EKONOMI.. SAHTE ALDATICI VE TEHLIKELI

Şenol Çarık

“Sahte aldatıcı ve tehlikeli…”

 

21.09.2014 00:12

Karakter boyutu :

“Evdeki malı satıyoruz, dışarıdan borç alıyoruz ve büyüyoruz. Her yıl 60-70 milyar dolar borcumuz artıyor. Sahte, aldatıcı, tehlikeli bir büyüme.

Ekonomik durumunuz sizin siyasi durumunuzu da etkiliyor. Eliniz kolunuz bağlı kalıyor. Mecbur kalıyorsunuz yardım istemeye. Bakın Türkiye küçük bir ülke değildir, yaklaşık 80 milyon insanı var. Bu insanların sorumluğunu alanların bu işin bilincinde olması lazım. Ne olacak bu insanlar?

Bir politika yaparken gelecek yıl için yapmazsınız, 5 yıl, 10 yıl sonrasını da düşünmek zorundasınız. ‘Benim 10 yıl sonra ekonomim ne olacak’ diye düşünmelisiniz. Böyle bir sürü palavralar, ‘2023’te şöyle olacağız, böyle olacağız’... Rakamlar öyle değil oysa. Bu tüketim ekonomisiyle, kötü ekonomiyle nereye kadar gideceğiz. Türkiye’yi tüketerek yüzde 3-4 artıyoruz, belki gelecek yıl o da olmayacak.

Ekonominizin durumu ortada. Bu kadar zayıf bir ekonomiyle dünya siyaset arenasında sözünüzü geçiremezsiniz, size istediği şantajları yaparlar. Tıpkı, bugün olduğu gibi.”

“Sahte bir büyüme içerisindeyiz, sanayileşmeden asla gelişemeyiz”

Cahit Kayra’yla Türk ekonomisinin 90 yıllık öyküsü: Cumhuriyet Ekonomisinin Öyküsü tamamlandı!

1917 doğumlu ‘asırlık çınar’ Cahit Kayra, Cumhuriyet Ekonomisinin Öyküsü serisini tamamladı. Daha önce iki cildi yayınlanan çalışmanın üçüncü ve son cildi “1980-2013 Tüketim Ekonomisi-Küreselleşme” Tarihçi Kitabevi etiketiyle raflardaki yerini aldı. Maliye Müfettişliği, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı başta olmak üzere birçok görevde bulunan, ülkemiz tarihindeki önemli kırılma anlarına dair bilimsel deliller, sağlam kanıtlar ve araştırmalarla kitaplar hazırlayan Kayra, üç ciltlik bu eserinde 1923’ten günümüze ekonominin öyküsünü bütün hatlarıyla gözler önüne seriyor.

Türkiye’nin siyasal, sosyal yaşamının neredeyse tamamına tanıklık etmiş olan Kayra, devlet hizmetinde çalıştığı yıllarda ekonomi ve maliye konulu sorunları içeren çalışmalarının, müfettişlikten edindiği çalışma disiplininin deyim yerindeyse hakkını bu eserinde fazlasıyla veriyor.

Şenol Çarık, Cahit Kayra’yla bu dev eseri üzerine ve Türk ekonomisinin bugünkü haline ilişkin gerçekleştirdiği ve USİAD Bildiren’de yayınlanan o söyleşisi:

-98 yaşındasınız ve hala üretiyorsunuz. Her biri kaynak yapıt değeri taşıyan ve Türkiye’nin tarihsel süreçlerini bütün yönleriyle gözler önüne seren bu çalışmalarınızdan Cumhuriyet Ekonomisinin Öyküsünün 3. ve son cildini tamamladınız. Söyleşimize öncelikle size teşekkür ederek başlamak istiyorum.

Her kitabın bir amacı vardır. Bazıları itirafnamedir, bazıları bir tezi anlatırlar. Bazıları rakiplerini küçültmek için yazılırlar. Bazıları gönüllü, karşılıksız yapılır. Bu kitabın da bir amacı var. Bakın benim bir özelliğim var, ben ekonomist değilim, Mülkiyeliyim. Hep bu dönemlerin ve olayların içinde yaşadım. Onun için bildiklerimi yazmak istedim. Bütün bu yaşadıklarımdan edindiğim izlenimleri anlatmak istedim. Kitabın amacı işte burada ortaya çıkıyor. İlk olarak bu tespiti yaparak başlayalım.

“TÜRKİYE BİR MUCİZEDİR”

Bana göre Türkiye bu coğrafya içinde bir mucizedir. Bu mucizeyi yaratan çeşitli parametreler var. Siyasi, sosyal, ekonomik parametreler var. Ben bu mucizeyi yaratan ekonomik parametreyi bulmak istedim. İşin ekonomik yüzünü anlatmaya çalışıyorum ve oradan bir sonuç çıkarıyorum.

Türkiye, Anadolu toprağı aslında fakirdir. Büyük mali değerleri yoktur. Ama Türkiye ekonomik bakımdan, diğer İslam ülkeleriyle mukayese edilmeyecek ölçüde büyük bir ekonomi yarattı.

-Bu ekonomiyi yaratan etken nedir? 

Cumhuriyetin başında Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’nün düşündüğü, kurduğu ve gerçekleştirdiği sanayi toplumu sistemidir.

Şunu görmüşlerdir. Bu coğrafyada İslam ülkelerinin hiçbirinde sanayi yok. Türkiye hepsinden daha fakir. Ama sanayi kurarsalar iş değişebilir.

Çok tipik bir örnek vermek istiyorum. 1930’lu yıllarda dünyada gelişmekte olan, az gelişmiş ülkelerin hiçbirinde olmayan çelik sanayii kuruldu Türkiye’de. Bu da bir mucizedir. Koca imparatorlukta her şey vardı, şeker kamışı da vardı ama bir tane şeker fabrikası yoktu. On yıl içerisinde dört adet şeker fabrikası kuruldu.

Mustafa Kemal ve arkadaşları gelişmek için sanayinin zorunlu olduğunu, sanayi olmadan gelişme olamayacağını biliyorlardı ve bunu uyguladılar. Daha sonraki yöneticiler de bu yoldan gittiler.

Ben CHP’liyim biliyorsunuz.

-Evet, Bakanlık da yaptınız.

Çok karşı olduğumuz Süleyman Demirel, liberal ekonomi politikası taraftarıdır ama devletçiliği çok geliştiren bir siyasi liderdir aynı zamanda. O da sanayinin zorunluğunu çok iyi bilir. Necmettin Erbakan da öyleydi, Bülent Ecevit de. Hepsi sanayinin üzerinde titrediler. Kısmen bilerek kısmen bilmeden, burada çatlaklar olmaya başladı.

-Ne gibi çatlaklar bunlar?

1980’de Batılılar dünya ekonomisine yeni bir yüz vermek istediler. Olduğundan daha çok libere etmek istediler ekonomiyi. Çünkü, giderek zaman içinde himaye gören öteki ülkelerin gelişmekte olduğunu gördüler. Kendilerine rakip olacağını gördüler.

Bu liberasyon dalgasının arkasında ‘Washington Consensus’ denilen yazılı olmayan bir anlaşma var. Bu anlaşmada az gelişmiş ülkelerin sanayileşmelerinin ağırlaştırılması öngörülmektedir. Bu anlaşma 1980’de ‘İstikrar Programı’ adı altında bizim ekonomimize yansıdı. 1980’den sonra çatlaklar oluşmaya başladı. Bu çatlakların en önemlisi Tansu Çiller’in hesapsız kitapsız AB’yle Gümrük Birliği Antlaşması’nı yapması oldu.

Gümrük himayesini kaldırmakla kalmadık, dünyaya karşı öyle bir gümrük tarifemiz oldu ki o da son derece zayıftı.

-Biraz açabilir misiniz, nedir bu zayıflıklar?

Yani şöyle AB’yle gümrük yok, AB dışındaki ülkeler için AB’nin koyduğu bir tarife var, onu kabul ettik. O tarife de oldukça düşük bir tarife. Fransa, İngiltere, Almanya’ya göre yapılmış bir tarife. O da bizi yıktı.

Sonra ikinci bir darbe geldi. Kötü idare yüzünden, zor duruma düşmüş olan ekonomiyi düzeltmek için IMF’den yardım istedik ve kurtarıcı olarak Kemal Derviş geldi. Elimizdeki parayı istediğimiz gibi ayarlama imkanımız vardı, Derviş ise bu durumu değiştirdi.

“MİLLİ VARLIKLARIMIZ ÖZELLEŞTİRME ADI ALTINDA TASFİYE EDİLDİ”

-Peki, Derviş ne yaptı?

Faizleri yükseltti ve dövizi ucuzlattı. Tabloya bakın: Gümrükleriniz açık ve döviz ucuz. Türkiye yabancı mallarla doldu. Ve bu da içerideki sanayi üretimini büyük ölçüde tahrip etti.

Bu ikinci dalga da yetmedi.

1980 ile 2000 arasında, bence bu çok önemli, o zamana kadar Türkiye’de yetişmiş olan bürokrasi ve teknokrasi, mesela Sümerbank’ta vb. kurumlarda yetişmiş yöneticiler, buna mukavemet ettiler. Ve sanayileşme gelişmeye devam etti. Dağınık, plansız, fakat ne olursa olsun sanayi gelişiyordu. Fakat, üçüncü bir dalga geldi.

2002’de yeni bir iktidar geldi. Ve bu yeni iktidar özelleştirmeler adı altında Türkiye’nin kurulmuş olan sanayiini tahrip etmeye devam etti. Buna ait olan rakamları kitabın 3. cildinde verdim.

Türkiye ekonomisi 300 tesisini elden çıkardı. Yıllar boyunca dişimizden tırnağımızdan ayırdığımız paralarla kurduğumuz sanayi kurumları elimizden çıktı.

Bunların en kıymetlilerini yabancılar aldı. Yabancılar bunların yüzde 20’sini aldılar.

Türkiye’de mal bol. Gümrüklerden ucuz mal geliyor. Bildiğiniz gibi her taraf Çin malları ile doldu. Fiyatlar yükselmiyor. Arkası birçok tehlikelerle dolu sistem içerisinde herkes refaha kavuştu. İnsanlar para gördü, arabalar, evler aldı, tatillere çıktı.

“MİRASYEDİCİLERE BENZİYORUZ”

-Bu nasıl oldu? Bunların parasını kim ödüyor, nasıl ödeniyor?

Bir taraftan borçlar dağ gibi çoğaldı. Hem dış borçlar, hem iç borçlar. İç ve dış borçların toplamı sürekli artıyor.

Ve bütün bunları yaparken de elimizdekileri sattık savdık. Bir mirasyediciliğe benziyor. Düşünün. Adamın babası öldü. Oğlu evdeki eşyayı satıyor. Babası o zamana kadar dikkatle idare ediyordu evi. Oğlu ise eldekileri satıyor, refahım ve gelirim arttı diyor. Böyle bir durumda maalesef Türkiye.

“SANAYİLEŞMESİZ GELİŞME OLMAZ”

Bu mevzuyu bir hükümle kapatalım. Sanayileşmesiz bir gelişme olmaz.

2000’lerden bugüne Türkiye sanayii tahrip edilmiştir.

Şu sıralar dikkat ederseniz Ali Babacan dahil herkes sanayileşmeden bahsetmeye başladı, imalat sanayiinden tabi.

Herkesin beğendiği (!), ekonominin başındaki isim Babacan. Ağzından bir kez sanayileşme kelimesi çıktı mı?

IMF’nin ve arkasındaki iktisadi, siyasi güçlerin bize biçtiği bir elbise var; iktidar istikrar içinde olacak diyeceksiniz, para bulduğunuz sürece borçlanacaksınız ve borçlanmaktan korkmayacaksınız… Bakın borçlanmaktan elbette korkulmaz. Ama doğru dürüst bir yere yatırırsanız korkulmaz. Aldığınız borcu tüketirseniz borçlanmak çok tehlikelidir. Nitekim Türkiye bugün bu vaziyettedir.

-Piyasada durum iyi, fiyatlar yükselmeye başladı, iyi kötü herkes çalışıyor deniliyor.

Bu bir konjonktür meselesi. Ortadoğu’da büyük olaylar oldu. Bu sırada Türkiye’ye insan aktı, para geldi. Türkiye’de dolar bolluğu oldu. Bakın dolar düşmüyor. Ama bu aldatıcıdır elbette. Rusya’da yaşanan olaylarla birlikte Rusya’dan Türkiye’ye fonlar geldi.

Bakın önemli bir kuraldır: Bir sorun herkes tarafından öğrenildiği zaman artık iş işten geçmiş demektir. Düzeltilemez demektir. Nitekim bugün öyle. Şimdi herkes sanayileşmeden bahsediyor. Olan sanayi yıkılmıştır, boğazımıza kadar borçlanmışızdır. Gümrük kapılarımız açıktır. Paramızı istediğimiz gibi kullanamamaktayız.

Bundan sonra sanayileşmek zor. Tavuk yetiştirmek, portakal ihraç etmek gibi işlere devam ederiz.

-1980-2013 dönemine bir bütün halinde ‘piyasa ekonomisi’ derken, özelde AKP dönemi için ‘güdümlü piyasa ekonomisi’ diyorsunuz. Açar mısınız bunu biraz?

Kapitalist ekonominin kendine göre kuralları vardır. O kurallara göre hareket edeceksiniz. Ama siz o kuralı bir kenara bırakıp ben şuraya şu havaalanını, buraya bu yolu, bilmem neyi yapayım derseniz bu sisteme müdahaledir. Ben buna ‘güdümlü’ diyorum. Yani kapitalist sistemin işlemesine de müdahale edilmiştir. Keyfi kararlar ve özel düşüncelerle yapılmıştır bu.

“EKONOMİNİN BİR PLANI, PROGRAMI OLMALIDIR”

-Liberalleşme döneminin eksikliğini 2000’den itibaren başlayan politikalar gidermiştir diyorsunuz, nedir bu eksiklikler?

1980’den sonra liberal ekonomi başladı. Ama idareler ile teknokrasi ve bürokrasi dayandı buna. Biraz değinmeye çalışmıştım ama açmakta fayda var.

Mesela en basit örnekle fiyatlar serbest bırakılamadı. Belli otoritelerin istediği şekillerde ve mallarda biçim verildi fiyatlara.

Liberal ekonominin de kendi içerisinde bir planı, programı vardır. Rastgele değildir. Liberal ekonomi dediğimiz şeyde, bu işin en babası dediğimiz Amerika’da da, bütün yapılanlar belli planlara göre uygulanır.

Öyle ‘Bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar’ diye bir şey yok dünyada. Olmadı, ne eskiden ne de şimdi. Tamamen müdahalelerle yapılıyor her şey. En son mali bunalımda da müdahale ettiler.

“SAHTE, ALDATICI ve TEHLİKELİ BİR BÜYÜME İÇERİSİNDEYİZ”

-Aldatıcı bir gelişme içerisindeyiz. Ve bir yandan da büyüyoruz…

Evdeki malı satıyoruz, dışarıdan borç alıyoruz ve büyüyoruz. Her yıl 60-70 milyar dolar borcumuz artıyor. Sahte, aldatıcı, tehlikeli bir büyüme.

Ekonomik durumunuz sizin siyasi durumunuzu da etkiliyor. Eliniz kolunuz bağlı kalıyor. Mecbur kalıyorsunuz yardım istemeye. Bakın Türkiye küçük bir ülke değildir. Böyle küçük ülkeler var, iyi durumda veya zor durumdalar. Türkiye ise büyüktür, yaklaşık 80 milyon insanı var. Bu insanların sorumluğunu alanların bu işin bilincinde olması lazım. Ne olacak bu insanlar? Bir politika yaparken gelecek yıl için yapmazsınız, 5 yıl, 10 yıl sonrasını da düşünmek zorundasınız. ‘Benim 10 yıl sonra ekonomim ne olacak’ diye düşünmelisiniz.

Böyle bir sürü palavralar, ‘2023’te şöyle olacağız, böyle olacağız’… Rakamlar öyle değil oysa. Bu tüketim ekonomisiyle, kötü ekonomiyle nereye kadar gideceğiz.

Türkiye’yi tüketerek yüzde 3-4 artıyoruz, belki gelecek yıl o da olmayacak.

Sizi 2023’e taşıyacak politikanın temelinde de ekonomi var. Ekonominizin durumu ortada. Ekonomiyle siyasetin birleştiği noktada gözümüzü daha iyi açmalıyız. Bu kadar zayıf bir ekonomiyle dünya siyaset arenasında sözünüzü geçiremezsiniz, size istediği şantajları yaparlar. Tıpkı, bugün olduğu gibi.

-Bu tablo içerisinde geleceği nasıl görüyorsunuz?

Türkiye’nin kendisini toparlaması için sanayileşmesi lazım. Bakın yatırım yapılmıyor. İşsizlik rakamı şu kadar, bu kadar deniliyor. Büyük işsizlik var. Fakat, Türk halkı bu gibi durumlara dayanıklı.

Fabrika yok, yatırım yok, üretim yok. Ekonomi büyüyebilir mi? Türkiye’nin bugün yaptığı gibi yaparsanız ekonomik olarak ödeyemediğinizi siyasi olarak ödersiniz. Osmanlı İmparatorluğu’nda biz bunu yaşadık.

Sanayinizi himaye edeceksiniz, koruyacaksınız, geliştireceksiniz. Ekonomiyi geliştiremeyince dış politikanız politika olmaz. İçeride de huzur olmaz. Biz her sene 1 milyon insan üretiyoruz. Nasıl iş bulacaksınız bunlara? Demirel, hep o kavga ettiğimiz Demirel, “Tarımla gelişmiş bir ülke dünyada yok” diyor. Tarım olmalı tabi, ama portakal satarak gelişemezsiniz.

‘İstikrar Programları’nın başlamasından önce Türkiye’ye 4 tane çelik fabrikası kurduk. O tarihten bu yana ne yapıldı?

KİT’lerin satılması bitti şimdi de özel sektörün elindeki tesisler yabancılara satılmaya başladı. Türkiye fakirleşiyor farkında değil. Geliri arttığını sanıyor oysa.

-Bizlere 3 ciltlik bir kaynak eser hediye ettiniz. Bu eseri tamamlamış olmak nasıl bir duygu?

Çatısı itibariyle bir ekonomiyi ve bir aile hayatını yan yana getirerek düşündüm. Bir tarihte himayeci, devletçi sisteminiz var ve ona göre insanlar var. Zamanla bu insanlar liberalleşiyor, aileler bu şekilde değişiyor. Hatta en inkılapçı, atılımcı olan insanların çocukları da değişiyor. Değişmeyenler de oluyor tabi. Tümüyle hikaye, bir masal sistemi içerisinde anlattım dönemleri. Daha kolay anlaşılması ve okunmasını istedim. Gördüklerimi, yaşadıklarımı ve izlenimlerimi yazdım.

Şenol Çarık

Odatv.com

Yorumlar:

Misafir – ahmet.karaahmetoglu

Global Güc,Gelismekte olan ülkelerin sanayilesmesini istemez.TC,büyük sıkıntılarla sanayilesme yapmaya calıstı.Lüks tüketim sevdalısı,hosafcı dindarlar yetistiriyorlar.Üretmiyen ,konusan dinci dolu. Ahmet

2014-09-21 03:00:41


Misafir – ahmet.karaahmetoglu

Dıs gücler,sanayilesmek icin kredi vermez.Lüks harcama icin verir. Müteaahitler ,pilic kovalar,halk ta tabak yalar. Ahmet

2014-09-21 02:34:27


Misafir – Doğan Özkan

Yorumlar, esasen, özellikle Tansu hakına olan, doğru, ancak Derviş yorumu hatalı. Derviş, dolar kurunu 1650’lerde teslm etti;kur daha sonra 1450’lere kadar düştü ve uzun yıllar yükselmed; yaptığı reform AKP’ye yaradı. Teknolojik gelişmenin duraganlaştığı, 21. yy’da, dünyadaki arz fazlası ile sanayiye yapılacak yeni yatırımlar kaynak israfı ve daha da fakirleşmekten başka bir şeye yol açmaz. Çözüm, selektif, seçici yöntemler, uzman ve namuslu kamu görevlileri ve dolayısıyla eğitim ve yüksek kalifikasynlu iş gücünde, onlar da ne yazık ki bizde yetersiz.

2014-09-21 01:05:42


GEÇEN HAFTA UKRAYNA’ DA


Rus insani yardım konvoyları Ukrayna’ya doğru ilerlerken,Rusya Devlet Duması toplantıdaydı..
Rusya Parlamentosu Başkan Yardımcısı V.Jirinovski, Devlet Başkanı Putin’e, 1914’de Rus Çarı II.Nikolay Romanov’un Sırplara yaptığı insani yardımı hatırlattı, “Bu bir hataydı”dedi.

*
1914’de Rusya’nın bir hedefi de, panslavizm politikasıyla Balkanlar ve Doğu Avrupa’da Slav kökenli halkların kontrolünü eline geçirmekti.
Bu hedef uğruna Çar, Sırplara insani yardım diye askeri yardımda bulunuyordu.
Avusturya, büyük Sırbistan’ı kurmak isteyen ve Ruslardan yardım alan Sırplara gücünü göstermek amacıyla bir askeri tatbikat düzenledi.
Bir Sırp milliyetçisi tatbikatta Avusturya veliahtını öldürünce de, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Sırplara ağır darbe vurmak için suikasti fırsat  kabul etti.
Avusturya-Macaristan Sırplara savaş açarsa Ruslarında kendilerine savaş açacağını biliyordu ki, sonrası  I.Dünya Savaşı’dır…

*
Devlet Başkanı Putin, Jirinovski’nin sitemine,”Ben hata yapmak yerine başkalarının hatalarından ders almayı tercih ederim” yanıtı verdi.

*
Hem V.Jirinovski hem Batı, hafta boyunca  Rus yardım konvoyu üzerinde spekülasyon sürdürdüler.
Yok efendim,yardım konvoyu kuşatılmış Rus yanlılarına silah taşıyordu,yok efendim konvoy Rus işgal gücünün öncü koluydu.
Ama Rusya’nın askeri malzemeyi sınırdan geçirebilecek daha gizli yöntemleri, karşısındaki güçlere karşı daha etkili ilerlemenin yollarını bildiğinden de hiç şüphe yoktu.

*
Putin, yardım konvoyu ile dünyanın dikkatini Ukrayna’nın doğusundaki çatışmalardan insani acılara çekmeyi,
Rusya’yı buradaki  insanların kaderiyle ilgilenen tek ülkeymiş gibi göstermeyi planlıyor,üstelik Rusya’da yükselen “Bir şey yap” çağrılarına da duyarsız kalmıyordu.

*
O sırada 5 Eylül’de ilan edilen ateşkesin ardından Ukrayna parlamentosu Verhovna Rada’da, bir dizi karar alınmaktaydı.

Rusya yanlılarıyla çatışmaların sona ermesi ve ülkenin bölünmemesi hedefleniyordu.
Donetsk ve Luhansk’ın bazı kısımlarına üç yıl süreyle geniş özerklik tanıyan yasa kabul edildi.

*
Yerel makamlara kendi polis gücünü kurma, yargıçlar ve savcıları atama hakkı tanındı.
Donbas olarak bilinen bazı ilçelerde yeni konseyler oluşturmak için 7 Aralık’ta seçim yapılmasının önü açıldı.
Çatışmalarda en çok zarar gören bölgelere sosyo- ekonomik yardım yapılması ve yıkılmış altyapının onarılması  vaadedildi.
Resmi kurumlarda Rusça konuşulması hakkı garanti edilirken, yerel makamların Rusya’nın sınır bölgeleriyle ilişkilerini güçlendirmelerine izin verildi.
Aynı kapalı oturumda kabul edilen bir başka yasa ile ağır suçlar işlememiş hükümet güçlerine ve ayrılıkçılara af sözü verildi.

*
Sonra Avrupa Parlamentosu’ da Rada ile aynı anda toplandı,birlikte Ukrayna krizine neden olan Ortaklık Anlaşmasını onayladı.
Antlaşma Ukrayna ile AB arasında siyasal ortaklık ve serbest ticareti öngörüyor.
Cumhurbaşkanı Poreşenko,parlamento’daki konuşmasında “Ukrayna’nın kapılarını Avrupa’ya kapamaya kim cesaret edebilir?AB üyeliğimize kim karşı durabilir? ” dedi.

*
Ne ki, Luhansk’ta yasanın barış antlaşması için bir şans olduğu ama sorunların çözülmediğine ilişkin yaygın kanaat bulunuyor.
Çok sayıda ayrılıkçı yasayı önemsemiyor,ancak tam özerkliğe razı olacaklarını dile getiriyorlar.
Donetsk Halk Cumhuriyeti Başbakan Yardımcısı A.Purgin “Donbas’da tam öz-yönetim uygulanacağını, bu bölgenin Ukrayna ile hiçbir bağı kalmadığını” ifade ediyor.
“Ukrayna istediği yasayı kabul etmekte özgürdür,ama biz Ukrayna ile federal bir ilişki düşünmüyoruz” diyor…

*
Rusya Ukrayna’nın doğusuna asker ve silah gönderdiği iddialarını yalanlıyor ve Batı’yı  çatışmaları alevlendirmekle suçluyor.
Doğrusu iki tarafın bağları Soğuk Savaş sonrasında en düşük seviyede seyretmektedir, taraflar birbirlerine yaptırımlar uyguluyor.
Elbette,Rusya’nın; Ukrayna’nın Donetsk ve Luhansk’ı ele geçirmek için kitlesel sivil kayıplara yol açması halinde güç kullanarak müdahale etme seçeneği bulunuyor.

*
NATO Genel Sekreteri A. Fogh Rasmussen, Rusya’nın bölgedeki etkisini artırmak ve komşusu olan ülkelerin AB ve NATO’ya girmesini önlemek için Ukrayna’nın doğusunu müzmin donmuş çatışmaya dönüştürmek istediğini açıklıyor.
Ardından Litvanya/ Vilnius’ta NATO;  Rusya stratejisini ve ikili ilişkileri yeniden gözden geçirme toplantısı düzenliyor.
Öncü güç oluşturma, Avrupa’da asker ve askeri araçların rotasyonu konuşuluyor.

*
Fakat,ABD’nin Çin’den gelen tehditleri ön plana çıkarıp, iki ülkeye karşı iki konvansiyonel savaş ile başka ülkelerde küçük çaplı varlık bulundurma üzerine kurulu 2.5 savaş kapasitesini tek savaşa indirdiği,
Eş zamanda Rusya’nın yeni Askeri Doktrini’nde ana hedefi olarak NATO’nun genişlemesini önlemek olarak belirlediği, savunma yerine taaruz konseptini ilan ettiği günden beri,
Giderek ABD güçlerinin tüm çatışmaların tek belirleyeni olduğu söylenemiyor.

*
Sanki,Türk-Moğol Altın Ordu Devleti Han’larının Rus topraklarında baskı kullanarak uyguladıkları, Çarların benimsediği ve bugüne ulaşan “Altın Orda Sistemi-Hükümdar Devlet Sistemi” ruhu yeniden canlanmıştır.

22.9.2014

Cumhurbaşkanı Erdoğan New York Yolunda

Cumhurbaşkanı Erdoğan ABD'ye Gitti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Birleşmiş Milletler (BM) 69. Genel Kurulu genel görüşmeleri için ABD’nin New York kentine dogru yola cikti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Birleşmiş Milletler (BM) 69. Genel Kurulu genel görüşmeleri için ABD’nin New York kentine gitti.Cumhurbaşkanı Erdoğan ve beraberindekileri taşıyan özel uçak “TUR”, saat 14.15’te Esenboğa Havalimanı’ndan hareket etti.Erdoğan’ı, Havalimanı’ndan, TBMM Başkanvekili Sadık Yakut, Ankara Valisi Mehmet Kılıçlar, Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, İl Emniyet Müdürü Kadri Kartal ve öteki ilgililer uğurladı.Cumhurbaşkanı Erdoğan ile eşi Emine Erdoğan, AB Bakanı ve Başmüzakereci Volkan Bozkır, Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci de ABD’ye gitti.

LİBOŞUN DA ŞERİATÇININ DA VATANI YOKTUR…

269554_10151191713629691_1935507167_n

Şeriatçı, ümmetçidir.

Yeryüzündeki tüm Müslümanların birliğinden yanadır…

Millete, milliyete, milliyetçilere, ulus devlete karşıdır…

Vatanı yoktur…

Vatan bir toprak parçasıdır onun için… Alınıp satılan bir metadır.

Bu nedenle, Siyasal İslamcı, gözünü kırpmadan ülkesinin ağaçlarını keser, zümrüt ormanlarını, derelerini altın ve maden arayıcılarına, HES patronlarına satar, yağmalar…

Gözünü kırpmadan ülkesinin doğusunu, güneydoğusunu, adalarını düşmana teslim eder…

Çünkü o, Kurtuluş Savaşında da halkının yanında değil, emperyalizmin saflarında savaşmıştı ve milletine ihanet etmişti…

Bu şeriatçı anlayış,  günümüzde de geçerliliğini korumaktadır… Şeriatçının kitabında emperyalizmle mücadele yazmaz.

Onun kitabında ortaklık yazar, işbirlikçilik yazar, yandaşlık yazar…

Siz hiç siyasal İslamcı bir terör örgütünün İsrail’e ya da Amerika’ya saldırdığını gördünüz mü? Kafa keser, boğaz keser, adamları kurşuna dizer, ama sadece kendi dindaşını, kendi halkını katleder… Ayıp olmasın diye bazen, çok ender olarak, arada bir, iki üç söz söyler, bir iki küçük eylem gerçekleştirir, o kadar…

Şeriatçı, tüm yaşantısını dini yasalar ve kurallar üzerine oturtmuştur.

Dincidir… Din alır, din satar…

Din onun geçim kaynağıdır, mevki – makam aracıdır…

Halkı Allah ile aldatır…

Akıl, mantık onun semtine uğramaz…

Her zaman değişime, yeniliğe karşıdır… Uygarlığa, bilime, eşitliğe, kadına, kadın haklarına karşıdır…

Kafa keser, kol keser, kadınları taşlayarak öldürür ve asla mollaların emrinden dışarı çıkmaz…

Şeyhi, şıhı, imamı, lideri ne derse onu yapar…

Sorgulamaz…

Tartışmaz…

Tartmaz.

Doğru mu, yanlış mı, haklı mı, haksız mı, ölçüp biçmez…

Zaten ölçecek, biçecek o kafa, o beyin de yoktur onda…

Çünkü kulluk ve biat kültürü ile yetişmiştir…

Özgür vatandaşa ve vatandaşlığa karşıdır.  Kulluk, kölelik düzeninden yanadır…

Liboşa gelince…

O, özgürlükten, eşitlikten yana gibi görünür… Ama sözüm ona, özgürlük adına(!!!) özgürlüğü paspas gibi çiğneyen siyasal İslamcılara, bayrağımızı parçalayan PKK gibi etnik terör örgütlerine asla ses çıkarmaz…

Çünkü şeriatçılar gibi onun da vatanı yoktur…

O da vatansızdır.

Bir çift kadın memesine vatanını satar… Gözden çıkarır…

Şeriatçı ümmetçidir, liboş küreselcidir…

Yani uluslararası sermayeden yanadır… Ama her ikisi de sömürenden yanadır…

ABD’den, AB’den yanadır…

Sorosçudur… CIA, MOSSAD hizmetkârıdır…

O da millete, milliyete, milliyetçilere, ulus devlete karşıdır…

O da şeriatçılar gibi Türk’e, Türklüğe, Atatürk’e düşmandır. Bir kez olsun ağzından “Türk’üm” sözünü duymamışsınızdır, duyamazsınız…

Ama göğsünü gere gere “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz, hepimiz Kürt’üz” der…

Ve küresel emperyalizmi savunur…

Küresel emperyalizmin geri kalmış ülkeleri kurtaracağını, onlara medeniyet getireceğini söyler…

BİLİNMESİ GEREKEN GERÇEK, ÇAĞIMIZIN GERÇEĞİ ŞUDUR:

Dünyamız sömürenler ve sömürülenler olmak üzere, Atatürk’ün deyişi ile “mazlum milletler” olmak üzere iki kampa bölünmüştür. Milletler ancak ülkelerinden emperyalizmi milli devrimlerle kovarak kurtuluşa kavuşabilirler.

Çağımız, emperyalizme karşı milli kurtuluş savaşları çağıdır ve Kurtuluşun yolu emperyalizme karşı mücadeleden, vatan savunmasından geçer.

Buna göre önümüzde iki seçenek vardır:

Ya emperyalizmden yana olacaksın, ya emperyalizme karşı dişe diş mücadele verip, vatan savunması yapacaksın…

Ya mazlum milletlerden, dünyanın ezilen sömürülen ülkelerinden yana olacaksın ya da Küresel emperyalizmden yana…

Bunun dışında ben “Sosyal demokratım, ben solcuyum, ülkem için çalışıyorum” sahtekârlığı ile kimse kimseyi kandıramaz…

ABD’nin ve AB’nin, yani “Atlantik Sistemi”nin yanında saf tutarak, asla ne solcu ne de Atatürkçü olunur…

Zamanımızın devrimci gerçeği, “VATAN SAVUNMASI” temelinde şekillenmektedir.

Vatan savunmasından kaçanlar, ülke topraklarını bir avuç teröriste peşkeş çekenler, istedikleri kadar “Ben solcuyum, ben devrimciyim, ben sosyal demokratım” diye bağırsın, ihanetlerini parlak sözlerle kapatamazlar. Gizleyemeyezler…

Zaten zamanla maskeleri düşecek, gerçek yüzleri ortaya çıkacaktır… Bunu yaşayarak göreceğiz…

Az kaldı…

(alieralp37@gmail.com)

 

IŞİD kaçak petrolünden kâr sağlayan Türkler

IŞİD kaçak petrolünden kâr sağlayan Türkler

Yılmaz Polat

yılmaz.polat@yurtgazetesi.com.tr
16 Eylül 2014, 11:20
Washington’daki Orta Doğu uzmanları bütün dikkatlerini Türkiye’ye çevirdi.

İŞİD Terör Örgütü’nün Türkiye üzerinden yaptığı petrol sevkiyatıyla ilgili New York Times Gazetesi’nde yer alan yazı , ABD’de de  dikkat çekti.

James Phillips Herıtage Foundation adlı araştırma kuruluşunun saygın  Orta Doğu uzmanlarından birisi. 1970’li yıllardan beri bölge konusunda çalışmalar yapıyor. Çok sayıda makalesi yayınlandı.

ABD Kongresi zaman zaman Orta Doğu’yla ilgili bilgisine başvurur, ilgili komitelerde Kongre üyelerinin sorularını cevaplandırır.

Phillips’in Türkiye konusunda da çok sayıda makalesi var.  New York Times Gazetesine son yazısında , İŞİD’in kaçak petrol sevkiyatını Türkiye üzerinden gerçekleştirdiği ve çok sayıda Türk’ün bu sevkiyattan büyük karlar elde ettiğini söyledi.

Phillips İŞİD kaçak petrolünden kar sağlayanlar arasında Türk Hükümet yetkililerinin de olabileceği iddiasını ortaya attı.

Phillips, bu son derece ciddi iddiayı ortaya atmadan önce ABD istihbaratına teyid ettirmiş veya onlardan almış  olabilir mi?

Hiç şüphem yok. Hatta haberi ABD yetkililerinin sızdırdığından da..

Cumhurbaşkanı Erdoğan veya Başbakan Davutoğlu’nun bu önemli iddiaya bir cevabı olacaktır herhalde.

Aslında Ankara’nın yıllardır göz yumduğu Türkiye üzerinden yapılan petrol sevkiyatı yeni değil.

Erdoğan Hükümeti döneminde  Irak Merkezi Hükümeti’nden habersiz Barzani petrolleri pazarlandı.

Amerikalılar TPAO’nun Kuzey Irak’taki faaliyetlerinden büyük rahatsızlık duydu. Washington- Ankara arasında kriz yarattı.

Washington kulisleri Kürt Yönetimiyle pazarlıkları etkili bir siyasetçinin yakınının yürüttüğüne ilişkin haberle çalkalandı.

ABD’de enerji çevrelerine göre, serbest piyasada varili 93 dolar olan ham petrol , karaborsada varili 40 dolardan satılıyor.

İŞİD’in günde yaklaşık 3 buçuk milyon dolarlık bir gelir elde ediyor.

Karaborsacı Türklerin adları bir yerlerden sızar mı acaba?

Kıbrıslı Rumların Yeni Stratejisi

Kıbrıslı Rumların Yeni Stratejisi

 

Kıbrıs Rum Yönetimi Başkanı NikosAnastasiadis’in niye müzakere masasına oturmak istemediği yavaş yavaş ortaya çıkıyor.

 

Güzel bir strateji peşinde Anastasiadis ve ekibi.

Boşuna direnmiyorlar masaya oturmamak için.

Eskiler “Çocuktan al haberi” derlerdi, şimdilerde de politik hayatta neler olup bittiğini yorumlayabilmek için “siyasilerden al haberi” demek lazım.

Rum Dışişleri Bakanı Kasulidis, her zaman olduğu gibi Kıbrıs konusunda gene rüyalar görüp, hayaller kuruyor.  Lütfetmiş ve biz Kıbrıslı Türklerin AB’ye alınması için bir formül geliştirmiş.

 

KJasulides’e göre “Kıbrıs adasını birleştirecek ve Kıbrıs’ın tamamında müktesebatın uygulanmasını sağlayacak bir çözümün sağlanması durumunda, Kıbrıs Türk toplumu, otomatik olarak Birliğin bir parçası olacak“mış.

 

Olacak da, nasıl olacağını ve Kıbrıslı Türklerin hangi statü altında Avrupa Birliğinin bir parçası olacağını açıklamayı akıl etmemiş. Kıbrıslı Türkler, Maronitler, Ermeniler ve Latinler gibi Rumların içinde azınlık statüsüne sahip bir topluluk mu olacak, yoksa BM müktesebatında yer aldığı şekli ile kurucu ortak mı olacak, şimdilik bu bilgiyi kendine saklamış.

 

Kasulidis kendini buğday ambarında görmeye devam ederek, “Kıbrıs Cumhuriyetinin düzeyinin düşürülmesine veya sahte devletin düzeyinin yükseltilmesine ilişkin herhangi düşüncelere sahip olmak artık yararsızdır….  Artık, ülkemizin birleşmesi ve işgalden kurtulma hedefiyle, sendromlar olmadan ilerliyoruz” diyor.

 

Yani herşey oldu bitti ve yakında Kıbrıslı Rumlar, önce KKTC’yi yıkacaklar, sonra adadan Türk askerini atacaklar ve en sonunda da Türkiye’nin 1960 Anayasasında yer alan garantörlüğünü iptal edecekler ve adanın tümüne de hakim olacaklar!

 

Bu hayale, bırakın benim Kantara’dakiçocukluk arkadaşlarım olan keçileri, Karpaz yarımadasında özgürce yaşayan eşekler bile anıra anıra güler.

 

Şimdi de bu geveze politikacıdan alınacak “önemli haber”in ne olduğuna gelelim. Rumların bu aklı büyük, kendi küçük politikacısına göre “bizzat Avrupa Birliği de, birleşik bir Kıbrıs ile Birliğin işlevselliğini sağlayarak kurumları aracılığıyla ve istediği herhangi bir şekilde çözüm çabalarında doğrudan rol oynayabilir.

 

Yani Avrupa Birliği işin içine girsin, Birleşmiş Milletler de artık vazgeçsin bu müzakerecilik işinden demek istiyorKasulidis. Günün moda terimi ile de “AB in, BM out” demeye getiriyor açıkçası.

 

Gerekçesi de “AB’nin göstermesi gereken şey, ortaya çıkacak çözümün, Lizbon Antlaşmasına göre, AB müktesebatı ve Birliğin işleyiş şekli ile uyumlu olması için neyin dikkate alınması gerektiği” imiş.

 

Yani, özeti, “AB müzakerelerde taraf olsun, bu iş AB’nin hakemliği altında bitsin. Kıbrıs Rum tarafı zaten AB’ye üye. Yeni kurulacak ortak devletin, AB’ye üye tüm devlerin Meclisleri tarafından onaylanması imkansız. Bu nedenle Türkler mevcut Kıbrıs Rum Yönetimi idaresine katılsın. Siz sağ biz selamet…

 

Kaçak güreşmeye çalışanAnatasiadisişte bunun için masaya oturmuyor, AB’nin Kıbrıs müzakerelerine müdahil olmasını bekliyor. Ona göre, AB müdahil olunca her sorun aşılacak, Kıbrıs konusu da çözülecek(miş)…

 

Ata ATUN

e-mail: ata.atun@atun.com

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

22 Eylül 2014

 

T.C. ve KKTC’de Yüksek Öğrenim ile ilgili Resmi kuruluşlar ve Üniversitelerin Etik kurulları, Ata Atun intihal ile ilgili herhangi bir akademik bulguya rastlamamıştır.

 

İskoçlar bağımsızlığa “hayır” dedi

İskoçya’nın Birleşik Krallık’tan ayrılıp ayrılmaması için düzenlenen referandumda, İskoçlar bağımsızlığa “hayır” dedi.

BBC’nin tahminlerine göre, “hayır” cephesi yüzde 55 ile referandumdan galip çıkmış olacak.

Aralarında Birleşik Krallık’ın üçüncü büyük şehri olan Glasgow’un da olduğu 4 bölge tercihini bağımsızlıktan yana kullandı.

İskoçya’nın en büyük bölgesi olan Glasgow’da, halkın yüzde 53.5’i “evet” oyu verdi.

Bağımsızlık yanlısı kampanyayı yürüten İskoçya Bölgesel Yönetimi Başbakanı Alex Salmond Twitter hesabından “Tebrikler Glasgow… ve bu inanılmaz destek için İskoçya halkına tebrikler” mesajından sonra yaptığı konuşmada, bağımsızlık için oy veren 1.6 milyon İskoçyalıya teşekkür etti. ‘İskoçya’nın mevcut durumda bağımsız bir ülke olmasına hayır dediğini’ belirten Salmond, sonuçları kabul ettiğini ifade etti ve “Tüm İskoçya’ya aynı şeyi yapmaları ve İskoçya halkının demokratik iradesini kabul etmesi çağrısında bulunuyorum” dedi.

‘Beraber daha iyi’ (Better Together) kampanyası yürüten Alistair Darling de, tüm ekibine teşekkür etti ve İskoçya halkının ‘ayrılık yerine birliği’ tercih ettiğini söyledi.

Darling, İskoçların ‘İngilizlere olan bağlarını yeniden teyit etmiş olduklarını’ belirtip “Bu bağların hiçbir zaman kopmamasını sağlayın” diye konuştu.

İngiltere Başbakanı David Cameron ise “hayır” kampanyasının yürüten Alistair Darling ile konuştuğunu ve onu “iyi savaşımış kampanyası için tebrik ettiğini” söyledi.

Kesin sonuçların açıklanmasının ardından Cameron’un da bir konuşma yapması bekleniyor.

İlk açıklanan bölgeden “hayır” çıktı

Gece yerel saatle 22’de kapanan sandıkların ardından, sonuçların açıklandığı ilk bölge olan Clackmannanshire, 19.036 oy ile bağımsızlığa yüzde 54 oy oranıyla “hayır” dedi. Yüzde 89 katılımın olduğu bölgede “evet” oyu verenlerin sayısı ise 16.350.

Bu arada yetkililerin seçimde hileyle ilgili 10 iddiayı araştırdıkları söylendi.

Sandıklar kapandıktan hemen sonra bir tahmin yayınlayan YouGov isimli bir araştırma kuruluşu, İskoçların yüzde 54’ünün “Hayır” oyu kullanacağını, yüzde 46’nin ise bağımsızlığa “evet” diyeceğini söyledi.

Toplam 2 bin 608 seçim merkezinde gerçekleşen referanduma oy kullanmak için kayıt yaptıran seçmen sayısı, toplam seçmenin yüzde 97’si ile çok yüksek bir orandaydı. İskoçya’da 4 milyon 200 binden fazla seçmen var.

Seçimde ilk kez 16 ve 17 yaşındaki seçmenler de oy kullandı.

Bağımsızlık ya da birliktelik referandumuna katılım oranının yüksek çıkması bekleniyor.

Gün boyunca seçim merkezlerinde kuyruklar oluşmaması için önlemler alındı.

Bağımsızlık konusundaki kararı oyların sayılmasından sorumlu olan kurumun başındaki Mary Pitcaithly açıklayacak.

Sayılacak oylar arasında postayla kullanılacak olan 789 binden fazla oy da var. Bu sayı, bugüne kadar postayla gönderilen en yüksek düzeyde pusula.

İskoçya seçim kurulu, ancak sayım sürecine dair herhangi bir kaygının ifade edilmesi halinde oyların yerel düzeyde yeniden sayımına gidilebileceğini, sadece sonuçlar başabaş çıktı diye yeniden sayım yapılmayacağını belirtti.

Referandum öncesinde, son anketler İskoçya seçmeninin yüzde 8 ila 14’ünün kararsız olduğunu gösteriyordu. Kararsızların oyları bağımsızlık konusunda önem taşıyor.

Ülkede bazı çevreler, İskoçya’nın Birleşik Krallık ile 307 yıllık birlikteliğinin son bulması halinde Başbakan David Cameron’ın istifa etmesi gerektiğini söylüyor.

Birleşik Krallık’ta, aksi yönde bir karar alınmadıkça, genel seçim 7 Mayıs 2015’te yapılacak.

Dağa mı Çıkalım?

Can Dündar Cumhuriyet, 19 Eylül 2014 Cuma

700 milyon ağaç dikmiş; ne fayda!
Hukuka saygı yemini ederek işbaşı yaptı, vahşice tıraşlanmış bir orman arazisi üzerinde, kaçak inşaatta oturuyor.
Sırf keyfi için; belki de bir inat uğruna…
O çiftlik, Atatürk’ün mirasıydı. Tarihi ve doğal sit alanıydı. Yıllarca talan edile edile zaten bir avuç kalmıştı. O bir avuca da göz dikti. Köşk’ünü oraya yapmaya ahdetti. Binlerce ağaç kestirtti. Çiftliği mahvetti.
Mahkeme, “Orası tarihi sit alanıdır” diye inşaatı durdurdu.
Kültür Bakanlığı, sit statüsünü kaldırdı.
Mahkeme, kaldırma kararını iptal etti.
Hukuk devletinde hemen inşaat durdurulurdu.
Durmadılar.
Mühendisler Odası, “Mühürlenmeli” diye valiliğe başvurdu.
Mühürlemediler.
Erdoğan, alenen suç teşkil eden şu sözleri söyledi:
“Yürütmeyi durdurdular, binayı durduramayacaklar. Açılışını da yapacağım, içine de girip oturacağım. Güçleri yetiyorsa yıksınlar.”
Sonunda açılışını yaptı. İçine girip oturdu.
***
Erdoğan’ın sözlerindeki anahtar sözcük, “güç”tür.
AKP’nin seçim sloganı da buydu. Afişlerde sıkılı pazular ve aynı cümle vardı:
“Türkiye’nin gücüne güç katıyorum.”
Bu illegal güç, ne yargı kararı dinledi, ne kamu yararı…
Sivil toplumun tepkisi, halkın gösterisi de fayda etmedi.
Ama Gezi’de öyle olmadı.
Orada da önce demokratik kanallardan tepki gösterildi; imzalartoplandı, mahkeme kararı alındı, yürüyüşler yapıldı.
İktidar tınmadı.
Ne zaman ki “güç” konuştu; tepki sokağa döküldü, halkın kendini, parkını, hakkını korumak için gerektiğinde canını ortaya koyabildiği görüldü; iktidar orada durdu.
Güçten anlıyorçünkü…
***
Birkaç yıldır genel liseler, imam hatipleştiriliyor.
Binlerce aile, “Okuluma dokunma” diye feryat ediyor. Dilekçe veriyor, gösteri yapıyor, protesto ediyor.Milli eğitim’in kılı kıpırdamıyor
Bir de Diyarbakır’da açılan Kürtçe ilkokula bakın:
İlk gün okulun üzerine PKK bayrağı asıldı. “Güç” gösterildi.
Vali mühürledi; sabah mühür söküldü, eğıtım sürdü.
KCK, “Okulu sahiplenin” deyince halk, oturma eylemine girişti; ders, bahçede devam etti. Yine mühürlense yine sökülecek, belli…
Çünkü arkada silahlı güç var ve o “güç”, iktidarın anladığı dilden konuşuyor.
“Çarşı”, Gezi sürecinde, demokratik, barışçıl bir direniş sergiledi; şimdi”darbecilik”ten yargılanıyor.
PKK ise son 30 yılda silahla, çatışa çatışa mevzi kazandı; şimdi devletle müzakere sürdürüyor.
Gezi’de yaralıları tedavi eden hekimler, “suçluyu tedavi etmek”ter\ 6.5 yılla yargılanıyor.
Kafa kesen IŞİD, 49 Türk’ü kaçırıp devleti rehin aldı.
“Sen, bana karşı koalisyona girmeyeceksin” dedi mi, iktidar ikiletmiyor.
***
Meşru mücadelenin cezalandırılıp kural dışılığın ödüllendirildiği örneklero kadar çok ki:
Kaçak elektrik kullanan da, vergi kaçıran da, askerden kaçan da, kaçak kat çıkan da, madenini mezaryapan da, göstericiye silah sıkan da, kayıt dışına çıkan da her daim af kapsamında, devletin koruması altında…
Vergisini düzgün veren, vaktinde askere giden, yasalara riayet eden, hep “enayi”pozisyonunda…
Hukuksuzluğun, usulsüzlüğün, yolsuzluğun bu kadar prim yaptığı bir ülkeden nasıl adalet çıkar?
***
Kıssadan hisse:
Bu “gücü gücü yetene” rejiminde, belinde bıçağı, elinde silahı, arkasında örgütü olmayanın, ayakta kalma şansı yok.
Devlet, bütün meşru kanalları tıkıyor; hukuk, yargı tanımıyor; sivil itaatsizlikten anlamıyor.
Bir müsteşar, valiyi arayıp,
“Vatandaşın kapısını kır, içeri gir. Çoğunluk bizde. Yasadışı bir şey yaparsan biz onu yasal hale getiririz” diyebiliyor.
Bir Başbakan, “Gücünüz yetiyorsa yıkın” diye meydan okuyabiliyor.
Çünkü sadece şiddetin dilinden anlıyor.
Ve korkarım, bu ülkenin, demokrasiye, hukuka, insan hakkına saygılı, gelecekten kaygılı insanlarına, o dilde konuşmaktan başka yol bırakmıyor.
Dilerim ilerde bu tercihinden dolayı pişman olmaz

Erdoğan’a suç duyurusunda bulunan profesöre ‘mobbing’

İSTANBUL Aydın Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında suç duyurusunda bulunduğu için yeni öğretim yılında derslerden el çektirildiğini öne sürdü.
cumhuriyet.com.tr
Yayınlanma tarihi: 21 Eylül 2014 Pazar

Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz, YSK’nın 15 Ağustos’ta cumhurbaşkanlığı seçimi sonuçlarını açıklanmasına rağmen, Cumhurbaşkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlık ve AKP Genel Başkanlığı görevlerini sürdürmesi nedeniyle Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Görev yaptığı İstanbul Aydın Üniversitesi ise bu nedenle Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz hakkında disiplin soruşturması başlattı. Üniversitenin başlattığı soruşturmanın ardından yeni eğitim ve öğretim yılı için Prof. Dr. Ökçesiz’e ders görevlendirilmesi yapılmadı.

İÇERİĞİ GİZLİ TEK SATIRLIK YAZI

Hukuk Fakültesi Dekanlığı, Türkiye’de 1984 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Anabilim Dalı’nda yardımcı doçent olarak akademik hayatına başlayan Prof. Dr. Ökçesiz’e durumu, tek satırlık yazıyla bildirdi. 17 Eylül tarihli yazısında dekanlık durumu ‘Rektörlük makamının 9 Eylül 2014 tarih ve 520/4567 sayılı yazısı gereğince tarafınıza ders görevlendirmesi yapılamamıştır’ diye iletti. Prof. Dr. Ökçesiz, böylece lisans düzeyinde 2’şer saatlik Hukuk Felsefesi, Hukuk Sosyolojisi ve Hukuk Metodolojisi dersleriyle birlikte yüksek lisans ve doktora programlarında 3’er saatlik Hukuk Devleti Felsefesi derslerinden el çektirildi.

‘BU, TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER SORUNUDUR’

Prof. Dr. Ökçesiz, bu yazının ders yasağı dışında hiçbir anlamı olmadığını belirterek,  “Neden ders görevlendirilmesi yapılmadığı rektörlükten gelen bir yazıya dayandırılıyor. Bu rektörlük yazısı nedir, ne diyor, bilemiyoruz. Çünkü içeriği gizliymiş” diye konuştu. Kendisine ders görevlendirilmesi yapılmamasının, açılan soruşturmalardan bağımsız olamayacağını savunan Prof. Dr. Ökçesiz şöyle konuştu:

“Bunun adı yıldırma girişimidir. Mobbingdir. Üniversitelerde bu durum yoğun olarak yaşanıyordu. Fakat bu ustaca, hünerli şekilde hazırlanmış bir girişim. Hukuksuz demokrasinin kaldırım taşlarından biri. Kendi irademle çekip gitmemi istiyorlar, ama yapmayacağım.”

DAVA AÇACAK

Konuyla ilgili dava açacağını, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar taşıyacağını kaydeden Prof. Dr. Ökçesiz, “Bu her ne kadar şahsımı ilgilendiriyor gibi görünse de akademik özgürlükleri de kapsayan bir temel hak ve özgürlükler sorunudur” dedi. Prof. Dr. Ökçesiz, hakkında açılan soruşturmaların değil ama ders vermesinin elinden alınmasının kendisi için kabul edilemez olduğunu söyledi. “Benim yetiştirdiğim binlerce hukukçu var. Avukat var, yüksek yargı üyesi hakim ve savcı var” diyen Prof. Dr. Ökçesiz, meslek hayatında daha önce böylesine bir durumla hiç karşı karşıya gelmediğini söyledi.

‘NİYE YÜKSEK NOT VERİYORSUN?’

Prof. Dr. Ökçesiz’e, Erdoğan hakkındaki suç duyurusu nedeniyle ‘Bilimsel tartışma ve açıklamalar dışında, yetkili olmadığı halde basına, haber ajanslarına veya radyo ve televizyon kurumlarına resmi konularda bilgi veya demeç vermek’ iddiasıyla açılan soruşturma devam ederken, ikinci bir soruşturma da öğrencilere yüksek not vermekten geldi. Bu soruşturma kapsamında Prof. Dr. Ökçesiz kendini şöyle savundu:”Yüksek not uygulamalarından özel üniversitelerin yönetimlerinin rahatsız olma nedenini ne yazık ki, çok geç öğrenmiş bulunuyorum. Not ortalaması bu yolla yükselen öğrencilerin başka okullara yatay geçiş yaptıklarını ve kurumun bu yüzden gelir kaybına uğradığı bilgim dışındaydı” ifadelerine yer verdi

BM: 24 saatte 70 bin Suriyeli Türkiye’ye sığındı

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği, son 24 saat içinde IŞİD saldırılarından kaçan 70 bin Suriyelinin Türkiye’ye sığındığını açıkladı.

 

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK), son 24 saat içinde Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütü saldırılarından kaçan 70 bin Suriyelinin Türkiye’ye sığındığını açıkladı.

BMMYK, cuma gününden bu yana Suriye’nin kuzeyindeki Kobani bölgesinden 70 bin kişinin Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinden Türkiye’ye giriş yaptığını belirtti.

Gelecek günlerde 100 binlerce Suriyelinin daha Türkiye’ye giriş yapabileceği olasılığına dikkat çekilen açıklamada Türkiye ve BMMYK’nın bu yönde hazırlık yaptığı kaydedildi.

BMMYK, cuma günü yaptığı açıklamada Türkiye’nin IŞİD saldırılarından kaçan Suriyelileri kabul etmesini takdirle karşıladıklarını kaydetmişti.

Açıklamada, Türkiye’nin Suriyeli mülteciler için iki yeni kamp alanı oluşturduğu bilgisi de verilmişti.

(AA)

Etiketler:

Dünya Türkleri Birliği