alay_sancagi

EL EL ÜSTÜNDE KİMİN ELİ VAR?

alay_sancagi

EL EL ÜSTÜNDE KİMİN ELİ VAR?
Hüseyin MÜMTAZ

Çok bilinen bir çocuk oyunudur, gözleri kapalı ebe; en üstte kimin eli olduğunu bilmezse sopa yer..
“Stratejik efkârımızı” en güzel ifade ettiğine inandığım için başlığa bu oyunun adını aldım.
Çünkü mevcut durumda en üsttekinin kimin eli olduğu değil, yumruğu hangi elden yiyeceğimiz bile tam bir muamma..
Tecrübeyle sabittir, zira oyunda bazen “kim vurduya” da gidilir.
Fitili Çavuşoğlu ateşledi.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Tunus Dışişleri Bakanı Monghi Hamdi ile düzenlediği ortak basın toplantısında “Esasen biz Peşmerge güçlerinin destek için Kobani’ye geçmeleri için yardımcı oluyoruz” deyiverdi.
Bunun üzerine Genelkurmay Basın Daire Başkanı Tuğgeneral Ertuğrul Gazi Özkürkçü Hürriyet’e yaptığı açıklamasında, “Bu konunun muhatabı biz değiliz. Açıklama Dışişleri Bakanlığı tarafından yapıldığı için konuya ilişkin soruların Dışişleri Bakanlığı’na sorulması gerekir” diye konuştu.
Onun üzerine Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz; “Benim haberim var. Ben askerin bakanıyım” yanıtını verdi.
Genelkurmay da cevaben “Peşmergenin Türkiye’den Ayn-el Arap’a geçişi konusunda askerin bilgisinin olup olmadığı yönünde bir açıklama yapılmamıştır” deyiverdi.
Konunun tarafları Dışişleri Bakanı, Genelkurmay Basın Daire Başkanı Tuğgeneral, Milli Savunma Bakanı ve Genelkurmay…
AEArap’ta kim var? PYD..
PYD ne? Terörist PKK’nın terörist köşegeni..
PKK ne? Bölücü terörist..
Yâni teröristten, teröriste yardım koridoru açıyoruz..
Kim geçecek koridordan?
4 parçalı Kürdistan’ın Irak bölümünden gelen “peşmerge”ler, 4 parçalı Kürdistan’ın Suriye bölümüne yardıma gelecek?
4 parçanın kalan 2 parçasına ne olacak?
Kafanız karışmadı mı?
Böyle önemli bir konuda kim ne söylüyor, kime nasıl inanacağız?
En üstte kimin eli var?
Fakat neresinden bakarsanız bakın İsmet Yılmaz’ın “Ben askerin bakanıyım” lâfı yüzyıllık parantezin en önemli kilometre taşıdır.
Yabana atmayın, görmezden, duymazdan gelmeyin..
Gelecek yüzyılın da hayatî proje perspektifidir.
Bu arada “fonda” başka gelişmeler de oldu.
Dâvutoğlu dedi ki; “Jandarma ve Sahil Güvenlik İçişleri’ne bağlanacak, Jandarma’nın kıyafeti de değişecek”..
(İtalyan Carabinieri’lerinin pelerinli, yandan püsküllü şemsiperli serpuşlu modern kıyafetlerinin örnek alınmasını teklif edeceğim.. Güzel bir Akdeniz ülkeleri dayanışması olur.)
Şimdi…ve madem öyle….
Hazır yol yakınken, gündeme de gelmişken ve İsmet Yılmaz, “Ben askerin bakanıyım” demişken..
Genelkurmay’ın da Milli Savunma’ya bağlanmasının tam zamanıdır.
En azından yukarıdaki örnekte olduğu gibi tek bir “koridor” üzerinde yapılan bu kadar değişik/karmaşık açıklamaların ve kafa karışıklığının önüne geçilir.
Çok başlılık ortadan kalkar, tek elden idare/yönetim daha sağlıklı olur..
Emir-komuta birliği sağlanmış olur.
“Savaşın kendi kuralları” vardır sözü de zaten palavradır; “aynı anda birden fazla hedefe saldırarak taarruz gücünü bölmek iyi değildir” yahut “en yakın hedef en tehlikeli hedeftir” gibi ilkeler çağdışılıktır.
Çünkü günümüzde hedefler askerî değil, siyasîdir.
O halde; gerçi MSB web sitesindeki özgeçmişinde İsmet Yılmaz’ın askerliğini nerede ve nasıl yaptığı ile ilgili herhangi bir bilgiye ulaşamadık ama şu anki görevi icabı TSK’ya da pekâlâ komuta edebileceğini düşünüyoruz..
Jandarma gibi burada da kıyafet değişikliği aynı ciddiyetle düşünülmelidir. Meselâ Birinci Dünya Harbi’nin, Çanakkale’nin “Enveriye”li üniformaları pekâlâ tarihdaş bir nostalji yaşatabilir..
Tam bunlar olurken Genelkurmay’ın; a) Büyük bir jestle, Misâk-ı Millî’nin orijinal belgesinin renkli fotoğraflarını Murat Bardakçı’ya hediye etmiş olmasının ve…….b) Yaptığı suç duyurusu üzerine, askeri yasak bölgelere ait panoramik görüntüleri izinsiz yayımladığı öne sürülen arama motoru Yandex’in yetkili müdürü Bogdan Wisniewski’nin, 10 ay hapis cezasına çarptırılmış olmasının altını ayrıca çizmek lâzım….
İlâhi…
Güneyimizdeki hali hazır sınır hattımız zatından delik deşikken, koridorlar halinde delikler/deşikler açılmışken panoramik görüntülerin, “mevhum” bir Misâk-ı Millî’nin lâfı mı olur?
Alın size Genelkurmay’ın da Milli Savunma’ya bağlanmasının iki farklı nedeni daha…
23 Ekim 2014

57’İNCİ ALAY HER YERDE
HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

ORTADOĞU DOSYASI /// Mısırlı akademisyen : En büyük hata, İslamcılarla müslümanlık yar ıştırmak

http://haber.sol.org.tr/sites/default/files/imagecache/haber_resmi_v4/images/hisam_misir_ic.jpg

Dünya Barış Konseyi’nin Ortadoğu Bölge Toplantısı için İstanbul’a gelen Mısırlı barış eylemcisi Yard. Doç. Dr. Muhammed Hişam, bölgedeki emperyalist planları ve İslamcılaşma sürecini değerlendirdi. Hişam’ın Mısır’daki İslamcılaşma sürecine dair anlattıkları, Türkiye’ye de çok şey ifade ediyor.

Mısır Barış Derneği’nden Yard. Doç. Muhammed Hişam, Dünya Barış Konseyi’nin Ortadoğu Bölge Toplantısı için İstanbul’a geldi. Hilvan Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde akademisyen olan barış eylemcisiyle Mısır ve Türkiye’yi, bölgedeki savaşları ve İslamcılaşma sürecini konuştuk.

7 ülkeden temsilcilerin katıldığı toplantının ana gündemi Suriye’de süregiden savaş ve IŞİD tehdidiydi. Hişam’a göre bölgedeki temel mesele, emperyalist müdahaleler.

“Biliyorsunuz, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi gizli saklı değil. Planın bizimle ilgili kısmı şu: Arap ülkelerinin daha küçük, güçsüz bölümlere, kantonlara ayrılması isteniyor. Irak’ta bu yaşanıyor, ülke Sünniler, Şiiler ve Kürtler arasında ülkenin bölünmesi planlanıyor. Suriye’de de aynısı var. Hatta Mısır’da da aynısı var.”

Mısır’ın etnik coğrafyalara bölünmesi şimdiye kadar pek gündeme gelmiş bir konu değil. Hişam, planı şöyle özetliyor: “Sina’nın bir kısmının Hamas’a verilmesi gündemdeydi. ABD’deki kimi örgütler, Mısır’ın güneyinde Kıptilerin (Mısırlı Hıristiyanlar) yoğun olarak yaşadığı bölgenin Kıpti bölgesi olarak ayrılması talebini dile getirdi. Dinci refleksler de bu yaklaşımı güçlendiriyor. Mısır’da ‘Hıristiyanlar ülkeden sürülsün’ talebi açıkça dile getirildi ve tartışıldı.”

Ülkeleri bölmek ‘Yahudi devleti’ne yarayacak
Hişam’a göre Ortadoğu bölgelerini daha küçük ve etnik veya dini temelde ayrışmış parçalara ayırmak, temelde emperyalizm açısından daha kontrol edilebilir birimler yaratma arayışının sonucu.

Fakat Mısırlı akademisyen, bu yaklaşımın, İsrail yönetiminin “Yahudi devleti” planıyla bağlantısına da dikkat çekiyor. İsrail’de hükümet, Anayasa’da ülkenin bir “Yahudi devleti” olarak tanımlanmasını istiyor. Anayasa’ya sokulacak bu tanım, yalnızca dinin siyaset alanında üst bir belirleyen olması açısından tartışma konusu değil. Hem şu an halen İsrail sınırları içinde yaşayan hem de zamanında sürgüne gitmiş ve geri dönme hakları tanınmayan Filistinlilerin hakları açısından da bu tanıma itiraz ediliyor.

“Siz bölgede bir devlete ‘İslam devleti’, diğerine ‘Hıristiyan devleti’, bir başkasına bir diğer etnik veya dini grubun adını verdiğiniz anda bu bir norm haline gelir ve başka gruplara, bu arada İsrail’e de meşruiyet sağlar.”

misir1_1.jpg

Mısırlı görme engelli bir çocuk, Kahire’de görme engelliler için düzenlenen Çocuk Müzesi’nde bir firavun heykelini inceliyor. (Fotoğraf: Amr Abdallah Dalsh / Reuters)

‘Mısır hükümetinin Gazze tavrı utanç vericiydi’
Mısır’da İslamcı hükümet, IŞİD müdahalesinde karşı çıkmadı fakat ABD öncülüğünde Suriye ve Irak’ı bombalayan Uluslar arası koalisyonun parçası olmayı reddetti. Bunda taban baskısının önemli payı vardı.

Yine de Hişam’a göre hükümetin, emperyalizmin bölgesel politikalarındaki konumu tartışmasız. İsrail’in son Gazze işgalini örnek veriyor: “Gazze’nin soluk borusu Refah Kapısı. Mısır hükümeti birkaç saat dışında kapıyı kapattı saldırı sırasında. Mısır’a tedavi için gelebilen yaralı sayısı 100 civarındaydı, oysa binlerce insan yaralandı.”

“Artık açıkça Filistin halkına karşı düşmanlık yapılıyor. Devlet televizyonları, ‘Filistinlilere yeterince yardım ettik, sırtımızda yükler, İsrail’in de kendini savunma hakkı var’ şeklinde yorumladı olan biteni.”

İslamcılaşma serüveni Türkiye’ye paralel
Tüm bölge gibi Türkiye’de de başlıca gündem olan İslamcılaşma süreci, Mısır’da yıllardır büyük tartışma konusu. Muhammed Hişam, konuyu İslamcı hareketlerin geçmişinden başlatmak gerektiğini söylüyor.

“Bakın, şimdi ‘ılımlı’ denilen İslamcı hareket hiçbir zaman ılımlı olmadı. Müslüman Kardeşler, açık bir terörist grup. Geçmişte yaşanan birçok terör eyleminde örgütün rolü, yıllar sonra örgüt yöneticilerinin yazdığı kitaplarda ayrıntılarıyla anlatıldı.”

90’lı yılların başlarında Türkiye’de Aziz Nesin gibi seküler aydınlar İslamcı hareket tarafından hedef gösterilir, Sivas Katliamı yaşanırken, Mısır da benzer bir süreçten geçiyordu. 1992’de yazar Farak Fuda suikast sonucu öldürüldü. Ertesi yıl, edebiyatçı Necip Mahfuz bir suikastten sağ çıkmayı başardı.

Sola karşı İslamcıları desteklediler
Hişam’a göre siyasal İslam’ın yükselişi, Türkiye’dekine çok benzer bir saikle, egemenlerin desteğiyle başladı. “Enver Sedat döneminde, 1970’lerde başladı bu süreç. Çünkü Enver Sedat, o dönem güçlü olan sola karşı Müslüman Kardeşler’i destekledi. Yarattıkları canavarı sonradan kontrol edemediler. Sovyetlerin çözülüşü de süreci hızlandırdı.”

Peki en büyük yanlış nerede yapıldı? Hişam, “Yeni Türkiye”ye dair çok şey söyleyen bir saptamayı dile getiriyor: “Mısır’da Nasır döneminden beri yapılan en büyük yanlış, İslamcılarla Müslümanlık yarıştırmak. Seküler kökenden gelen burjuva hareketler dahi bunu yapmaya kalkıştı.”

‘Seküler partiler bile laiklik diyemiyor’
“İş öyle bir noktaya geldi ki, 2011’de Mübarek’in devrilmesinden bu yana laiklik, İslam düşmanlığıyla eşitlendi. Seküler gelenekten gelen Vafd Partisi bile laiklik diyemiyor. Tagammu Partisi de benzer şekilde.”

Hişam, bu burjuva partilerinden bahsederken, Türkiye’de artık geyik konusu olmuş bir kalıbın, Mısır’da da aynen kullanıldığından bahsediyor: “Tagammu liderinin Müslüman Kardeşler’e yönelik eleştirisi ne, biliyor musunuz? ‘Gerçek İslam bu değil’, böyle diyor.”

Mısırlı barış eylemcisine göre solun bölgede ilerlemesi için açıkça seküler bir çizgi tutturması gerekiyor. Hişam umutlu. “Evet, bir yandan bir şeyhi eleştirmek bile din düşmanlığıyla eşitlenir hale geldi ama diğer yandan, özellikle genç nüfusta laikliğin önemi giderek daha fazla kavranıyor.”

ORTADOĞU DOSYASI /// MEHMET ÖNKİBAR : Ortadoğu Organize İşler !

0

Yılmaz Erdoğan‘ın beş veya altı yıl önce senaryosunu yazıp oynamış olduğu ve o dönemde gişe rekoru kırdığı ‘Organize İşler’ adlı bir sinema filmi var hatırlarsanız. Cem Yılmaz da rol almıştı o filmde.

Komedi tadında varoş bir mahallede yaşanan entrikalar ve kirli işlerin nasıl döndüğünü anlatan keyifli bir film!

Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) bağlamında yaşanananlar da Organize!,

Hatta büyük Organize işler dir!

Ortadoğu Organize İşler!

Amerikanın Pejmergelere yapmış olduğu silah yardımı haberinden sonra her şeyin nekadar ayyuka çıkmış olduğunu görebiliyoruz.

Uluslararası Strateji uzmanları, Siyaset bilimcileri, Politikacılar ve Dolar milyarderleri hepsi birden Organize İşlerin birer ekipmanlarıdır!

Ortadoğuda ve dolayisi ile ülkemizde de yansımaları görülen bu proje aslında Amerikanın onlarca yıl önceki öngörülerinin tezahürleridir!

IŞİD dahil aklınıza gelen diğer bütün terör orgütleri de Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Emperyal güçler tarafından örgütlendirildiği argumanlar olup, Organize işlerin figüranları konumundadır!

Ak Partinin varoluş nedenlerinden biri de Ortadoğu coğrafyasının yeniden şekillendirilmesindeki rolü gereğindendir. Washington tarafından on iki yıldır desteklenmekte olan bu parti, tamamen muhafazakar bir alt yapıya sahip olmasındandır diye düşünuyorum.

Eğri oturup doğru konuşmak gerekirse, bugün iktidarda Ak Parti yerine başka bir parti iktidarda olmuş olsaydı, Amerika, Ortadoğu projesi kapsamında yaptırımlarını güçlükle hayata geçirebilirdi, belki de hayata bile geçiremeyebilirdi. Zira muhafazakar bir partinin Ortadoğu coğrafyasındaki etki alanı diğer partilere göre kat kat daha fazla etkili olabileceği malümdur!

Peki, bütün bu Organize İşler dediğimiz kirli işler neden? diye soracak olursanız cevap oratadadır.

Petrol.!!

İSTİHBARAT DOSYASI : İSTİHBARAT SANATI AKIL GEREKTİRİR

0

21. yüzyılda, kaçınılmaz bir biçimde dünya politikalarını ve siyasetçilerini istihbarat örgütleri biçimlendirecektir. Bu öylesine bir etkinlik olacaktır ki; 100 hatta 200 yıl sürecektir.

Günümüzden tam 5.000 yıl önce; Mısır’da Kral III Tutmois, kuşatma altında tuttuğu Yafa kenti hakkında ‘istihbarat’ toplayabilme amacıyla un çuvallarının içine gizlediği adamlarını kente yollamış olması tarih sayfalarındaki ilk örnektir. Kral III. Tutmosis, farkında olmaksızın ilk yasal istihbarat teşkilatını kurmuştu. İnsanlık onun bu alandaki başarılarını Mısır hiyeroglif tabletlerinden öğrendi. Ve istihbarat, toplayan elemanlar literatürlerde ‘casus’ ve ‘ajan’ tanımlamasıyla anılır oldular.
Hz. Musa, ‘Gidin ve ülkede gerekli araştırmayı yapın’ der. İnsanlık tarihi açık ve net bir biçimde ortaya koymaktadır ki; ulusların “gelişim” sağlayıp “güç” elde edebilmesi istihbaratla, yani “bilgi” ile sağlanabilmiştir.

Cengiz Han’ın büyük bir general olarak ün kazanmasının temelinde hiç kuşkusuz ki; düşmanlarına oranla daha fazla risk almış olması, gücünü 10’arlı grup sistemine bağlaması ve tüccarlardan oluşan bir istihbarat örgütü kurmuş olması yatar. İstihbarat sanatına bunca önem veren Cengiz Han, aleyhte casusluk faaliyetleri için de kaçınılmaz olarak ölüm cezası getirmiştir.

Sağlıklı ve güçlü bir istihbarat örgütü, ülkesinin bağımsızlığına yönelik iç ve dış tehditleri önceden tahmin edebilir ve önleyebilir. Ülkenin ekonomik ve sosyal kararlılığının istikrarını sağlar. Bunları başarabilmesi için ise; gizlilik ön koşuldur. Enformasyon gizliliğinin çok kritik olduğunun bilincine varılabilmesi çok büyük önem taşır.

İletişim ağları ulusal olmaktan çıkıp çok uluslu ticari kuruluşların kontrolüne geçtiğinden ötürü, istihbarat örgütleri için güvenli olmaktan çıkmıştır. Uydular aracılığı ile yerkürenin herhangi bir yerinde, sokaktaki bir insanın yüzünün belirlenebildiği, izlenebildiği bir dünyada gizlilik prensipleri çok daha büyük önem kazanmıştır.

MOSSAD’IN BAŞARISI SIRRI : Uluslararası ticaret, bankacılık, Web TV (Internet) ve uydu sistemleri dünyayı giderek daha çok küçültmeyi sürdürürken, “güvenlik” sorunu büyümüştür. 20. yüzyılın en başarılı istihbarat örgütleri arasında yer alan MOSSAD, başarısının sırını elde ettiği enformasyonu paylaşmamasına borçlu olduğunu çok geç fark edebilmiştir. MOSSAD, diğer istihbarat örgütleri ile dayanışmaya yönelip’ enformasyon’ paylaşımına yönelince, ajanları yakalanmaya başlamış ve başarısız operasyonlara imza atmak zorunda kalmıştır. Buna benzer örnekler incelendiğinde, enformasyon paylaşımının çok zorunlu hallerde dahi olabildiğince azıyla geçiştirilmesinin önemi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

İstihbarat örgütleri serbest ve açık bir işbirliği politikasına sahip olsalar bile, temel amaçları gereği düzenli bir biçimde aleyhte faaliyet gösterecekleri unutulmamalıdır. Bu noktada: “satılık enformasyon”ların, ne denli tehlikeli sonuçlar yarattığının tarih sayfalarında pek çok örnek ortaya koyduğuna dikkat çekmek isteriz. Çok gerekli ve zorunlu hallerde enformasyon satın almanın yararlı ve kaçınılmaz olacağı da bilinmektedir. Ancak, enformasyon satıcısı ile ideolojik prensiplerde uyum aranması zorunluluğu vardır.

Türkiye Cumhuriyeti Resmi istihbarat Kurumları; bilim, düşünce kültür, sanat ve eğitim alanlarında yetişkin insan kaynaklarından yararlanmamıştır. Yararlanmayı da gereksiz görmüştür! Oysa ki; 2. Dünya Savaşı sonrası 1940’lı yıllarda, Abdül Nasır’ın istihbarat Şefi Salah Nasır, bir gazeteciden yararlanarak kurduğu ‘Siyasi Kalem’ adlı gizli bir örgüt sayesinde tam 412 sanatçı ve aydından karşı casusluk faaliyetlerinde yararlandığı bilinmektedir.

Resmi istihbarat kuruluşlarımızın entelektüel çevrelere bakış açısını bilen yabancı istihbarat örgütleri ise; bu kontra bakış açısından yararlanmayı bilmiş, rejim tarafından dışlanıp horlanan entelektüel çevrelerin etkin portrelerinden çok olumlu bir biçimde yararlar sağlamıştır. Bu gerçek günümüzde de sürüp gitmektedir. Bu nedenledir ki, ülke insanımızın benimsemediği pek çok aydın, dış ülkelerce en büyük ödüllerle onurlandırılarak, bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı örtülü bir biçimde dokunulmazlık zırhına büründürülerek, muhalif unsura dönüştürülmektedirler.

Örneğin: 1964 yılında ölen İngiliz Deniz Kuvvetleri’nin 17/F kod adlı haber alma ajanı Ian Fleming, gerçek bir entelektüel idi. Savaş yıllarında Londra’nın göbeğinden yaptığı radyo yayınlarıyla, unutulmaz ‘Kara Propaganda’ örnekleri sergileyerek Alman ordularının moral değerlerini çökertmeyi başarmış ve bu yolla 2. Dünya Savaşı’nın sınırlarını zorlamıştır.
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, Doğu Bloku ülkeleri ile pek çok Batı ülkesi, entelektüelleri ile sporcularından istihbarat alanında sonuna değin yararlanmayı bilmiştir. İstihbarat sanatı, akıl gerektirir. Bu nedenle de yalnızca sağduyu ve mantık kuralları içinde işleyemez.

Güçlü istihbarat örgütleri için en tehlikeli görünen grup entelektüel kesimdir. Bağımsız ve liberal eğilimli olan bu “düşsel yaratıcı” kişilikler, çok boyutlu düşünebilme yeteneklerinden ötürü enformasyon bulmacasının en küçük bir mozaik parçacığından rahatlıkla tablonun bütününü görüp saptayabilirler. Kamuoyunu en çok ve kolaylıkla etkileme becerisine sahip oldukları için, istihbarat örgütleri tarafından ciddi biçimde kontrolde tutulmak istenirler. Bunun yanı sıra bu çevre, istihbarat toplama açısından da çok zengindir. Entelektüel kesimden kazanılacak olan elemanlar, kazanışların yanı sıra, diğer istihbarat örgütlerinin çalışma sahasını büyük ölçüde daraltacak bir girişimdir.

ALMANYA DOSYASI : Alman İstihbarat Oyunu mu ?

http://www.onaltiyildiz.com/images/haber/3481.jpg

Uzun zamandır takip ettiğimiz bir konuyla ilgili olarak –bilerek- yeni bir analiz hazırlamadık. Bu konu da şu: Almanya’da yaşayan Türklerin evlerinde çıkan yangınlar ve can kayıpları.

Bu vahşeti yapanların, Alman gizli servisine bağlı olarak çalışan ırkçı bir birim olduğu ortaya çıktı. Yani delilleri ile beraber ortaya çıktı ki, özellikle Türklere karşı işlenen cinayetlerin ve çıkarılan yangınların arkasında istihbaratla bağlantılı bir birim var. Bu bağlantıyı Alman Başbakanı Merkel de itiraf ederek: “Bunun Almanya için büyük utanç ve yüz karası olduğunu” belirtti.

Almanya’da çıka(rıla)n yangınlarda hayatını kaybeden Türkler ile ilgili olarak gerek Avrupa medyasında gerekse Türk medyasında bir çok haber yapılarak konu gündeme getirildi. Yangınlar ve can kayıpları örtbas edilemedi. Bu durumda Alman Başbakanı Merkel panik havası içersinde alelacele açıklama ile konuyu kapatmaya çalıştı. Ancak en azından en yetkili ağızdan bu yangınları bilinçli çıkaran “Nasyonel sosyalist Yeraltı” örgütün Alman istihbaratı ile olan bağlantısı ortaya çıktı. Böylece şimdiye kadar Alman polisi ve yetkilileri, "olayların ırkçı bir bağlantı ile işlendiği iddialarının doğru olmadığı" tezi de çökmüş oldu.

29 Mayıs 1993 tarihinde Almanya’nın Solingen şehrinde, bir Türk ailesinin evinin kundaklanması sonucu 5 vatandaşımız hayatını kaybetmişti. Solingen Faciası sembol olmasına rağmen daha sonra da birçok Solingen faciası gibi facialar yaşandı.

Sadece 2013’teki yangınlara bakalım:

Stuttgart yakınlarında bulunan Backnang kentinde Türk kökenli bir ailenin yaşadığı apartmanda çıkan yangında 8 kişi hayatını kaybetti.

Yine Köln kentinde bir apartmanda çıkan yangında iki kişi öldü.

Almanya’nın Bremen kentinde Türk bir aileye ait evde yangın çıktı.

Almanya’nın Ettlingen Kasabası’nda Türk ailenin yaşadığı binada yangın meydana geldi.

Yangınlar genelde Türklerin oturduğu binalarda çıkıyor. Diğer bir özellik de genelde bu yangınlar binanın EN ÜST katında yani ÇATI katında çıkıyor.

Stuttgart yakınlarında çıkan yangında 8 kişi birden vefat edince hükümetimizden cılız bir ses yükselmişti:

Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Almanya’nın Köln kentinde Türklerin yaşadığı bir apartmanda çıkan yangınla ilgili olarak: “Bu yangınlar çıkmak için Türklerin evini nasıl tespit ediyor, anlamakta zorlanıyorum.” demişti.

Bu enteresan bir durumdu, ortalığın ayağa kaldırılması gerekirken, cılız tavırlar ortaya konulmuştu. Acaba bu cılız tepkinin sebebi neydi? Bu sessizliğin Almanya’daki Deniz feneri davası ile bir bağlantısı var mı, bilemiyoruz. Aslında basın olayların üstüne bu kadar gitmese, o cılız açıklamalar da herhalde yapılmayacaktı. Özellikle Avrupa basını da bu yangınları gündemde tuttu. Hükümetimizden, Türk vatandaşlarına yönelik bilinçli yapılan bu olaylar için daha gür seslerin çıkmasını beklerdik. Dünyanın neresinde olursa olsun, bir Türk’ün burnu kanasa bile, bunun hesabını sormamız gerekir. Büyük Devlet böyle olur!

Almanya Eyalet Yüksek Mahkemesi bu yangınla ilgili olarak davaya Türk Medyasını almak istememiştir. Kamuoyunun baskısı fazla olunca Almanya geri adım atmak zorunda kalmıştır.

Almanya’da görülen davaya Türk medyasının alınmamaya çalışılması ise basın üzerinde restleşmeye gidilmiştir. Almanların yangınları sıradan, tesadüf olarak göstermesi ve : “ne var yani her yerde yangın çıkar” söylemleri dikkate şayandır. Bu açıklamalardan kısa bir süre sonra 20 Nisan 2013’te İstanbul Küçükçekmece’de bir evde çıkan yangında, ilk belirlemelere göre 5’i çocuk 6 kişi hayatını kaybetti. Haberin ayrıntısında şu ibareler vardı: “3 katlı apartmanın EN ÜST katında henüz bilinmeyen nedenle yangın çıktı.” Yangının önce elektrikli sobadan çıktığı söylenmiş ancak ailenin açıklamasında elektrik sobasının çalışmadığı anlaşılmıştır. İlginçtir yangında ölenler arasında Almanya’dan izne gelenler de vardı.

İlginçtir aynı gün Habertürk TV editörü Ecevit Kılıç’ın Kadıköy’deki evinin en ÜST KATINDAKİ dairede doğalgaz patlaması sonucu yangın çıktı.

Bu olayları böyle peş peşe anlatmamızdaki maksadımız, üst üste gelen bu olaylar arasındaki bağlantı. Bu tesadüfleri irdeliyoruz. İki olay arasında bağ kurmak gibi bir niyetimiz yok.

Niyetimiz, ya da daha açık bir ifade ile anlatmak istediğimiz, hiçbir ülkeye güvenmediğimiz gibi, Almanya’ya da güvenmediğimizi söylemek. Çünkü bu ülkenin geçmişi sinsiliklerle dolu olduğunu bildiğimiz için, onlara şöyle diyoruz: Bu ülkede her şeyden şüphelenen beyinler var! Atılan adımları, kurulan tuzakları bu milletin içinde bilenler var!

Şimdi, başka bir konuya geçelim: Alman istihbaratının en önemli özelliklerinden bir tanesi; Türkiye’deki İslamcı teşkilatların ve tarikatların üzerindeki etkisidir. Bu konuda yapılmış çalışmalar da bulunmaktadır. Burada özellikle şunu vurgulamak lazım, Alman istihbaratı özellikle Nakşi tarikatına karşı özel bir ilgi göstermiş, bu tarikatın arşivleri ile yakından ilgilenmiştir.

Alman istihbaratının, Almanya’da kurulan –sözde- İslam Federe Devleti’ne olan yardımları da bilinen bir gerçek. Alman istihbaratı, Türkiye’nin temel dinamikleri ile her zaman yakından ilgilenmiş, zaman zaman müdahil olmaya çalışmış, bu konuda özellikle İngiltere ve Fransa ile rekabete girmiştir. Bu rekabet zaman zaman da işbirliği ile sonuçlanmıştır.

Almanya’nın PKK’ya destek verdiği de bilinen bir gerçek.

Az önce anlattım Almanya’nın Türkiye’deki İslami yapılar üzerindeki çalışmasını. Yurt dışına para transferlerinin yıllarca tarikat bazında olduğunu gören Almanya, hem tarihsel bir güç, hem inanç gücü, hem de sermaye gücü karşısında planlar geliştirerek aşamalı bir şekilde çalışmalar yapmıştır. Bu olayların tarihi köklerine baktığımızda özellikle 1. Dünya Savaşı’na girmemize neden olarak bilindiği gibi Almanlara ait olan Goeben ve Breslau gemilerinin adları değiştirilerek, Yavuz ve Midilli isimlerini alarak Karadeniz’e açılmışlar ve Rusya kıyılarını bombalamışlardı. Almanların oldu bittisi o zamanda Osmanlı için facia ile sonuçlanmıştı. Yine o dönemde Sarıkamış faciasında da Enver Paşa’yı yanlış yönlendiren Alman Genelkurmay Başkanı General Bronsart idi.

Son yirmi yıldır özellikle Almanya’dan büyük paralar toplayıp, Türkiye’de şirket kuranlar, yeşil sermaye diye adlandırılan bu yapı bir şekilde iflas etmiş, olan Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşlarına olmuş, daha doğrusu bunlara inanan İslami kesime, Müslümanlara olmuştur. Ne enteresandır ki, iflas edenler yıllar sonra tekrar büyük paralarla ülkede söz sahibi olmuşlardır. Bu şirketlere, büyük paralar kaptıran Müslümanların hakları teslim edilmediği halde, bu güruh yeni holdingler kurarak tekrar karşımıza çıkmışlardır. Ne hazindir ki, bir tarikatın önde geleni de fetva ile bu projelere destek olmuştur.

Şimdi bütün bu oyunlarda Alman parmağı aramayalım dersek, o zaman başka bir parmak aramamız lazım o da bir kısım Müslümanların parmağı. Hangi parmak olduğuna siz karar verin.

Almanya’nın Türkiye’deki tarikatların cebindeki eline dikkat etmek lazım. Bu eli artık görmek lazım.

Son bir soru: İsviçre bankalarındaki gizli hesapları olanlar, Almanya’dan izin almak zorundalar mı? Almanlar bu kayıtları ne yapıyorlar?

Erol Elmas

buulkem

http://savunmaturk.net/makaleler/alman-istihbarat-oyunu-mu-t16983.0.html

IŞİD DOSYASI /// İsveç istihbarat teşkilatı : İsveç’ten 150 kişi IŞİD’e katıldı

İsveç istihbarat teşkilatı: İsveç'ten 150 kişi IŞİD'e katıldı

İsveç istihbarat teşkilatının raporunda İsveç’ten IŞİD’e üç yıl içinde 150 kişinin katıldığı açıklandı.

Irak ve Suriye ‘de varlığını sürdüren terör örgütü IŞİD saflarında savaşmak için Batı uyruklu birçok militan bölgeye gitmeye devam ediyor. Bunlardan 150’sinin İsveçli olduğu belirtildi.

İsveç istihbarat teşkilatı Sapo "Suriye’deki İsveçli Savaşçılar" adlı kapsamlı bir rapor yayınladı. Raporda, Suriye’de 3 yıldan bu yana devam eden iç savaş süresince IŞİD saflarına katılan 150 İsveç vatandaşının bulunduğunu belirtti.

IŞİD’e İsveç’ten katılanların bir bölümünün İslam ‘la yeni tanıştıkları ve ilk kez bir savaşa katıldıkları belirtildi. Birçoğunun 2’nci veya 3’üncü jenerasyon göçmenlerden oluştuğu ifade edilirken, gidenlerden önemli bir kısmının çatışmalarda öldüğü vurgulandı. (CİHAN)

PKK DOSYASI /// DOĞU PERİNÇEK : PKK terörü nasıl hızla bitirilir ???

http://www.aydinlikgazete.com/images/stories/imgggg/01doguper.jpg

Önce şu olguyu kesinlikle saptamak durumundayız:

“İmralı Süreci”, bir barış süreci değildir.

Artık her yerde açık açık dillendiriliyor, hedef Diyarbakır merkezli İkinci İsrail’in kurulmasıdır. Türkiye, Suriye ve Irak bölünecek ve Barzanistan Doğu Akdeniz’e açılacakmış. “İmralı Süreci”nin yol haritası dedikleri budur.

Kanlı proje

Bu projede barış yok, kan var, iç savaşlar ve bölge savaşları var.

Bu proje, Kürtlere her ülkede ömür boyu askerlik vaat ediyor. Halk için değil, ABD ve İsrail için askerlik yapacaklar. Kürtlere sağlanan olanak piyon millet olmaktır.

ABD ve İsrail, ateşe sürdüğü Kürdü, çok geçmeden mecburen ortada bırakacaktır. Yolun sonu görünüyor! ABD, askeri gücünü Ortadoğu’dan çekiyor. Ve TSK, ABD’nin piyonu olmayacaktır!

Bu durumda tek seçenek kalıyor: Bölge ülkelerinin birleşerek, teröre son vermesi ve barışı sağlaması.

Korcan arkadaşım bana mektup yazmış, “çözüm gösterin” diyor. Çok haklı. İşte o çözümü gösteriyoruz.

PKK terörünün gelişme zemini

Önce PKK terörü niçin gelişti onu saptayalım. Esas neden, Kürt yurttaşlarımız arasında, “ABD ve İsrail’in desteğiyle Büyük Kürdistan kuruluyor” beklentisinin yayılmasıdır.

Bu beklenti, somut olarak Irak’ın Kuzeyinde Barzanistan’ın oluşturulmasıyla boy verdi. Suriye’deki iç savaş ve arkasından “İmralı Süreci”, Büyük Kürdistan hayallerini büyüttü. PKK terörünün kitlesel temeli, böyle oluştu ve genişledi.

Askeri bakış açısı, Kandil’in önemini vurguluyor. Kandil, elbette terörün merkez üssüdür ve önemlidir. Ancak PKK terör örgütünün asıl temeli, Irak’ın Kuzeyinde oluşan Barzanistan’ın Güneydoğu’da yarattığı Kürt devleti umududur. PKK terörü, bu umutla tabanını genişletiyor. AKP iktidarı Barzanistan’ı destekleyerek PKK terörüne en büyük yardımı yapmaktadır.

ABD’nin Kukla Kürdistan planı çıkmaza girmiştir. Türkiye, bölge ülkeleri ile birleştiği an, plan çökecektir. Türkiye’ye bölünmeyi dayatanlar, bölge çapında birliğin koşullarını yaratmışlardır.

Terörü hızla bitirecek program

Türkiye halkı, ABD’nin BOP Eşbaşkanlığını yıkarak Milli Hükümetini kuracaktır. Madde madde şu programı uygulayacağız:

1. Suriye’ye Türkiye’den terör ihracına son verecek ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamasına her olanakla yardımcı olacağız.

ABD’nin ve Tayyip Erdoğan’ın Suriye’yi iç savaşla bölme girişimleri başarısız oldu. Suriye Esad yönetiminde yeniden bütünleşiyor. Suriye’nin kuzeyindeki bölücü Kürt örgütlenmesinin temizlenmesiyle PKK terörünü besleyen etkenlerden en günceli etkisiz hale getirilecektir.

2. Irak’ın toprak bütünlüğünü sağlamasını her olanakla destekleyecek ve Irak petrollerinin bütün Irak halkına ait olduğunu öngören çözümün hayata geçmesine yardımcı olacağız.

Böylece ABD ve İsrail’in Kukla Kürdistan projesi bozguna uğratılacak ve PKK terörünü besleyen hayallere son vereceğiz. Bu kapsamda, Kandil’deki terör üssü de ortadan kalkacaktır.

Uluslararası Enerji Ajansı (IEA)’nın Baş Ekonomisti Dr. Fatih Birol’un önemle belirttiği gibi, enerjide Türkiye için en önemli üç ülke, “Irak, Irak ve yine Irak’tır.” (Aydınlık, 25 Şubat 2013) Dikkat buyurulsun Kuzey Irak değil, bütünleşmiş olan Irak!

Türkiye’nin enerji sorununun çözümü, Kuzey Irak’ta değil, bütünleşmiş olan Irak ile dostlukta ve işbirliğindedir.

3. İran’la geleneksel dostluğun yeniden geliştirilmesi ve güvenlik dahil her alanda işbirliği.

İran, bu işbirliğine hazır. İncirlik üssü, Kürecik üssü, Patriot rampalarını kaldıracağız ve hem Suriye’de, hem Irak’ta İran ile birlikte hareket edeceğiz. İran ile ekonomik işbirliği, Türkiye için sınırsız olanaklar vaat etmektedir.

4. PKK terörüne karşı kamunun ve halkın bütün olanaklarını seferber ederek, devletin yaptırım gücünü kararlı olarak uygulayacağız.

ABD ve İsrail’in Kukla Devlet hayallerinin son bulmasıyla kitle desteğini kaybeden PKK terörü tasfiye edilecektir. Terörden vazgeçenlere Türkiye’nin bütünlüğü içinde kardeşçe yaşamak için çıkış yolu gösterilecek ve geçmişten kalan düşmanlıklara ve acılara son verilecektir.

5. Kürdümüze yurttaş olarak her alanda eşitlik ve özgürlük.

Demokratik haklar açısından Kürt meselesi esas olarak çözülmüştür. Hak eşitliği, her alanda hukuka ve hayata geçirilecektir.

6. Anayasada Türk milleti şöyle tanımlanacaktır:

“Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir. Padişahlığı yıkarak ve İstiklal Savaşıyla birlikte yaşama iradesini ortaya koymuş olan Türk Milleti, her kökenden eşit ve özgür yurttaşıyla ayrılmaz bir bütündür.”

Anayasaya konacak bu millet tanımı, “Türk de biziz, Kürt de biziz, hepimiz Türk Milletiyiz” anlayışına dayanır.

7. Ortaçağ ilişki ve kurumları, ağalık ve şeyhlik her alanda tasfiye edilecek, yerelden merkezi hükümete kadar her düzlemde halk yönetimi kurulacaktır.

Biz, Kürdümüze Ortadoğu’da ABD ve İsrail’in piyonu olarak ateşe sürülmeyi değil, Türkiye halkının bir parçası olarak her düzlemde hükümet olmayı vaat ediyoruz.

Türkiye halkının birliği, bağımsız, demokratik, çağdaş ve gönençli bir Türkiye kurmanın biricik itici gücüdür. Bölünme ise, piyonlaşma, gericileşme ve petrol savaşlarında helak olma yoludur.

8. Terör örgütleri temizlendikten sonra, Beş Ülke Beş Deniz Birliği’nin gerçekleştirilmesine yöneleceğiz.

Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Azerbaycan’ın ekonomiden güvenliğe kadar her alanda işbirliğini geliştirerek, dünyanın önde gelen Bölgesel Birliklerinden birini oluşturmaları, bölgemize barış, güvenlik, zenginlik ve demokrasi getirir.

Böylece Karadeniz’den, Hazar, Ege, Akdeniz ve Umman Denizi’ne kadar enerji yollarının güvenliği sağlanır. ABD dahil dünyanın bütün ülkeleri ile bağımsızlık ve egemenliğe karşılıklı saygı, karşılıklı yarar ve işbirliği temelinde ilişkileri geliştirme ve barış koşulları yaratılır.

Türkiye, Atlantik sistemi içinde bölünüyor ve iç savaşlara sürükleniyor. Türkiye ancak Asya’da bağımsız konumuna yerleşerek ve Kemalist Devrimle kendisini yenileyerek bütünleşir ve barışa kavuşur.

ABD’nin bu programı engelleme şansı yok

Terörü kısa zamanda temelden bitirecek olan bu program karşısında, ABD’nin ve İsrail’in yapabileceği bir şey yoktur. Çünkü Türkiye-Suriye-Irak ve İran’ın birliği karşısında ABD’nin PKK terörünü destekleyebileceği bir üssü bulunmuyor.

ABD, birleşen Batı Asya ülkeleri karşısında, herhangi bir askeri müdahale ve kışkırtma şansına sahip değildir

Dünya Türkleri Birliği