadar tamamlanmış saymayacağız-The prospect of membership of the EU is real, and we will not regard the map of the Union as complete until you have joined us.

 

Bu konuyu haftaya ayrıca yazacağım.

Üsküp’te her yerde Türkçe konuşanlarla, Türk malını kullananlarla, Türk dizilerini izleyenlerle karşılaşınca çok mutlu oldum. Türklük ve Müslümanlık bu bölgede hakim ama Müslümanlığa tepki olarak hemen her yerde şehirlerin yakınlarındaki tepelere kocaman haçlar dikmişler. Müslümanlar da her yere cami ve tekke kuruyorlar.

Bu gelişme dinsel bir ayırımcılığın giderek ön plana çıktığının göstergesi ve de hiç hoş değil. İleride Balkanlar etnik bölünmenin ardından dinsel bir bölünme de yaşarsa, hiç şaşırmayalım.

Üsküp’te her yer kocaman, estetikten yoksun heykellerle donatılmış. Hepsi fiberglastan değil tunçtan yapılmış. Yerdeki heykeller sanki az gelmiş, yapıların üstlerini de heykellerle donatmışlar. Bu, sanırım bir kompleksin eseri ve bir milliyetçilik göstergesi. Özellikle çok büyük İskender heykeli.

Açıkçası, heykel yaparak bir ulus yaratmaya çalışıyorlar gibime geldi bana.

 

 

 

 

 

 

Önceki hafta  bir toplantı için Üsküp’te iken Rahibe Teresa’nın evini ziyaret ettim. Makedonlar,  (Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evdeki eşyaların modern müzecilik bahanesiyle boşaltılmasının aksine)  Rahibe Teresa’nın evini  modern bir müze yapmışlar ve  eşyalarını da  müzeye koymuşlar.

Üsküp’e gitmeden önce Rahibe Teresa’nın orijinal adının Gonca Boyacıoğlu olduğunu bilmiyordum.  Rehberimizin açıklamalarından  ve de  yaptığım araştırmalardan sonra kendisinin Türk kökenli olduğuna ve doğduktan sonra Hıristiyanlaştırıldığına kanaat getirdim. 26 Ağustos 1910 da Üsküp’te doğmuş,  5 Eylül 1997 tarihinde Kalküta’da ölmüştür.

1979 Nobel Barış Ödülü sahibi Rahibe Teresa, kendini ”Kanım Arnavut, Tabiiyetim Hint, Dinim Katolik” diye tanıtmasına rağmen, müze evin girişinde gerçek adı Agnese Gonxhe Bojaxhiu olarak yazılmıştır.

Arnavutçada “xh” “c” okunur. “iu” ise oğlu. Yani Gonca Boyacıoğlu. 18 yaşına kadar kullandığı gerçek adı. 18 yaşında  rahibe  olmaya karar verip ve Hindistan’daki misyonerlik çalışmalarıyla  bilinen Loretto  Hemşirelerine katılmış, Teresa adını almış, Kalkütada’da St. Mary’s Lisesi’nde coğrafya ve temel katolik dersleri vermiştir.

1950 yılında  Vatikan’ın izniyle  Hayırsever Misyonerler Cemaati‘ni 12 kişiyle kurmuştur.  Rahibe Teresa’nın kurduğu bu Cemaat  günümüzde dünyanın 450 kentinde  4.000 rahibenin görev aldığı bir topluluk haline gelmiştir.

Orijinal ismine gelince. Müslüman Arnavutlar arasında Gonca ismi yoktur. Boyacıoğlu soyadı da yoktur. Üstelik müze girişinde Katolik olduğu iddia edilen babasının fesli fotoğrafı vardır. Katolikler, Osmanlı döneminde asla fes giymemişlerdir.

Rehberimiz Zekeriya Beyin iddiasına göre Rahibe  Teresa  Müslüman ve Türk bir aileden  doğmuş, anne ve babası ölünce bir Katolik aileye evlatlık olarak verilmiş, onlar da ölünce bir Katolik yetiştirme yurdunda Hıristiyanlığı benimsemiştir.

Yine rehberimizin iddiasına göre hakkındaki gerçek bilgiler, İngiliz Kraliçesi izin vermediği için Prens Charles tarafından açıklanamıyormuş. Kraliçenin ölümünden sonra belki açıklanırmış.

Ben Balkanlardan ilk defa 1975 yılında Yugoslavya bölünmeden önce İngiltere’ye giderken geçtim. Belgrad’a kadar yol boyunca Osmanlı eserlerini görünce gurur duymuştum. Belgrat’tan yukarısında ise durum farklı idi. Avrupa’nın etkisini hemen hissediyordunuz.

Üsküp, özellikle Vardar nehrinin karşı yakası eski şehir tam bir Osmanlı ve Türk şehri. Yeni şehir ile eski şehir arasını 1451 yılında İkinci Murat’ın (Fatih Sultan Mehmet in babası) yaptırdığı Taş Köprü bağlıyor. Köprü hala sapasağlam ve kullanımda. Yeni yapılan köprü ise, sanki süs köprüsü.

Osmanlının bıraktığı tüm eserler; hamamlar, türbeler, tekkeler, camiler, çeşmeler eski şehirde. Bu eserlerden çoğu TİKA tarafından restore edilmiş ama bazı restorasyonlar çok kötü ve aslını yok etmiş.

Çifte Hamam, National Art Gallery of Macedonia olarak, eski şehir de yaya bölgesi olarak düzenlenmiş. Eski Çarşı Ankara’daki eski Hamamönü bölgesinin neredeyse aynısı. Dükkanların çoğunda Türk isimleri var ve Türkçeyi bu tarafta herkes konuşuyor, burası aslında bir Türk bölgesi.

Türkler bu topraklara Sultan Orhan’ın büyük oğlu  Süleyman Paşa’nın 1352′de Tsympe (Cinbi) Kalesi’ni ele geçirmesiyle yerleşmeye başlamışlar, iki yıl sonra stratejik önemdeki  Gelibolu’yu  almışlar, beş yıl içinde Trakya’nın güney bölgesini fethederek, Anadolu’dan asker ve halk getirip yerleştirmişler.  Böylece kısa zamanda Avrupa yakasında güçlü bir alan hakimiyeti sağlamışlar.

1975 yılında buralardan geçtiğimde burası tek bir devlet idi: Yugoslavya. Yugo Sırpçada güney anlamındadır. Yani Güney Slavların ülkesi. O zaman yaklaşık 20 milyon nüfusu olan bu devlet, şimdi yediye bölünmüş durumda: Slovenya, Hırvatistan, Makedonya, Bosna-Hersek, Karadağ, Sırbistan ve Kosova. Hepsi, Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin (YSFC) dağılmasından sonra YFSC’nin küllerinden  doğmuştur.

 

Batı Balkanlar, coğrafi bakımdan, YSFC’den ayrılarak bağımsızlığını kazanan Slovenya dışındaki ülkeleri ve Arnavutluk’ukapsamaktadır. Her biri 1-6 milyonluk nüfusları, kendi koydukları ve başka yerde geçmeyen para birimleri, küçücük toprakları ile bağımsız ama minik devletler haline gelmişler.

 

Eski Yugoslavya’dan ayrılan Slovenya ve  Hırvatistan Avrupa Birliği üyesi olmuştur. Makedonya, Bosna-Hersek, Karadağ, Sırbistan ve Kosova ise bu yolda hızla ilerlemektedir. Büyük bir olasılıkla da Türkiye’den önce AB üyesi olacaklardır. Zaten Arnavutlar dahil hepsi AB’de serbest dolaşım hakkına sahipler.

 

Avrupa Komisyonu’nun Dış İlişkilerden Sorumlu Üyesi Chris Patten Selanik Zirvesi’nden önce 18 Haziran 2003 tarihinde şu açıklamayı yapmıştır: “AB üyeliği perspektifi gerçektir ve biz, Birliğin haritasını, siz aramıza katılıncaya kadar tamamlanmış saymayacağız-The prospect of membership of the EU is real, and we will not regard the map of the Union as complete until you have joined us.

 

Bu konuyu haftaya ayrıca yazacağım.

Üsküp’te her yerde Türkçe konuşanlarla, Türk malını kullananlarla, Türk dizilerini izleyenlerle karşılaşınca çok mutlu oldum. Türklük ve Müslümanlık bu bölgede hakim ama Müslümanlığa tepki olarak hemen her yerde şehirlerin yakınlarındaki tepelere kocaman haçlar dikmişler. Müslümanlar da her yere cami ve tekke kuruyorlar.

Bu gelişme dinsel bir ayırımcılığın giderek ön plana çıktığının göstergesi ve de hiç hoş değil. İleride Balkanlar etnik bölünmenin ardından dinsel bir bölünme de yaşarsa, hiç şaşırmayalım.

Üsküp’te her yer kocaman, estetikten yoksun heykellerle donatılmış. Hepsi fiberglastan değil tunçtan yapılmış. Yerdeki heykeller sanki az gelmiş, yapıların üstlerini de heykellerle donatmışlar. Bu, sanırım bir kompleksin eseri ve bir milliyetçilik göstergesi. Özellikle çok büyük İskender heykeli.

Açıkçası, heykel yaparak bir ulus yaratmaya çalışıyorlar gibime geldi bana.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

33585

KIRK YILLIK ŞAPKA

33585

KIRK YILLIK ŞAPKA
Hüseyin MÜMTAZ

“Topçu” muydu, çifte kavrulmuş “Özerlat” mıydı bilmiyorum ama o orta şekerli kahveyi içeli kırk yıl olmuş.
Kırk yıllık o kahvenin hatırına beni birkaç “tayka” dinlemen lâzım ey Kıbrıs Türkü..
40 yıl sonra Türkiye’de çoğu cahillerin yaptığı gibi, şu an içinde bulunduğun hayat standardını asla tartışmıyorum.
Rum’la kıyaslıyorum, onun birkaç yıldır içinde bulunduğu ekonomik durum hiç iç açıcı olmasa da en az onun kadar yahut ondan daha iyi bir ortalama tutturman gerektiğine inanıyorum.
Kötüyle değil, daha iyiyle mukayese edilmezse ilerleme olmaz ki.
Devletin var, bayrağın var, sınırların var.
Ama neden hayatından memnun değilsin..
Haklısın, insan tabiatıdır; hep daha iyisini istiyorsun..
Arabası olmayan aile yok, yarısında iki tane var. Memnun değilsin.
Kira vermiyor, kendi evinde oturuyorsun, memnun değilsin.
Her bayram ve tatil günü yoğunluktan kapılar tıkanıyor, güneye akıyorsun, yüzbinlerce Euro harcıyorsun, memnun değilsin.
Rum kimliği, pasaportu alıyorsun; o pasaportla çocuğunu AB’de okutuyorsun, çocuğuna harçlığını güneyin bankalarından yolluyor, güneyin telefon operatörlerinin sim kartını kullanıyor, Avrupa’ya Larnaka’dan uçuyorsun; memnun değilsin.
Devlet dairelerindeki çalışma koşulları çok rahat, memur istediği zaman çalışıyor, istemediği zaman vatandaşın yüzüne bile bakmıyor. Kimin kaçta girip, kaçta çıktığı belli değil, haklı olarak memnun değilsin..
Memur’un gündüz 15.30’da mesaisi bitiyor, Aralık’ta da 13’üncü maaşı alıyor. Ama o da memnun değil.
Sağlık sistemi berbat.. Maaşından kesildiği halde doktora ilaca para veriyorsun. Eczanelerin açık olduğu saate denk gelirsen paranla ilaç bulabiliyorsun.. Tabii memnun değilsin.
Her kademede atamalar asla liyakate göre değil, siyasilerin kartvizitine göre yapılıyor. Onun için her bahar yeni bir seçim icat ediliyor, herkes ucundan kıyısından “siyasi” olmak istiyor..
Bütün çocuklar “masterlik” yapıyor, doktora yapıyor; herkes “üst düzey tahsil alınca” temizlik işçisi, garson, akaryakıt pompa görevlisi bulunmuyor, mecburen Hatay’dan geliyor; onlardan da memnun değilsin.
İşinden memnun değilsin, maaşından memnun değilsin, Rum’dan kalan kira vermediğin evinden memnun değilsin ama artık Akdeniz’in en güzel tatil adası, hattâ Türkiye turları bile kesmiyor seni, dünya turlarına çıkıyorsun..
Yine memnun değilsin.
Akrabalık ilişkileri dolayısı ile doğal olarak yılın üçte birini Avustralya, İngiltere’de, Yeni Zelanda’da geçiriyorsun.
Memnun değilsin..
Bitiyor bekle lütfen, bir fincan kahve ne kadar sürede içilir ki, iki yudumum, iki çift lâfım daha kaldı.
Türkiyeliler-Kıbrıslılar lafını sevmiyorum; aslı 1571-1974 göçmenleridir.
Kaynak aynıdır, ikisinin birbirinden farkı yoktur.
Ey Kıbrıs Türkü!
Saydığım, sayamadığım bütün bu sorunların temelinde 1974 sonrası göçmenleri ile “anavatan”ı görüyorsun..
Hep onlar bozdu, onlar gelmese çok daha iyi olacaktı.. Kurtardılar ama yeter, gitsinler artık..
Elini vicdanına koy lütfen..
Tam 40 yıldır; azınlıkta kaldığını, 1974’den sonra gelen(yerleşik)lerin artık çoğunluğu teşkil ettiğini iddia ediyorsun ya…
40 yılda kaç tane “yerleşik” milletvekili, bakan, başbakan hatırlıyorsun?
Memnun değilsin ama seçim icat edip ha bire “azınlıktan” muhtar, belediye başkanı, milletvekili, bakan, başbakan, Cumhurbaşkanı seçiyor, kendini “kendin” idare ediyorsun.
Ben bildim bileli sen kendi kendini yönetiyorsun.
Kimse sana bu kırık yılda listeye şunu koy, bunu bakan yap, başbakanı da böyle ata dedi mi?
Dedi de sen dinledin mi?
“Yöneten”lerden kimin tek bir şeye olsun itiraz ettiğini, protesto edip seçime girmediğini, istifa ettiğini duydun?
Denktaş hariç..
Herkes herşeyi “gabullandı”, başka mutfaklarda pişirilen yemeği tekrar ısıtıp sana servis yaptı.
Mutfaktaki şef(ler)in, garsonların hiç mi kusuru yok?
Kahve her zamanki gibi çok güzeldi.. Ellerine sağlık..
Ama lütfen kırk yıllık şapkanı artık başından çıkar, önüne koy da ona anlat bakalım derdini..
Hak verirse bana da söylersin.. 21 Temmuz 2014
33531
(NOT; Bütün bu olumsuzluklara rağmen 20 Temmuz’un kırkıncı yılında bayram coşkusuna katılmak için Girne’yi ellerinde bayraklarla doldurman; 19 Temmuz akşamı da Şafak Nöbetine böyle büyük ilgi göstermen her türlü beklentinin üzerindeydi.. Türkiye’de çoktandır böyle coşku görmemiştik. Minnettarlık hislerimin kabulünü….)
1405853627

57’İNCİ ALAY HER YERDE
HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

Dünya Türkleri Birliği